16. bölüm · Geride kalanlar
Kargo
Karşımdaki Kadın Bendim. Ama Bazen Ona Baktığımda Kendimi Tanıyamıyordum.
İnsan aynaya her baktığında aynı yüzü görür. Aynı gözler, aynı saçlar, aynı ten... Yıllar geçse de bazı ayrıntılar değişmez. Ama insanın en büyük yanılgısı da burada başlar. Çünkü ayna, yalnızca dışarıyı gösterir. İçeride yaşayan insanı hiçbir zaman göstermez.
Bir sabah aynanın karşısına geçtim. Karşımdaki kadın bendi. Buna emindim. Yüzündeki küçük ben, kaşının kenarındaki belli belirsiz iz, gözlerinin altındaki yorgunluk... Hepsi bana aitti. Ama nedense ona baktıkça, tanımadığım birine bakıyormuş gibi hissediyordum.
Sanki o kadın benim hayatımı yaşamıştı ama ben onun hayatını bilmiyordum.
Belki de insan bir günde değişmez. Kimse sabah uyandığında bambaşka biri olmaz. İnsan, fark etmeden değişir. Söyleyemediği her cümlede biraz daha değişir. İçine attığı her kırgınlıkta biraz daha değişir. Affetmek zorunda kaldığı her hatada, vazgeçtiği her hayalde ve sessizce yuttuğu her gözyaşında kendinden küçük parçalar bırakır. Gün gelir, o parçalar o kadar çoğalır ki geriye kalan kişi hâlâ sen gibi görünür ama artık sen değildir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar yıllarca aynı evde yaşar ama kendilerini evlerinde hissedemez. Aynı sokaklardan geçerler ama hiçbir yere ait değillermiş gibi yürürler. Aynı isimle seslenilir onlara ama o isim bile yabancı gelir. Çünkü insanın yabancılaştığı ilk yer dünya değil, kendi içidir.
Karşımdaki kadının gözlerine uzun uzun baktım. Bir zamanlar ışıl ışıl olan o gözlerde şimdi yorgun bir sessizlik vardı. Sanki çok şey görmüş ama hiçbirini anlatamamıştı. İnsan bazen konuşamadığı şeyleri gözlerinde taşır. Kimse fark etmez ama en ağır yükler orada birikir.
Merak ettim...
Ne zaman bu kadar değişmiştim?
Hangi gün çocukluğumu geride bırakmıştım?
Hangi cümle beni bu kadar sessiz yapmıştı?
Hangi vedadan sonra artık eskisi gibi gülememiştim?
Hatırlayamadım.
Çünkü insanı değiştiren olaylar, çoğu zaman büyük fırtınalar değildir. Küçük kırılmalardır. Herkesin önemsiz sandığı ama insanın içinde derin izler bırakan anlar... Bir cümle... Bir bakış... Bir ihmal... Bir bekleyiş... Hepsi zamanla insanın ruhunda görünmeyen yaralara dönüşür.
Sonra insan, iyileştiğini sanır.
Aslında sadece o yaralarla yaşamayı öğrenmiştir.
Belki de kendimi tanıyamamamın nedeni buydu.
Ben kaybolmamıştım.
Sadece eski hâlim, yeni hâlimin içinde sessizce eriyip gitmişti.
İnsan bazen aynaya değil, geçmişine bakar. Eski fotoğraflarını açar. Kahkahalarını dinler. Yazdığı cümleleri okur. Ve kendi kendine aynı soruyu sorar:
"Bu gerçekten ben miydim?"
Ne tuhaf...
Bir zamanlar olmak istediğimiz kişiye dönüşmek için uğraşırız. Sonra dönüp bakarız ve o yolda eski kendimizi kaybettiğimizi fark ederiz.
Belki de hayatın en zor tarafı budur.
Büyümek değildir.
Büyürken kim olduğunu unutmamaktır.
İnsan, başkalarının istediği biri olmaya çalıştıkça kendi sesini duyamaz olur. Önce düşüncelerini değiştirir, sonra davranışlarını... En sonunda ise aynadaki yüz aynı kalsa bile ruhu bambaşka birine dönüşür.
İşte o zaman aynanın karşısında duran kişi sana bakar.
Sen de ona...
İkiniz de aynı gözlere sahipsinizdir.
Ama birbirinizi tanımıyorsunuzdur.
Ve belki de insanın yaşayabileceği en derin yalnızlık, kalabalıkların içinde tek başına kalmak değildir.
En derin yalnızlık, bir gün aynaya baktığında kendi yansımanla bile yabancı gibi karşılaşmaktır.
Çünkü insan başkalarını kaybettiğinde onları arar.
Ama kendini kaybettiğinde, nereden başlayacağını bile bilemez.
Belki de bu yüzden bazı insanlar uzun süre aynaya bakamaz.
Çünkü gördükleri yüz değil, yıllardır konuşmadıkları kendileridir.
Ve belki de hayatın en sessiz sorusu şudur:
Karşımdaki kadın gerçekten bendi... Peki ya ben, ne zaman onun içinde kayboldum? Asıl soru ben ne zaman o kadın olmayı tam anlamıyla başardım. Yada başarbilekmiyim.
🧭
Buz gibi su, avuçlarımın arasından kayıp yüzüme çarptı.
Bir damla kirpiklerime tutunurken diğeri çenemden süzülüp lavaboya düştü.
Başımı eğmiş, iki elimle mermer lavaboya tutunmuş hâlde uzun süre öylece kaldım.
Nefes alışlarım düzensizdi.
Sanki ciğerlerime dolan hava bile bana ait değildi.
Musluğu biraz daha açtım.
Soğuk su bu kez daha sert vurdu yüzüme.
Belki zihnimdeki uğultuyu sustururdu.
Belki Çakır Karadağ'ın gözleri aklımdan çıkardı.
Belki...
Olmadı.
Aynaya baktım.
Yüzüm her zamanki gibiydi.
Ama gözlerim...
Sanki gecelerce uyumamış gibiydi.
Elimi aynanın buğulanan yüzeyine götürdüm.
Parmak uçlarım soğuk camın üzerinde yavaşça ilerledi.
Karşımdaki kadın bendim.
Ama bazen ona baktığımda kendimi tanıyamıyordum.
Sahra...
Cemre...
Hangisi bendim?
Yoksa ikisi de değildim?
Derin bir nefes verdim.
Havluyla yüzümü kurularken apartmanın sessiz koridorunda yankılanan kapı zili duyuldu.
Bir kez...
İki kez...
Üçüncü kez çaldığında kaşlarım istemsizce çatıldı.
Kimseyi beklemiyordum.
Saat henüz erkendi.
Adımlarımı yavaşlatarak kapıya yöneldim.
Dürbünden baktım.
Kapının önünde siyah şapkalı genç bir kurye duruyordu.
Elinde küçük, mat siyah renkte bir kutu vardı.
Kapıyı araladım.
"Buyurun?"
Kurye başını bile kaldırmadı.
"Teslimat."
"Kimden?"
Omuz silkti.
"Bilmiyorum."
Kutuyu uzattı.
İmza bile istemedi.
Arkasını dönüp merdivenlerden aşağı inmeye başladı.
"Bir dakika!"
Seslendim.
Dönmedi.
Koşup balkona çıktım.
Sokağa baktığımda ne kurye vardı...
Ne motosikleti...
Sanki birkaç saniye içinde buhar olup kaybolmuştu.
İçime açıklayamadığım bir huzursuzluk çöktü.
Kapıyı kilitleyip kutuyu masanın üzerine bıraktım.
Oldukça hafifti.
Üzerinde ne gönderici adı vardı...
Ne alıcı bilgisi...
Sadece simsiyah bir kutu.
Derin bir nefes alıp kapağını kaldırdım.
İç kısmı siyah kadifeyle kaplanmıştı.
Tam ortasında...
Neredeyse pirinç tanesi kadar küçük bir dinleme cihazı duruyordu.
Yanında ise beyaz, kalın bir kart.
Kartı elime aldım.
Üzerinde yalnızca dört kelime yazıyordu.
"Ne yapacağını biliyorsun."
Başka hiçbir şey...
İmza yoktu.
Tarih yoktu.
Açıklama yoktu.
Sadece emir.
Parmaklarım istemsizce sıkıldı.
Yıllardır bana hiçbir zaman seçenek sunmamışlardı.
Sadece görev...
Sadece emir...
Sadece itaat...
Dinleme cihazını avucumun içine aldım.
O küçücük metal parçası, tonlarca ağırlığa sahipmiş gibi hissettiriyordu.
Gözlerimi kapattım.
"Bir gün..." diye fısıldadım.
"...bir gün kendi kararlarımı vereceğim."
Ama bugün...
O gün değildi.
Masanın üzerindeki anahtarlarımı aldım.
Cihazı dikkatlice çantamın gizli bölmesine yerleştirdim.
Artık ne yapacağımı biliyordum.
Konağa gidecektim.
Ve kimsenin fark etmediğini umarak...
Çakır Karadağ'ın çalışma odasına o cihazı yerleştirecektim.
İçimde garip bir his vardı.
Bu kez korktuğum şey yakalanmak değildi.
Sanki o konağın kapısından içeri girdiğim anda...
Hayatımın geri kalanını değiştirecek bir şey olacaktı.
Ve ben...
Henüz buna hazır değildim. Yada hazır hissetmiyordum. Ama fark etmezdi. Bu kurumda benim değil sözüm varlığım bile olmazdı. Ben sadece kuklaydım. Diğerleri gibi zamanı gelince ipi konulacak kuklaydım. Ama zaman içinde hep yeni şeyler doğurur. Belkide bu sefer koparılan yok edilen ben olmam. Ama yok eden olurum. Bu kanlı savaşta ilaki ya kanımda boğulucam yada başkalarını kanında boğucaktım. Her türlü elimde kan olacaktı. Ve her leke geçer ama kan lekesi ölene kadar sizinle yaşar. Ama o gün gelince sonucu onlarsa olsun kendim için bişeyler yapıcam. Hayatımda ilk kez başkasını değil kendimi düşüncem.ve sonucu nolursa olsun bu kanlı şavaşta kazanan ben olucam. Çünkü bundan sonra bana kaybetmek haram.
