17. bölüm / 39
Geride kalanlarÖlümün sesiz sesi
Bölümler 39Şu an: Ölümün sesiz sesi
- 1 GÖREV803 kelime
- 2 Tanıdık koku880 kelime
- 3 Geçmişim880 kelime
- 4 Küçük hanım1.246 kelime
- 5 Sen kimsin Sahra1.217 kelime
- 6 Gece görevi1.182 kelime
- 7 Depo1.424 kelime
- 8 Bilinmeyen numara1.256 kelime
- 9 Kırmızı1.202 kelime
- 10 Merak1.180 kelime
- 11 Kazandibi1.524 kelime
- 12 Röportaj1.921 kelime
- 13 Bilmiyorum1.234 kelime
- 14 Takip1.174 kelime
- 15 Rapor1.596 kelime
- 16 Kargo1.007 kelime
- 17 Ölümün sesiz sesi1.700 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 Açılmaması gereken kapı1.174 kelime
- 19 Siyah1.349 kelime
- 20 Sabır1.074 kelime
- 21 Komutanım1.674 kelime
- 22 Çıkış mı mezar mı1.400 kelime
- 23 Yavuz Karasu2.010 kelime
- 24 2 kez kaybermiydim1.520 kelime
- 25 Tavşanlı pijama1.232 kelime
- 26 Tavşanlı pijama 21.301 kelime
- 27 Satranç1.880 kelime
- 28 Ayşe teyze2.104 kelime
- 29 Çocukluğumun2.152 kelime
- 30 En güçlülerde güçsüzleşir3.381 kelime
- 31 Gerçek1.506 kelime
- 32 Hain2.842 kelime
- 33 Suçluluk1.431 kelime
- 34 Ölüm2.136 kelime
- 35 Şehit1.840 kelime
- 36 Cemrenin notu134 kelime
- 37 Çakır'ın notu172 kelime
- 38 Yazar teşekkür notu197 kelime
- 39 Şarkı öneri listesi55 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ölümün Bu Kadar Sessiz Bir Sesi Olabileceğini İlk O Gün Düşündüm
Ölümün bu kadar sessiz bir sesi olabileceğini ilk o gün düşündüm.
Garipti...
Çünkü insan, ölümü hep bir gürültünün içinde hayal ediyor.
Bir ambulans sireni...
Telaşla koşuşturan insanlar...
Yere düşen eşyalar...
Çığlıklar...
Ağlayan yüzler...
Kırılan umutlar...
Sanki ölüm geldiği an dünya nefes almayı bırakacakmış gibi.
Oysa gerçek bambaşkaymış.
Bazen ölüm geldiğinde hiçbir şey değişmiyor.
Pencerenin önündeki perde aynı rüzgârla dalgalanmaya devam ediyor.
Duvara asılı saat aynı ritimle tik tak seslerini çıkarmayı sürdürüyor.
Mutfakta unutulan çay yavaş yavaş soğuyor.
Koridordaki lambanın sarı ışığı duvara aynı gölgeyi düşürüyor.
Dışarıdan geçen arabaların lastikleri yağmurdan ıslanmış asfaltı aynı sesle yarıyor.
Bir çocuk sokakta kahkaha atıyor.
Bir kuş çatının kenarına konuyor.
Gökyüzü hiçbir şey olmamış gibi geceye dönüyor.
Dünya dönmeye devam ediyor.
Sadece...
Bir insan artık nefes almıyor.
İnsan bunu ilk anda anlayamıyor.
Çünkü ölüm, kapıyı çarparak içeri girmiyor.
Sessizce geliyor.
O kadar sessiz geliyor ki bazen odadaki sessizlik bile onun geldiğini söylemiyor.
Sadece havanın ağırlığı değişiyor.
Sanki odanın içindeki oksijen biraz eksiliyor.
Duvarlar biraz daha soğuyor.
Eşyalar olduğundan daha hareketsiz görünüyor.
Ve insanın içinde tarif edemediği boşluk, yavaş yavaş büyümeye başlıyor.
İşte o an fark ettim.
Sessizlik de konuşabiliyormuş.
Üstelik bazı sessizlikler, duyduğumuz bütün çığlıklardan daha yüksekmiş.
Bir odanın içine girdim.
Perdeler yarıya kadar açıktı.
Ay ışığı camdan içeri süzülüyor, parke zeminin üzerine solgun bir ışık bırakıyordu.
Masanın üzerinde yarısı içilmiş bir bardak su vardı.
Bardağın dışındaki buğular çoktan kurumuştu.
Yanındaki kitap, okunurken bırakıldığı sayfada açıktı.
Gözlüğü hâlâ kitabın üstündeydi.
Sanki birazdan geri gelip kaldığı yerden okumaya devam edecekti.
Ama etmeyecekti.
İşte insanın aklı tam burada gerçeği reddediyor.
Çünkü odanın içindeki her şey yaşamaya devam ederken, bir insanın artık olmayacağını kabul etmek kolay değil.
İnsan önce bekliyor.
Belki kapı açılır diye.
Belki yanlış anlaşılmıştır diye.
Belki birazdan içeriden bir ses gelir diye.
Beklemek...
Kabullenmekten daha kolay geliyor.
Çünkü umut, gerçeğin önüne geçmeyi çok seviyor.
Sonra gözlerin eşyalara takılıyor.
Bir ceketin kolu sandalyeden aşağı sarkıyor.
Dolabın kapağı tam kapanmamış.
Yastığın üzerinde hâlâ başının bıraktığı küçük çöküntü duruyor.
Parfümü odanın içinde çok hafif hissediliyor.
İnsan, kokuların bile hafızası olduğuna ilk kez o zaman inanıyor.
Bir insan gidiyor.
Ama kokusu kalıyor.
Dokunduğu eşyalar kalıyor.
Sesinin yankısı kalıyor.
Kahkahasının hatırası kalıyor.
Ve insan, bunların hiçbirine dokunamıyor.
Sadece bakıyor.
Çünkü bazı yokluklar gözle görülmüyor.
Ama insanın göğsünün tam ortasında ağır bir taş gibi duruyor.
Ölümün en acı tarafı bedenin gitmesi değil.
Alışkanlıkların yarım kalması.
Her akşam aynı saatte gelen telefonun artık çalmayacağını bilmek...
Kapının zilini duyunca istemsizce umutlanıp sonra bunun imkânsız olduğunu hatırlamak...
Sofraya istemeden bir tabak fazla koymak...
Kalabalığın içinde bir anlığına onu gördüğünü sanmak...
Sonra gözlerini kırpınca yabancı bir yüzle karşılaşmak...
İnsan aslında ölümü bir kez yaşamıyor.
Her gün yeniden yaşıyor.
Çünkü eksiklik, tek seferlik bir acı değil.
Her sabah yeniden hatırlanan bir sessizlik.
Bir gün mezarlığa gittim.
Yağmur yeni durmuştu.
Toprak hâlâ ıslaktı.
Ayakkabılarım çamura hafifçe gömülüyor, her adımım toprağın içinde küçük izler bırakıyordu.
Rüzgâr, servi ağaçlarının dallarını usulca sallıyordu.
Ne çok sessizlik vardı...
İnsan böyle yerlerde konuşmaya utanıyor.
Çünkü sanki en küçük ses bile oraya ait değilmiş gibi geliyor.
Mezar taşlarının üzerinde isimler yazıyordu.
Bazılarının taşları yepyeniydi.
Bazılarıysa yılların yağmuruyla silinmeye başlamıştı.
Yüzlerce isim...
Yüzlerce hikâye...
Yüzlerce yarım kalmış cümle...
Bir zamanlar koşan insanlar...
Sevinen insanlar...
Korkan insanlar...
Birilerini bekleyen insanlar...
Birilerini affedemeyen insanlar...
Şimdi yalnızca birkaç harften ibaretti.
O an başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Bulutların arasından ince bir ışık süzülüyordu.
Dünya yine aynı güzelliğiyle duruyordu.
Hiçbir şey eksilmemiş gibi.
Belki de ölümün en acı tarafı buydu.
Dünya seni kaybetmiyordu.
Sadece seni seven insanlar kaybediyordu.
Şehir aynı kalıyordu.
Otobüsler yine geçiyordu.
Kafelerde insanlar kahve içiyordu.
Çocuklar yine koşuyordu.
Hayat kimse için durmuyordu.
Sadece bazı insanların içinde zaman donuyordu.
İnsan yıllar sonra bile aynı şarkıyı duyunca durup ağlayabiliyordu.
Aynı sokağa girince nefesi değişebiliyordu.
Aynı kokuyu alınca kalbi sıkışabiliyordu.
Demek ki ölüm bedeni alıyordu...
Ama hatıralara dokunamıyordu.
Hatıralar yaşamaya devam ediyordu.
Bazen bir fotoğrafın içinde...
Bazen eski bir defterin arasında unutulmuş tek satırlık bir notta...
Bazen yıllardır açılmayan bir çekmecede...
Bazen de gecenin tam ortasında, sebepsiz yere uykudan uyandıran bir özlemde...
İnsan sanıyor ki ölümün sesi vardır.
Oysa ölüm konuşmuyor.
Sessizlik konuşuyor.
Boş kalan koltuk konuşuyor.
Artık açılmayacak kapılar konuşuyor.
Cevap vermeyecek telefonlar konuşuyor.
Yastığın üzerinde kalan tek bir saç teli konuşuyor.
Ve insan anlıyor...
Bazı sesler kulaklarla duyulmuyor.
Bazı sesler yalnızca kalbin içinde yankılanıyor.
Belki de bu yüzden ölüm, bağırmıyor.
Çünkü bağırmasına gerek yok.
Onun sessizliği bile, insanın ömrü boyunca duyacağı en yüksek çığlığa dönüşebiliyor.
Ve belki de hayatın en acı gerçeği şudur:
İnsan birinin öldüğü günü unutmaz. Ama asıl unutamadığı şey, ölümün gerçekleştiği an değildir. Günler, haftalar, aylar sonra ansızın dönüp "Artık gerçekten yok..." dediği o sessiz andır. Çünkü ölüm, bir insanı hayattan alır; sessizliği ise geride kalanların içine bırakır. Ve o sessizlik, bazen ömür boyu hiç susmaz.
🧭
Arabanın motorunu çalıştırdığım anda gösterge panelinin soluk ışıkları karanlık kabinin içine yayıldı.
Bir süre öylece oturdum.
Ellerim direksiyonun üzerindeydi ama arabayı hareket ettirmeye cesaret edemiyordum.
Çantamın içinde duran o küçücük siyah kutu, sanki bütün arabanın ağırlığını değiştirmişti.
Dinleme cihazı...
Pirinç tanesi kadar küçüktü.
Ama yanlış yere yerleştirilirse insanın hayatını bitirecek kadar büyüktü.
Derin bir nefes aldım.
Motorun homurtusu gecenin sessizliğini usulca bölmeye başladı.
Farlar önümde uzanan yolu aydınlatırken gökyüzü çoktan siyaha dönmüştü.
Ay bulutların arasına saklanmıştı.
Rüzgâr ise denizin üzerinden kopup gelen tuz kokusunu şehrin sokaklarına taşıyordu.
Yol kenarındaki kavak ağaçları birbirine sürtünüyor, yaprakların çıkardığı hışırtı sanki fısıltıya dönüşüyordu.
Her birkaç saniyede bir dikiz aynasına bakıyordum.
Kimse yoktu.
Ama yine de...
İzleniyormuş gibi hissediyordum.
Belki yıllarca ajan olarak yaşamış olmanın verdiği bir alışkanlıktı.
Belki de gerçekten biri beni izliyordu.
Bilmiyordum.
Tek bildiğim şey...
Bu gece diğer gecelere benzemeyecekti.
Ayağımı gaza biraz daha bastım.
Motorun sesi yükselirken önümde uzanan asfalt gecenin içine doğru kayboluyordu.
Her kilometrede kalbim biraz daha ağırlaşıyor, göğsümün içinde görünmeyen bir el yavaş yavaş nefesimi sıkıyordu.
---
Yaklaşık kırk dakika sonra konağın devasa demir kapıları ağır ağır açıldı.
Paslı menteşelerden çıkan boğuk ses, gecenin sessizliğini yarıp geçti.
Araba yavaşça avluya girdi.
Gündüz gözüyle huzurlu görünen bahçe, gecenin karanlığında bambaşka bir yere dönüşmüştü.
Çam ağaçları ay ışığının altında dev gölgelere benziyordu.
Rüzgâr dalların arasından geçerken uğultuya benzeyen sesler çıkarıyor, taş yolun iki yanındaki eski fenerler titrek ışıklarıyla karanlığı yenmeye çalışıyordu.
Konağın yüksek pencerelerinden yalnızca birkaçında ışık yanıyordu.
Koskoca yapı...
Sanki nefes alıyordu.
Arabadan indiğim anda serin hava yüzüme çarptı.
Kollarım istemsizce ürperdi.
Burnuma aynı anda üç farklı koku doldu.
Islak toprak...
Çam reçinesi...
Ve deniz...
Garipti.
Bu kokular bana huzur vermesi gerekirken içimde açıklayamadığım bir tedirginlik uyandırıyordu.
Sanki buraya ilk kez gelmiyordum.
Sanki...
Bu taş yollar ayak seslerimi daha önce de duymuştu.
Başımı iki yana salladım.
"Odaklan."
Kendi kendime fısıldadım.
"Bu sadece bir görev."
Ama içimdeki ses buna inanmıyordu.
---
Kapıyı her zamanki gibi aynı kadın açtı.
Yüzünde yumuşak bir tebessüm vardı.
"Hoş geldiniz, Sahra Hanım."
"Hoş bulduk."
"Efendimiz birazdan burada olacak. İsterseniz çalışma odasında bekleyebilirsiniz."
Kalbim bir anlığına durdu.
Çalışma odası...
Tam da gitmem gereken yer.
"Olur."
Kadının peşinden uzun koridora girdim.
Koridorun iki yanındaki duvarlarda eski yağlı boya tablolar asılıydı.
Tavandaki kristal avizenin ışığı mermer zemine vuruyor, her adımımız koridor boyunca yankılanıyordu.
Ev sessizdi.
Rahatsız edecek kadar sessiz...
Sanki bu konağın duvarları konuşulan her kelimeyi yıllardır hafızasında saklıyordu.
Kadın ceviz ağacından yapılmış büyük kapının önünde durdu.
Kapıyı açtı.
"Birazdan gelir."
Kapı kapanınca odanın içine ağır bir sessizlik yayıldı.
---
Bulunduğum yer çalışma odasından çok bir müzeyi andırıyordu.
Tavana kadar uzanan koyu renk kitaplıklar...
Eskitilmiş dünya haritaları...
Duvara asılmış antika tüfekler...
Kristal sürahiler...
Kalın deri kaplı kitaplar...
Ve odanın tam ortasında duran heybetli ceviz masa...
Hiçbir eşya rastgele yerleştirilmemişti.
Her şey milimetrik bir düzen içindeydi.
Bu oda...
Sahibini anlatıyordu.
Kontrolü seven...
Hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmayan...
Şüpheyle yaşayan bir adamın odası...
Çantamı yavaşça açtım.
Dinleme cihazını avucuma aldım.
O kadar küçüktü ki avucumun çizgileri arasında kayboluyordu.
Gözlerim odanın içinde dolaştı.
Masanın altı...
Hayır.
İlk bakılacak yerdi.
Kitaplık...
Fazla açıktı.
Avize...
İmkânsızdı.
Tam umudumu kaybetmek üzereyken gözüm duvarın köşesindeki eski sarkaçlı saate takıldı.
Ahşap kasası yılların izini taşıyordu.
Arka kısmında küçük bir boşluk vardı.
Tam oraya yöneldim.
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki kendi nefesimi bile duyamıyordum.
Titreyen parmaklarımla cihazı boşluğun içine yerleştirdim.
"Tık..."
Neredeyse duyulmayacak kadar hafif bir ses çıktı.
Tam geri çekilecektim ki...
Koridordan gelen ayak sesleri duyuldu.
Donup kaldım.
Kapı kolu yavaşça aşağı indi.
Kalbim göğüs kafesime öyle sert vuruyordu ki sesini dışarıdan bile duyacaklarını sandım.
Kapı açıldı.
İçeri giren Tufan'dı.
Bir an bana baktı.
Sonra odaya...
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
"Bekletmedik umarım."
Boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım.
"Hayır."
Tufan'ın gözleri odanın içinde ağır ağır dolaştı.
Bir kitap...
Masa...
Perdeler...
Saat...
Bakışları saatin üzerinde yalnızca bir saniye durdu.
Sonra tekrar bana döndü.
"Abi birazdan burada."
Başını hafifçe eğip çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz dizlerimin bağı çözüldü.
Derin bir nefes aldım.
Bitmişti...
Hayır.
Asıl şimdi başlıyordu.
---
Koridordan yeniden ayak sesleri yükseldi.
Bu kez daha ağırdı.
Daha yavaştı.
Ve garip bir kararlılık taşıyordu.
Her adım...
Sanki odanın içindeki havayı biraz daha ağırlaştırıyordu.
Kapı kolu yeniden aşağı indi.
Kapı ağır ağır açıldı.
Önce siyah deri ayakkabıları göründü.
Sonra siyah gömleği...
Dirseklerine kadar sıvanmış kolları...
Belirgin damarlarla kaplı elleri...
Ve en son...
Gözleri...
Çakır Karadağ.
İçeri girdiği anda bana bakmadı.
Başını çok hafif çevirdi.
Derin bir nefes aldı.
Sanki...
Odayı kokluyordu.
Yavaş adımlarla masasına yürüdü.
Parmak uçlarını masanın cilalı yüzeyinde gezdirdi.
Dolma kalemi eline aldı.
Yerini birkaç santimetre değiştirdi.
Sonra tekrar eski yerine koydu.
Kitaplardan birinin kapağını düzeltti.
Perdeyi iki parmak araladı.
Yeniden kapattı.
Tek kelime etmiyordu.
Odadaki sessizlik öyle ağırdı ki kendi kalp atışlarımı kulaklarımın içinde hissedebiliyordum.
Bir anda durdu.
Kaşları belli belirsiz çatıldı.
"...İlginç."
Sesini ilk kez duymuştum.
Alçak...
Sakin...
Ama insanın içine işleyen bir ton...
"Nedir?" diye sordum, sesimin titrememesine çalışarak.
Başını hafifçe iki yana salladı.
"Bir şey değişmiş."
İçime buz gibi bir korku yayıldı.
Nasıl?
Nasıl anlayabilirdi?
Henüz birkaç dakika olmuştu.
Çakır ağır ağır pencereye yürüdü.
Sonra gözlerini kapatıp yeniden derin bir nefes aldı.
"Koku..."
dedi fısıltıyla.
"Odamın kokusu değişmiş."
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
Yüzüme baktı.
Bakışları öyle sakindi ki...
İnsan o sakinliğin altında neler döndüğünü asla anlayamazdı.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Anlaşılan..."
Kısa bir duraksadı.
"...siz geldiğiniz her yerde küçük izler bırakıyorsunuz, küçük hanım."
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Bunu bana mı söylemişti...
Yoksa...
Gerçekten bir şeylerden şüphelenmiş miydi?
Tam o sırada...
Duvarın köşesindeki eski saatin içinden, yalnızca benim duyabileceğim kadar hafif bir elektronik "tik..." sesi yükseldi.
Parmaklarım buz kesildi.
İlk kez...
Ölümün bu kadar sessiz bir sesi olabileceğini düşündüm.
Bölüm etkileşimi
