1. bölüm · Geride kalanlar

GÖREV

Ömür Kalkan

Ya aslında kaçtığımız şeyler bizi biz yapan benliğimizse?

İnsan, hayatı boyunca hep bir şeylerden kaçar. Kimi geçmişinden, kimi hatalarından, kimi korkularından, kimi de kendinden... Çünkü insanın en zor baktığı ayna, yüzünü değil, ruhunu gösteren aynadır. O aynada gördüğümüz şeyler bazen hoşumuza gitmez. Kusurlarımız, pişmanlıklarımız, yaralarımız, kaybettiklerimiz... Hepsini unutmak isteriz. Sanki onlardan uzaklaşırsak daha mutlu, daha güçlü ya da daha iyi biri olacağımıza inanırız.

Ama ya kaçtığımız şeyler aslında bizi biz yapan benliğimizse?

Belki de insan, en çok sakladığı yaralarının toplamıdır. Çünkü hiçbir yara boşuna açılmaz. Her acı bir şey öğretir, her kayıp bir parçanı olgunlaştırır, her gözyaşı seni biraz daha güçlü yapar. Acılar olmasaydı sabretmeyi öğrenemezdik. Hayal kırıklıkları olmasaydı kime güveneceğimizi bilemezdik. Karanlık geceler yaşanmasaydı güneşin doğuşu bu kadar değerli olmazdı.

Çoğu zaman insanlar güçlü görünmek için kırıldıklarını saklar. Gülümserler ama içlerinde fırtınalar kopar. "İyiyim." derler ama aslında sadece alışmışlardır. Kendilerini değiştirmeye çalışırlar çünkü başkalarının istediği kişi olmak daha kolay gelir. Oysa insan, kendinden uzaklaştıkça yalnızlaşır. Bir süre sonra aynaya baktığında gördüğü kişi yabancı gelir. Çünkü başkalarının beklentileri uğruna kendi benliğini geride bırakmıştır.

Oysa gerçek cesaret, kusursuz olmak değildir. Gerçek cesaret, bütün kusurlarına rağmen kendini kabul edebilmektir. Kırık yanlarını saklamak yerine onları sevebilmektir. Çünkü kırık yerlerden içeri ışık girer. İnsan en çok düştüğü yerden büyür.

Hayatta herkesin anlatmadığı bir hikâyesi vardır. Kimisi çocukluğunda sevgi görememiştir, kimisi en güvendiği kişi tarafından yaralanmıştır, kimisi hayallerini yarı yolda bırakmak zorunda kalmıştır. Dışarıdan bakıldığında bunlar sadece yaşanmış olaylar gibi görünür. Ama aslında insanın karakterini oluşturan en önemli parçalar da bunlardır. Eğer onları silseydik, bugün olduğumuz kişi de olmazdık.

Bazen insanlar geçmişlerini unutmak ister. O anıları, o acıları, o pişmanlıkları... Fakat geçmişi silmek, kitabın en önemli sayfalarını koparmaya benzer. Hikâye devam eder belki ama anlamını kaybeder. Çünkü insan yalnızca güzel anılarından ibaret değildir. Onu asıl büyüten, ayağa kalkmayı öğrendiği anlardır.

Belki de bu yüzden kaçmak çözüm değildir. Çünkü nereye gidersek gidelim kendimizi de yanımızda götürürüz. Değişen sadece şehirler olur, insanlar olur, zaman olur. Ama insan, yüzleşmediği her duyguyu içinde taşımaya devam eder. Bir gün hiç beklemediği bir anda, küçücük bir ses, bir koku ya da bir anı bütün kaçtıklarını yeniden karşısına çıkarır.

İşte o an anlarız ki mesele unutmak değil, kabullenmektir.

Kendini kabul eden insan özgürleşir. Çünkü artık kusurlarını saklamak zorunda değildir. Geçmişinden utanmaz, acılarından kaçmaz, gözyaşlarını zayıflık olarak görmez. Bilir ki bütün yaşadıkları onu bugünkü hâline getirmiştir.

Belki de insanın gerçek benliği; en çok korktuğu, en derine gömdüğü, kimseye göstermediği tarafında saklıdır. Çünkü en büyük savaşlarımızı kimse görmez. En sessiz çığlıklarımızı kimse duymaz. Ama bizi şekillendiren de tam olarak bunlardır.

Belki de hayat, kaçmaktan vazgeçtiğimiz gün başlar. Kendimizi değiştirmeye çalışmayı bıraktığımız, eksiklerimizi kabullendiğimiz ve geçmişimizi inkâr etmek yerine onunla barıştığımız gün... Çünkü insan, kendinden kaçmayı bıraktığında ilk kez gerçekten kendine kavuşur.

Ve belki de en büyük gerçek şudur:

İnsan bazen bütün ömrü boyunca kendinden kaçar. Oysa aradığı huzur, tam da kaçtığı benliğinin içinde sessizce onu bekliyordur.

🧭

Düştüğümde avuçlarıma batan cam parçalarının acısı hâlâ tenimdeydi. Toprağın keskin kokusu ciğerlerimi yakıyor, kulağımda yankılanan ayak sesleri her saniye biraz daha yaklaşıyordu. Sanki biri beni durmaksızın kovalıyor, görünmeyen biri benimle acımasız bir oyun oynuyordu.

Tam arkamı dönmek üzereyken çalan telefonun sesiyle irkilerek gözlerimi açtım.

Nefes nefeseydim. Alnımdan süzülen ter damlaları yastığıma düşüyor, kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Birkaç saniye tavana boş boş baktım. Gerçekle rüyanın birbirine karıştığı bu kâbuslar artık hayatımın sıradan bir parçası olmuştu.

Komodinin üzerindeki telefona uzandım.

Bilinmeyen Numara.

Yine...

Yeni bir kimlik.

Yeni bir rol.

Yeni bir görev.

Derin bir nefes alıp aramayı cevapladım. Karşı taraftan gelen soğuk ve duygusuz ses, odanın içindeki havayı bile ağırlaştırmaya yetmişti.

— "Zaman geldi. Yeni görevine hazır mısın?"

"Her zamanki gibi..." dedim sakin görünmeye çalışarak. "Evet efendim."

— "Güzel. Detayları mesaj olarak ileteceğim. Unutma... Bu görev diğerlerinden daha önemli. Çakır Karadağ'ın devri artık bitmeli."

Hat kesildi.

Telefonu yavaşça elimden indirdim. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Her görev yeni bir başlangıç gibi görünse de aslında benden bir parçayı daha alıp götürüyordu.

Mesaj kutusunu açtım.

Yeni adım: Sahra İlbige.

İlk kez duyduğum bu isim kulağa yabancı ama güçlü geliyordu.

Mesleğim ise gazeteciydi.

İçimden istemsizce bir of çektim. Küçüklüğümden beri gazetecilik bana hiç sıcak gelmezdi. İnsanların hayatlarını araştırıp sorgulamak bana göre değildi. Ama bu hayatta neyi istediğimin hiçbir önemi yoktu.

Görev neyse, ben de o olurdum.

Ben kim miyim?

Ben... Cemre Nur Kalkan.

Yirmi altı yaşındayım.

Ama aslında hâlâ yedi yaşında, ailesinden koparılan o küçük kız çocuğuyum.

Yıllar önce beni ailemden zorla ayırıp Norveç'e götürdüler. Orada ajan olmam için eğittiler. Hafızamın büyük kısmını benden aldılar. Geriye ise yalnızca birkaç kırık anı kaldı.

Toprağın kokusu...

Avuçlarıma batan cam parçaları...

Ve benden birkaç yaş büyük olan çocukluk arkadaşım.

Hatırlayabildiğim her şey bundan ibaretti.

Geçmişim sislerin arasına saklanmıştı. Her yeni görevde başka bir insan oluyor, başka bir hayat yaşıyor, gerçek benliğimden biraz daha uzaklaşıyordum.

Bazen aynaya baktığımda kendi yüzüm bile bana yabancı geliyordu.

Belki de en büyük görevim, bir gün kendimi benliğimi bulmak ve öz aileme kavuşmaktı.