8. bölüm / 39
Geride kalanlarBilinmeyen numara
Bölümler 39Şu an: Bilinmeyen numara
- 1 GÖREV803 kelime
- 2 Tanıdık koku880 kelime
- 3 Geçmişim880 kelime
- 4 Küçük hanım1.246 kelime
- 5 Sen kimsin Sahra1.217 kelime
- 6 Gece görevi1.182 kelime
- 7 Depo1.424 kelime
- 8 Bilinmeyen numara1.256 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 Kırmızı1.202 kelime
- 10 Merak1.180 kelime
- 11 Kazandibi1.524 kelime
- 12 Röportaj1.921 kelime
- 13 Bilmiyorum1.234 kelime
- 14 Takip1.174 kelime
- 15 Rapor1.596 kelime
- 16 Kargo1.007 kelime
- 17 Ölümün sesiz sesi1.700 kelime
- 18 Açılmaması gereken kapı1.174 kelime
- 19 Siyah1.349 kelime
- 20 Sabır1.074 kelime
- 21 Komutanım1.674 kelime
- 22 Çıkış mı mezar mı1.400 kelime
- 23 Yavuz Karasu2.010 kelime
- 24 2 kez kaybermiydim1.520 kelime
- 25 Tavşanlı pijama1.232 kelime
- 26 Tavşanlı pijama 21.301 kelime
- 27 Satranç1.880 kelime
- 28 Ayşe teyze2.104 kelime
- 29 Çocukluğumun2.152 kelime
- 30 En güçlülerde güçsüzleşir3.381 kelime
- 31 Gerçek1.506 kelime
- 32 Hain2.842 kelime
- 33 Suçluluk1.431 kelime
- 34 Ölüm2.136 kelime
- 35 Şehit1.840 kelime
- 36 Cemrenin notu134 kelime
- 37 Çakır'ın notu172 kelime
- 38 Yazar teşekkür notu197 kelime
- 39 Şarkı öneri listesi55 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bazı Sorular Kalabalığın İçinde Sorulmaz; Çünkü Kalabalık Her Soruyu Yanıtlamaz.
İnsan, hayatı boyunca sayısız soru sorar. Çocukken gökyüzünün neden mavi olduğunu merak eder. Büyüdükçe insanların neden değiştiğini, dostlukların neden bittiğini, bazı vedaların neden bu kadar acıttığını sorgular. Yaş aldıkça soruların sayısı azalmaz; aksine çoğalır. Sadece cevapları bulmak zorlaşır.
Fakat insanın zamanla öğrendiği en önemli gerçeklerden biri şudur:
Her soru herkese sorulmaz.
Çünkü bazı sorular vardır ki kalabalıkların içinde kaybolur. Yüzlerce insanın arasında söylenen en derin cümle bile bazen yalnızca bir gürültüye dönüşür. İnsanlar duyar ama dinlemez. Bakar ama görmez. Cevap verir ama anlamaz.
İşte bu yüzden bazı sorular kalabalığın içinde sorulmaz.
Çünkü kalabalık, her sorunun cevabını taşımaz.
Kalabalıkların en büyük özelliği, aynı anda çok ses çıkarmalarıdır. Herkes konuşur. Herkes bir şey anlatır. Herkes haklı olduğunu düşünür. Fakat bütün sesler birbirine karıştığında geriye yalnızca uğultu kalır. O uğultunun içinde ise insan, kendi düşüncelerini bile duyamaz.
Belki de bu yüzden insan en büyük kararlarını sessizlikte verir.
Kimse yokken...
Telefon çalmazken...
Kimse fikir söylemezken...
Çünkü insanın gerçek sesi, başkalarının sesleri sustuğunda ortaya çıkar.
Hayat boyunca birçok insana aynı soruları sorarız.
"Beni gerçekten seviyor musun?"
"Bana neden bunu yaptın?"
"Neden değiştin?"
"Neden gittin?"
"Neden ben?"
Çoğu zaman aldığımız cevaplar, sorularımızı bitirmez. Tam tersine, yeni sorular doğurur.
Çünkü bazı insanlar cevap vermek için değil, konuşmuş olmak için konuşur.
Kalabalık da biraz böyledir.
Kalabalık sana ne yapman gerektiğini söyler.
Ama neden yapmak istediğini sormaz.
Kalabalık seni yargılar.
Ama neden öyle davrandığını anlamaya çalışmaz.
Kalabalık seni alkışlar.
Ama o alkışların arkasında nasıl bir mücadele verdiğini bilmez.
İnsanlar çoğu zaman cevap vermeyi severler. Özellikle de kendilerine sorulmayan sorulara...
Hayatın nasıl yaşanacağını anlatırlar.
Nasıl mutlu olunacağını söylerler.
Nasıl güçlü olunacağını öğretmeye çalışırlar.
Oysa kimse senin geceleri hangi düşüncelerle uyuyamadığını bilmez.
Kimse sessiz kaldığında hangi anıları tekrar tekrar yaşadığını göremez.
Kimse, yüzündeki gülümsemenin kaç kez gözyaşlarını sakladığını anlayamaz.
Çünkü kalabalık sonuçları görür.
Hikâyeyi değil.
Belki de bu yüzden bazı sorular yalnızca insanın kendisine sorulur.
Ben gerçekten mutlu muyum?
Yoksa mutlu görünmeye mi alıştım?
Bu hayat benim seçimim mi?
Yoksa bana seçtirilenleri mi yaşıyorum?
Affettim mi?
Yoksa sadece yorulduğum için konuşmayı mı bıraktım?
Gerçekten yalnız mıyım?
Yoksa beni anlayacak insanları hiç bulamadım mı?
Bu soruların cevabı internette bulunmaz.
Kitaplarda eksik kalır.
Kalabalıkların arasında ise tamamen kaybolur.
Çünkü bu cevaplar yalnızca insanın kendi içinde saklıdır.
İnsan bazen en büyük hatayı, herkesin fikrini almaya çalışarak yapar.
Bir karar verirken on kişiye danışır.
Bir hayal kurarken yüz kişinin onayını bekler.
Bir adım atmadan önce herkesin ne diyeceğini düşünür.
Sonra fark eder ki herkes konuşmuştur ama kimse onun yerine yaşamayacaktır.
Çünkü hayatın yükünü taşıyan omuzlar yalnızca ona aittir.
İnsanlar tavsiye verir.
Ama sonuçlarına katlanmaz.
İnsanlar eleştirir.
Ama acısını hissetmez.
İnsanlar konuşur.
Sonra giderler.
Geride ise yalnızca sen kalırsın.
Belki de bu yüzden insan, hayatındaki en önemli cevapları tek başına bulur.
Bir bankta otururken...
Yağmuru izlerken...
Uzun bir yolculukta camdan dışarı bakarken...
Gece herkes uyurken tavana dalıp düşünürken...
Çünkü sessizlik, çoğu zaman kelimelerin anlatamadığını anlatır.
İnsan, kalabalığın içinde kendini anlatmaya çalışırken yorulur.
Çünkü herkes dinliyormuş gibi yapar ama çoğu kişi sadece kendi konuşma sırasını bekler.
Gerçek dinlemek, cevap vermek için değil; anlamak için yapılır.
Ve anlayan insan sayısı, konuşan insan sayısından çok daha azdır.
Belki de bu yüzden bazı insanlar en derin acılarını kimseye anlatmaz.
Çünkü anlatınca hafifleyeceklerini sanırlar.
Sonra yanlış insanlara anlattıklarını fark ederler.
Kimi küçümser.
Kimi yargılar.
Kimi dedikoduya dönüştürür.
Kimi ise "Geçer." deyip konuyu kapatır.
Oysa bazı acılar geçmez.
Sadece insan onlarla yaşamayı öğrenir.
İşte bu yüzden her kalabalık güvenli değildir.
Her dinleyen anlayışlı değildir.
Her cevap doğru değildir.
Ve her fikir yol göstermez.
İnsan bazen cevap aramayı bırakıp doğru kişiyi aramalıdır.
Çünkü doğru insan, bazen tek bir cümle kurmadan bile seni anlar.
Yanlış insanlar ise saatlerce konuşur ama seni hiç duymaz.
Belki de hayatın en büyük olgunluğu, her düşünceyi herkese anlatmamayı öğrenmektir.
Çünkü bazı duygular, anlatıldığında değerini kaybeder.
Bazı yaralar, herkes dokunduğu için daha çok acır.
Bazı sırlar ise sadece onları taşıyabilecek kalplere emanet edilmelidir.
Kalabalık sana yön gösterebilir.
Ama kim olduğunu söyleyemez.
Kalabalık sana alkış verebilir.
Ama huzur veremez.
Kalabalık seni tanıyabilir.
Ama seni anlayamaz.
Çünkü anlaşılmak, tanınmaktan çok daha derin bir şeydir.
Belki de insanın hayatındaki en önemli konuşmalar, hiç kimsenin duymadığı konuşmalardır.
Kendi vicdanıyla yaptığı konuşmalar...
Kendi korkularıyla yüzleştiği geceler...
Kimsenin bilmediği pişmanlıkları...
Kimseye anlatmadığı hayalleri...
İşte insanı değiştiren cevaplar, çoğu zaman burada doğar.
Kalabalıklar sana binlerce cümle verebilir.
Ama tek bir içten cevap, binlerce boş sözden daha değerlidir.
Ve belki de bu yüzden...
Bazı sorular kalabalığın içinde sorulmaz. Çünkü kalabalık her soruyu yanıtlayamaz. Bazı sorular yalnızca sessizliğe emanet edilir. Çünkü sessizlik yargılamaz, susturmaz, acele etmez. O sadece bekler... Ta ki insan, cevabı kendi kalbinde bulana kadar.
Gökyüzü zifiri karanlıktı.
Ne ay vardı...
Ne de yıldızlar...
Sadece durmaksızın yağan yağmur.
Soğuk damlalar saçlarımdan süzülüyor, çıplak ayaklarım çamurun içine gömülüyordu.
Koşuyordum.
Nefes alamayacak kadar hızlı...
Arkamdan gelen ayak sesleri her geçen saniye biraz daha yaklaşıyordu.
"Yakalayın onları!"
Kalın ve öfkeli bir erkek sesi gecenin sessizliğini paramparça etti.
Korkuyla başımı çevirdim.
Siyah kıyafetli adamlar ellerindeki el fenerleriyle ormanı tarıyordu.
Işıklar ağaçların arasında dolaşıyor, her geçen saniye bize biraz daha yaklaşıyordu.
Tam o sırada sıcak bir el avucumu tuttu.
Başımı çevirdim.
Benden birkaç yaş büyük bir erkek çocuğu...
Yüzünü yine seçemiyordum.
Sanki biri yüzünü karanlığın içine gizlemişti.
"Sakın korkma."
Sesi telaşlıydı.
"Ben buradayım."
Birlikte koşmaya başladık.
Yağmur gözlerime doluyor, önümdeki yolu seçemiyordum.
Bir anda ayağım kaydı.
Yere düştüm.
Avuçlarımın altındaki cam parçaları tenime saplandı.
Acıyla çığlık attım.
Çocuk hemen yanıma çömeldi.
"Cemre!"
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
İsmimi biliyordu.
Ayağa kalkmama yardım etti.
"Biraz daha..."
Tam yeniden koşacakken silah sesi duyuldu.
Bang!
Orman sessizliğe gömüldü.
Çocuk bir an durdu.
Elimi daha sıkı tuttu.
Sonra...
Birileri onu omzundan yakaladı.
"Hayır!"
Bütün gücümle elini tutmaya çalışıyordum.
Parmaklarımız yavaş yavaş birbirinden ayrılıyordu.
"Cemre!"
"Seni bırakmam!"
Ama bıraktım...
Ya da bırakmak zorunda kaldım...
Çocuk karanlığın içine çekilirken bana doğru uzanan eli sisin içinde kayboldu.
Tam ona doğru koşacakken...
Bir telefon sesi duyuldu.
---
Gözlerimi bir anda açtım.
Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
Nefes almakta zorlanıyordum.
Alnımdan akan ter şakaklarımdan boynuma kadar inmişti.
Odam buz gibiydi.
Ama ben sanki ateşin içinden çıkmış gibiydim.
Titreyen elimle komodinin üzerindeki telefona uzandım.
Ekranda yazan numarayı tanımıyordum.
Kayıtlı değildi.
Kaşlarımı çattım.
"Bu saatte kim arıyor?"
Telefon ısrarla çalmaya devam ediyordu.
Sinirle cevap tuşuna bastım.
"Alo?"
Karşı taraftan birkaç saniye hiçbir ses gelmedi.
Sonra tanıdık, tok bir erkek sesi duyuldu.
"Rahatsız mı ettim, küçük hanım?"
Sesini duyar duymaz kaşlarım daha da çatıldı.
"Çakır Karadağ..."
"Sesimi tanımana sevindim."
Saatime baktım.
Sabahın altısıydı.
Öfkeyle doğruldum.
"Sabahın altısında insan aranır mı?"
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
Ardından sakin sesi yeniden duyuldu.
"Demek uyandırdım."
"Uyandırmak mı?"
Sinirli bir kahkaha attım.
"Bunun adı uyandırmak değil."
"Peki nedir?"
"İnsanları sinir etmek."
Sesinde belli belirsiz bir tebessüm vardı.
"Bunu da başarabiliyormuşum."
Derin bir nefes aldım.
"Asıl merak ettiğim şey şu..."
Bir an sustum.
"Numaramı nereden buldunuz?"
Çakır hiç düşünmeden cevap verdi.
"Benim elim..."
Kısa bir duraksadı.
"...biraz uzundur."
"Bu cevap olmadı."
"Biliyorum."
"O zaman gerçek cevabı söyleyin."
"Gerçek cevap hoşuna gitmeyebilir."
Sinirim giderek artıyordu.
"Denemeden bilemezsiniz."
"Bazı şeyleri öğrenmemek daha iyidir, küçük hanım."
O sakin ses tonu nedense daha çok sinirimi bozuyordu.
"Neden aradınız?"
"Dünkü röportaj yarım kalmıştı."
"Kafede de devam ederdik bi ara."
"Hayır, olmaz."
Sesi ilk kez biraz daha ciddileşti.
"Bu kez daha sakin bir yerde konuşacağız."
"Nerede?"
"Konakta bu gün akşam."
Bir an sustum.
"Beni evine mi davet ediyorsunuz?"
"Evet."
"Neden?"
"Çünkü bazı sorular..."
Kısa bir sessizlik oldu.
"...kalabalığın içinde sorulmaz."
Telefonu kulağımdan yavaşça indirdim.
Ne olduğunu anlayamıyordum.
Bu adam...
Hem benden uzak durmamı istiyor...
Hem de beni kendi konağına çağırıyordu.
İçimdeki ajan bunun bir tuzak olabileceğini söylüyordu.
Ama içimdeki başka bir ses...
Oraya gitmem gerektiğini fısıldıyordu. Akşam beni neler bekliyordu acaba.
Bölüm etkileşimi
