35. bölüm · Geride kalanlar
Şehit
"Bazı vedalar ömür boyu sürerdi... Tabii ölüme veda denirse."
İnsan, vedaların zamana bağlı olduğunu sanır.
Bir gün geçer...
Bir hafta...
Bir ay...
Sonra alışacağını düşünür.
Herkes öyle söyler.
"Zaman her şeyin ilacıdır."
Gerçekten öyle mi?
Yoksa zaman yalnızca acıyı taşımayı mı öğretiyor?
Çünkü bazı vedalar vardır ki, üzerinden yıllar geçse bile ilk günkü kadar canlı kalır.
İnsan gülmeyi öğrenir.
Çalışmayı...
Yeni insanlar tanımayı...
Hayatına devam etmeyi...
Ama hiçbirini, gerçekten unutmayı öğrenemez.
Hele ki o veda...
Ölümeyse.
Çünkü ölüm, iki insanın arasına yalnızca mesafe koymaz.
Sessizlik koyar.
Bir daha cevabı gelmeyecek sorular bırakır.
Söylenemeyecek cümleler bırakır.
Sarılmayı bekleyen ama artık hiçbir zaman gerçekleşmeyecek özlemler bırakır.
İnsan bunun ağırlığını ilk gün anlamaz.
İlk gün sadece inanamaz.
Telefonu eline alır.
Sanki birazdan arayacakmış gibi bekler.
Kapı çalacakmış gibi dinler.
Kalabalığın içinde bir an onu gördüğünü sanır.
Sonra gerçeği yeniden hatırlar.
Ve her hatırlayış...
Yeni bir vedaya dönüşür.
Ne gariptir...
Bir insan öldüğünde yalnızca nefesi durmaz.
Onunla kurduğun bütün gelecek de sessizce toprağa gömülür.
Birlikte gidilecek yollar...
Edilecek sohbetler...
Kutlanacak doğum günleri...
Kavga edip barışmalar...
Hepsi, yaşanmadan biter.
Belki de insanı en çok yoran şey budur.
Kaybettiği kişi değil...
Onunla yaşayamadığı ihtimaller.
Çünkü yaşanmış anılar zamanla tatlı bir hüzne dönüşebilir.
Ama hiç yaşanamayanlar...
Onlar insanın içinde hep eksik kalır.
Hiç düşündün mü?
Neden mezarlıklar bu kadar sessizdir?
Çünkü orada konuşacak kimse olmadığı için değil...
Söylenecek çok fazla şey olduğu için.
İnsan bazen bir mezarın başında saatlerce susar.
Dışarıdan bakan biri hiçbir şey söylemediğini sanır.
Oysa içinde yıllardır biriken yüzlerce cümle vardır.
"Bugün olsa sana bunu anlatırdım."
"Keşke son kez sarılsaydım."
"Keşke giderken seni biraz daha uzun tutsaydım."
Ama "keşke" kelimesi, ölülerin duymadığı bir kelimedir.
O yalnızca yaşayanların omzuna yük olur.
İnsan zamanla şunu da öğrenir.
Ölüm sadece gideni almaz.
Kalanın da bir parçasını yanında götürür.
Bu yüzden bazı insanlar, bir kayıptan sonra eskisi gibi gülemez.
Eskisi gibi sevemez.
Eskisi gibi güvenemez.
Çünkü onların içinde, kimsenin göremediği bir boş sandalye vardır.
Ve o sandalye...
Hayat boyu dolmaz.
İnsan bazen en çok sıradan anlarda özler.
Bir şarkı çaldığında...
Bir yemek kokusunda...
Eski bir fotoğrafın köşesinde...
Ya da biri onun kullandığı bir cümleyi söylediğinde...
Bir anda zaman durur.
Kalabalık sessizleşir.
Ve insan, yıllar önce ettiği vedayı yeniden yaşar.
Belki de ölümün en acı tarafı budur.
Acı tek seferde gelmez.
Parça parça gelir.
Bir hatırayla...
Bir sesle...
Bir kokuyla...
Ve her seferinde kalbine aynı yerden dokunur.
İnsanlara "Geçti mi?" diye sormayı severiz.
Ama bazı acılar geçmez.
Sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir.
Tıpkı kırılmış bir kemiğin kaynaması gibi...
Dışarıdan sağlam görünür.
Ama yağmur yağdığında hâlâ sızlar.
Kalp de böyledir.
Yıllar geçer.
İnsan büyür.
Saçlarına ak düşer.
Hayat değişir.
Ama sevdiği birinin yokluğu, bazen ilk günkü kadar taze kalır.
Çünkü sevgi, ölümle bitmez.
Sadece yön değiştirir.
Eskiden bir sarılmaydı...
Şimdi bir özlem olur.
Eskiden bir sohbetti...
Şimdi bir dua olur.
Eskiden aynı masada oturmaktı...
Şimdi her boş sandalyede onu hatırlamak olur.
Belki de bu yüzden bazı vedalar ömür boyu sürer.
Çünkü aslında veda ettiğimiz şey yalnızca bir insan değildir.
Onun sesi...
Gülüşü...
Varlığı...
Hayatımızdaki yeri...
Hepsi aynı anda sessizliğe karışır.
Ve insan, sessizliğe alışabilir.
Ama onu sevmeyi hiçbir zaman öğrenemez.
Yine de hayat garip bir şekilde devam eder.
Güneş ertesi sabah yeniden doğar.
Kuşlar yine öter.
İnsanlar yine güler.
Dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam eder.
İlk başlarda buna kızarsın.
"Nasıl olur?" dersin.
"Benim dünyam durmuşken dünya nasıl dönmeye devam eder?"
Sonra anlarsın...
Hayat durmadığı için değil...
Sen, onun içinde yürümeye devam etmek zorunda olduğun için dünya dönüyordur.
Belki ağır ağır...
Belki eksik...
Belki kalbinin bir parçası hep geride kalmış gibi...
Ama yine de yürürsün.
Çünkü seni seven insan, senin de onunla birlikte toprağa gömülmeni istemezdi.
Sana bıraktığı sevgiyi yaşatmanı isterdi.
Onu unutmanı değil...
Onu hatırlayarak yaşamayı öğrenmeni...
Belki de gerçek veda hiçbir zaman "Hoşça kal." demek değildir.
Gerçek veda...
Her gün biraz daha özleyerek yaşamaya devam etmektir.
Çünkü ölüm, bir insanı hayattan alabilir.
Ama onu gerçekten seven birinin kalbinden asla alamaz.
Bu yüzden bazı vedalar birkaç dakika sürer.
Bazıları birkaç yıl...
Ama ölüme edilen vedalar... Bir ömür boyunca insanın içinde sessizce yaşamaya devam eder. Çünkü mezarlar toprağın altında kalır; asıl özlem, yaşayanların kalbinde gömülmeden yaşamayı sürdürür.
Belki de insanın en zor öğrendiği şey şudur:
Bazı insanlar geri gelmez.
Ne kadar beklersen bekle...
Ne kadar kapıya baksan...
Ne kadar içinden "Belki bir gün..." desen de bazı yoklukların bir dönüşü olmaz.
İnsan bunu kabul etmekte zorlanır.
Çünkü kalp, mantığın kabul ettiği şeyleri hemen kabul etmez.
Aklın bilir.
Ama kalbin hâlâ bekler.
Bir ses duymayı...
Bir haber almayı...
Bir anlığına bile olsa o eski günlere dönmeyi...
Çünkü insan, sevdiği birini kaybettiğinde aslında yalnızca bugünü kaybetmez.
Geçmişte kalan bütün güzel günlere de özlem duymaya başlar.
Birlikte içilen bir çayın...
Sıradan bir sohbetin...
Küçük bir gülümsemenin...
Ne kadar değerli olduğunu sonradan anlar.
Ne garip değil mi?
İnsan çoğu zaman sahip olduklarının değerini, onları kaybettikten sonra fark eder.
Oysa hayatın en büyük acılarından biri de budur.
Değerini bildiğin bir şeyi bile koruyamamış olmak.
Keşke daha çok konuşsaydım...
Keşke daha fazla sarılsaydım...
Keşke son anları farklı olsaydı...
Bu "keşke"ler insanın içinde sessiz bir oda oluşturur.
Ve bazen insan, yıllarca o odanın kapısının önünde bekler.
İçeri girmeye korkar.
Çünkü içeride yalnızca anılar yoktur.
Aynı zamanda acı da vardır.
Ama bir gün insan anlar...
Acıdan kaçtıkça, sevdiği kişiden de uzaklaşmaktadır.
Çünkü bazı insanlar acıyla birlikte gelir.
Onları hatırlamak canını yakar.
Ama unutmak daha büyük bir boşluk yaratır.
Bu yüzden insan, zamanla acısını düşman olarak görmekten vazgeçer.
Onu sevgisinin bir parçası olarak kabul eder.
Çünkü insanın özlediği şey aslında yalnızca bir kişi değildir.
Onun yanında hissettiği kendisidir.
Belki daha masum hâlidir.
Belki daha mutlu hâlidir.
Belki de hayatın henüz yormadığı hâli...
Bazı insanlar hayatımızdan gittiğinde, içimizdeki bir dönem de kapanır.
Artık hiçbir şey tam olarak eskisi gibi olmaz.
Aynı sokaktan geçersin.
Aynı şarkıyı duyarsın.
Aynı mevsim gelir.
Ama içinde bir şey eksiktir.
Çünkü bazı insanların yokluğu, bir insanın yokluğu değildir.
Bir dünyanın yokluğudur.
Onların olduğu zamanlardaki sen de artık yoktur.
Belki de bu yüzden bazı kayıplardan sonra insan kendini yeniden tanımak zorunda kalır.
"Ben artık kimim?" diye sorar.
Çünkü sevdiğimiz insanlar, farkında olmadan hayatımızın parçaları olur.
Onları kaybettiğimizde, kendimizden de bir parçayı kaybetmiş gibi hissederiz.
Ama zamanla öğreniriz...
Kaybettiklerimiz tamamen gitmez.
Bize bıraktıkları şeylerde yaşamaya devam ederler.
Bir cümlemizde...
Bir davranışımızda...
Bir başkasına gösterdiğimiz sevgide...
Belki de insanları yaşatmanın en güzel yolu budur.
Onların yokluğunda bile, onlardan öğrendiğimiz güzellikleri devam ettirmek.
Çünkü sevgi yalnızca yanında olmak değildir.
Bazen uzakta bile birinin hayatını değiştirebilmektir.
Bazen bir insanın ardından ağlamak değil...
Onun bize öğrettiği gibi iyi biri olmaya çalışmaktır.
Ve belki de gerçek veda, birini unutmak değildir.
Gerçek veda...
Onu her hatırladığında canın yanmasına rağmen, yine de gülümseyebilmeyi öğrenmektir.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan gider.
Ama bize bıraktıkları izler kalır.
Ve bazı izler silinmez.
Silinmemesi gerektiği için değil...
Onlar bizim hikâyemizin bir parçası olduğu için.
Belki bir gün yine gökyüzüne bakıp onu hatırlayacaksın.
Belki yine aynı şarkıda gözlerin dolacak.
Belki yine "Keşke burada olsaydı." diyeceksin.
Ama bu kez acının yanında başka bir şey de olacak.
Minnet...
Çünkü bazı insanlar kısa süre kalır.
Ama bıraktıkları sevgi, bir ömür yetebilir.
Ve belki de ölümün alamadığı tek şey budur:
Bir insanın başka bir insanın kalbinde bıraktığı iz. Çünkü bedenler gider, sesler susar, yollar ayrılır... Ama gerçekten sevilen insanlar, hayatımızın içinde sessizce yaşamaya devam eder.
🧭
Hastane koridoru...
Hayatım boyunca bu kadar sessiz bir yer görmemiştim.
Duvarlardaki beyazlık gözlerimi yoruyor, tavandaki floresan lambaların soğuk ışığı her şeyi daha da renksiz gösteriyordu.
Saatin tik takları bile sanki daha yavaş ilerliyordu.
Kimse konuşmuyordu.
Asena Timi'nin altı üyesi koridorun iki yanına dizilmişti.
Başları öndeydi.
Tufan ise ameliyathane kapısına bakıyordu.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Ama onu tanıyordum.
Sessiz kaldığında en çok acı çeken oydu.
Kapının üzerindeki kırmızı ışık söndü.
Hepimiz aynı anda ayağa kalktık.
Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu.
Kapı ağır ağır açıldı.
Doktorlardan biri maskesini çıkardı.
Yorgun görünüyordu.
Sanki söyleyeceği cümleyi defalarca kurmuş ama hiçbirini yeterli bulamamış gibiydi.
Gözlerini tek tek hepimizin üzerinde gezdirdi.
Sonra başını hafifçe eğdi.
"...Başınız sağ olsun."
Dünya...
O iki kelimeyle birlikte sessizliğe gömüldü.
Kulaklarım uğuldamaya başladı.
Sanki koridordaki bütün sesler bir anda benden uzaklaşmıştı.
Tam o sırada...
Asena Timi'nin en önünde duran kadın asker dimdik doğruldu.
Sağ elini kalbinin üzerine koydu.
Titreyen ama kararlı bir sesle konuştu.
"Vatan..."
Ardından altı kişi aynı anda, boğazları düğümlenmiş hâlde cevap verdi.
"...sağ olsun."
Koridor yeniden sessizleşti.
Kimsenin gözyaşını saklayacak gücü kalmamıştı.
Tufan gözlerini kapattı.
Derin bir nefes aldı.
Başını eğdi.
Yıllardır omuz omuza yürüdüğü arkadaşına söyleyebildiği tek veda buydu.
Ben...
Olduğum yerde donup kalmıştım.
Doktorun dudakları hâlâ hareket ediyordu.
Ama hiçbir kelimeyi duyamıyordum.
Başımı iki yana salladım.
"Hayır..."
Sesim neredeyse duyulmuyordu.
Bir adım attım.
Sonra bir adım daha.
"Hayır..."
Doktora baktım.
"Yanlışlık var."
Kimse konuşmadı.
Gözlerim doldu.
"Hayır..."
Bu kez sesim koridorda yankılandı.
"Yanlış kişiye bakıyorsunuz..."
Nefesim düzensizleşti.
"Çakır..."
Boğazımdaki düğüm çözüldü.
"...beni bırakmaz."
Gözyaşlarım durmadan akıyordu.
"Duymuyor musunuz?"
"Bir daha bakın..."
"Ne olur..."
"Beni bırakmaz..."
Koridorun sessizliği cevap vermedi.
Dizlerimdeki güç çekildi.
Yere çökerken tek söyleyebildiğim cümle yine aynıydı.
"Olmaz..."
"Çakır söz vermişti..."
"...yarım bırakmayacağını söylemişti."
Yağmur, hastanenin camlarına vurmaya devam ediyordu.
Koridorun öbür ucunda dalgalanan Türk bayrağı, rüzgârın hafif esintisiyle usulca hareket ediyordu.
Ve o an...
İçimde ilk kez, kelimelere sığmayacak kadar büyük bir boşluk hissettim.
İki Gün Sonra...
İnsan...
Bazen iki günün, iki yıl kadar uzun sürebileceğini hiç düşünmez.
Ben düşünmemiştim.
Gökyüzü griydi.
Sanki güneş bile bugün doğmak istememişti.
Rüzgâr yavaşça esiyor, mezarlığın kenarındaki çam ağaçlarını usulca sallıyordu.
Her şey sessizdi.
Öyle bir sessizlikti ki...
İnsan kendi nefesini bile yabancı sanıyordu.
Siyah kıyafetimin kollarını avuçlarımın içinde sıktım.
Parmaklarım buz gibiydi.
Ama içimdeki boşluk...
Soğuktan çok daha ağırdı.
Karşımda duran tabutun üzerine özenle katlanmış Türk bayrağı serilmişti.
Kırmızı...
Her zamanki kadar parlaktı.
Ama bugün bana yalnızca bir veda gibi görünüyordu.
Asena Timi tek sıra hâlinde tabutun yanında duruyordu.
Altı kişi...
Altı farklı yüz...
Ama hepsinin gözlerinde aynı sessizlik vardı.
Tufan dimdik ayaktaydı.
Başını hiç kaldırmıyordu.
Yıllarca omuz omuza yürüdüğü arkadaşını uğurlamak, kelimelerin taşıyabileceğinden daha ağır bir yüktü.
Ben yavaşça tabuta doğru yürüdüm.
Ayaklarım toprağa her bastığında içimde başka bir şey kırılıyordu.
Durup uzun süre baktım.
Sanki birazdan kapağı açılacak...
Çakır bana yine o sakin ifadeyle bakacak ve,
"Bu kadar dalgın olma, Cemre."
diyecekti.
Ama hiçbir şey olmadı.
Rüzgâr dışında hiçbir ses yoktu.
Titreyen ellerimi uzattım.
Türk bayrağının bir köşesini avuçlarımın arasına aldım.
Kumaşın dokusu parmaklarımın altında hissediliyordu.
Ne kadar dikkat edersem edeyim...
Ellerim titriyordu.
Bayrağın kırışan köşesini usulca düzelttim.
Sanki ona son kez emanet ediyormuşum gibi...
Çok yavaş...
Çok dikkatli...
Başımı eğdim.
Gözlerim doldu.
Fısıltı hâlinde konuştum.
"Sen..."
"...herkese umut oldun."
Sesim titriyordu.
"Ama ben..."
"...sana teşekkür etmeyi bile unuttum."
Bir damla gözyaşı bayrağın üzerine düştü.
Hızla elimin tersiyle sildim.
"Affet."
Rüzgâr yeniden esti.
Bayrağın köşesi hafifçe dalgalandı.
Bir anlığına...
Sanki bana cevap vermiş gibi hissettim.
Arkamda duran insanlar sessizce bekliyordu.
Kimse bu vedayı bölmek istemiyordu.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Bulutların arasından incecik bir ışık süzülüyordu.
Ayşe teyzenin bir sözü geldi aklıma.
"İnsanlar gider kızım... Ama geride bıraktıkları iyilik, yaşamaya devam eder."
Dudaklarım belli belirsiz titredi.
"Kendine bir aile kurdun..."
"...ve o aile seni hiç unutmayacak."
Bir adım geri çekildim.
Asena Timi aynı anda selam durdu.
Hiç kimse konuşmadı.
Çünkü bazen...
En büyük vedalar...
Sessizlikle edilirdi.
Ve ben o gün anladım ki...
Bazı insanlar bir hayatın içinden gider.
Ama bıraktıkları iz...
Ömür boyu silinmezdi.
