28. bölüm / 39
Geride kalanlarAyşe teyze
Bölümler 39Şu an: Ayşe teyze
- 1 GÖREV803 kelime
- 2 Tanıdık koku880 kelime
- 3 Geçmişim880 kelime
- 4 Küçük hanım1.246 kelime
- 5 Sen kimsin Sahra1.217 kelime
- 6 Gece görevi1.182 kelime
- 7 Depo1.424 kelime
- 8 Bilinmeyen numara1.256 kelime
- 9 Kırmızı1.202 kelime
- 10 Merak1.180 kelime
- 11 Kazandibi1.524 kelime
- 12 Röportaj1.921 kelime
- 13 Bilmiyorum1.234 kelime
- 14 Takip1.174 kelime
- 15 Rapor1.596 kelime
- 16 Kargo1.007 kelime
- 17 Ölümün sesiz sesi1.700 kelime
- 18 Açılmaması gereken kapı1.174 kelime
- 19 Siyah1.349 kelime
- 20 Sabır1.074 kelime
- 21 Komutanım1.674 kelime
- 22 Çıkış mı mezar mı1.400 kelime
- 23 Yavuz Karasu2.010 kelime
- 24 2 kez kaybermiydim1.520 kelime
- 25 Tavşanlı pijama1.232 kelime
- 26 Tavşanlı pijama 21.301 kelime
- 27 Satranç1.880 kelime
- 28 Ayşe teyze2.104 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 Çocukluğumun2.152 kelime
- 30 En güçlülerde güçsüzleşir3.381 kelime
- 31 Gerçek1.506 kelime
- 32 Hain2.842 kelime
- 33 Suçluluk1.431 kelime
- 34 Ölüm2.136 kelime
- 35 Şehit1.840 kelime
- 36 Cemrenin notu134 kelime
- 37 Çakır'ın notu172 kelime
- 38 Yazar teşekkür notu197 kelime
- 39 Şarkı öneri listesi55 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Annenden Daha Anne Olan Birisi, Senin Yüzünden Ölürse Ne Olur?"
İnsan, hayatı boyunca birçok kayıp yaşar.
Bazı insanlar sessizce gider.
Bazıları ardında büyük boşluklar bırakır.
Ama bazı kayıplar vardır ki insan onları yalnızca özlemez.
Onlarla birlikte kendinden de bir parça kaybeder.
Peki sana bir soru sorayım...
Kan bağı mı insanı aile yapar?
Yoksa zor zamanlarında elini tutan kişi mi?
Seni dünyaya getiren mi annendir...
Yoksa düştüğünde seni kaldıran mı?
İlk kez ağladığında seni susturan mı...
Yoksa yıllar sonra yeniden gülmeyi öğreten mi?
Belki de "anne" dediğimiz şey bir unvan değildir.
Bir histir.
Bir insanın sana baktığında hiçbir karşılık beklemeden "Sen iyi ol." diyebilmesidir.
Bazı insanlar doğurur.
Bazıları ise yeniden hayata getirir.
İşte ikincisi çok daha sessiz bir sevgidir.
Düşünsene...
Hayatında öyle biri var.
Senden hiçbir çıkarı yok.
Sana kızıyor, seni uyarıyor, seni koruyor.
Yorulduğunda bunu söylemiyor.
Üzüldüğünde senden saklıyor.
Sen mutlu ol diye kendi mutluluğundan vazgeçiyor.
Ve sen bütün bunların farkına ancak çok geç kaldığında varıyorsun.
İnsan neden en değerli şeylerin kıymetini, onları kaybetme ihtimaliyle yüzleşince anlıyor?
Neden sevdiğimiz insanlara bunu söylemek yerine içimizde tutuyoruz?
Neden "Sonra söylerim." diyoruz?
Kim garanti etti bize o "sonra"yı?
Hayatın en büyük yanılgısı belki de budur.
Zamanın hep bizimle kalacağını sanıyoruz.
Oysa zaman, kimseye söz vermez.
Şimdi daha ağır bir soru...
Ya o insan, seni korumaya çalışırken hayatını kaybetseydi?
Bunun yükü nasıl taşınırdı?
İnsan kendini affedebilir miydi?
Yoksa her sabah aynı cümleyle mi uyanırdı?
"Keşke..."
Ne kadar ağır bir kelime değil mi?
Keşke...
İnsan bazen bütün ömrünü bu tek kelimenin içinde geçiriyor.
Keşke onu dinleseydim...
Keşke o gün farklı davransaydım...
Keşke biraz daha yanında kalsaydım...
Ama hayatın en acı gerçeği şudur:
"Keşke", geçmişi değiştiremez.
Sadece bugünü ağırlaştırır.
Suçluluk da böyledir.
Başlangıçta bir misafir gibidir.
Sonra valizlerini açar.
Sessizce yerleşir.
İnsan nereye giderse gitsin onunla birlikte gelir.
Bir kahkahada...
Bir şarkıda...
Tanıdık bir kokuda...
En beklenmedik anda omzuna dokunur.
Ve sana aynı soruyu fısıldar:
"Ya her şey benim yüzümden olduysa?"
Oysa hayat, sandığımız kadar basit değildir.
Her olayın tek bir sebebi yoktur.
Tek bir suçlusu da...
Bazen insanlar kendilerine, gerçekte taşıyamayacakları kadar büyük bir yük yüklerler.
Çünkü acıyı anlamlandırmak isterler.
Bir suçlu bulmak isterler.
Ve çoğu zaman o suçlu olarak kendilerini seçerler.
Çünkü insanın kendi kendine verdiği ceza, başkasının vereceği cezadan daha ağırdır.
Fakat başka bir şey daha var.
Sevgi...
Gerçek sevgi, karşısındaki insanın ömür boyu suçlulukla yaşamasını ister miydi?
Bir anne...
Ya da anneden daha anne olan biri...
Sence en son ne isterdi?
Senin her gün kendini cezalandırmanı mı?
Yoksa onun sana verdiği sevgiyi yaşamaya devam etmeni mi?
Belki de sevgiyi yanlış anlıyoruz.
Sevgi, yalnızca birini kaybettiğinde ağlamak değildir.
Onun öğrettiklerini yaşatabilmektir.
Onun eksik bıraktığı iyiliği devam ettirebilmektir.
Çünkü bazı insanlar gittikten sonra bile yaşamaya devam eder.
Anılarda değil sadece...
Davranışlarımızda...
Kararlarımızda...
Merhametimizde...
Bir gün hiç tanımadığın birine yardım ettiğinde...
Belki sana bunu yıllar önce öğreten kişi hâlâ seninle yürüyordur.
İnsan gerçekten ne zaman ölür?
Nefesi durduğunda mı?
Yoksa son kez hatırlandığında mı?
Ben ikinci ihtimalin daha ağır olduğuna inanıyorum.
Çünkü unutulmak, bazen yok olmaktan daha sessizdir.
Bu yüzden sevdiğimiz insanların bize bıraktığı en büyük miras evler, eşyalar ya da fotoğraflar değildir.
Bize bıraktıkları karakterdir.
Bir cümledir.
Bir bakıştır.
Bir değer...
Belki de bizi biz yapan şeylerin yarısı, bir zamanlar bizi seven insanların bize kattıklarıdır.
Ve sonra insan aynanın karşısına geçer.
Kendine uzun uzun bakar.
Şunu fark eder:
Artık eskisi gibi değildir.
Çünkü büyük kayıplar insanı yalnızca üzer.
Aynı zamanda değiştirir.
Kimisi daha sert olur.
Kimisi daha sessiz.
Kimisi ise başkalarının canı yanmasın diye daha fazla merhametli yaşamaya başlar.
Belki de gerçek yas budur.
Acıyı taşımak değil...
Acının seni nasıl bir insana dönüştüreceğine karar vermek.
Çünkü insan, yaşadığı her kayıptan sonra bir seçim yapar.
Ya kalbini tamamen kapatır...
Ya da yaşadığı acının, başkasının acısını anlayabilen bir kalbe dönüşmesine izin verir.
Ve belki de bütün mesele budur.
Bazen hayat bizden sevdiklerimizi alır.
Ama onların bize öğrettiklerini elimizden alamaz.
İşte bu yüzden, annenden daha anne olan birini kaybetmenin en büyük acısı yalnızca onun yokluğu değildir.
Onun sana her baktığında hissettirdiği güvenin artık yanında olmamasıdır.
Fakat o güveni yaşatmanın bir yolu vardır.
Onun sevgisini, başkalarının hayatına taşıyabilmek.
Çünkü bazı insanlar bu dünyadan sessizce ayrılır.
Ama geride öyle büyük bir iz bırakırlar ki, onları tanıyan herkes biraz daha iyi bir insan olmaya çalışır.
Belki de insanın birine verebileceği en büyük veda budur.
Onun ardından yalnızca ağlamak değil...
Onun sayesinde daha vicdanlı, daha dürüst ve daha merhametli biri olarak yaşamaya devam etmek.
Çünkü gerçek sevgi, bir insanın yokluğunda bile yol göstermeye devam ediyorsa, aslında hiçbir zaman tamamen kaybolmamıştır.
Belki de bu yüzden insanlar, en çok kendilerine borçlu kalırlar.
Başkalarına edilen özürlerin bir karşılığı vardır. Affedilirsin ya da affedilmezsin. Ama insanın kendisine ettiği özrün hiçbir zaman kesin bir cevabı yoktur. Her sabah aynı yüzle uyanırsın, aynı gözlerin içine bakarsın ve aynı soruyu yeniden sorarsın.
"Ben olmasaydım, her şey farklı olur muydu?"
Ne kadar kaçmaya çalışsan da o soru peşini bırakmaz.
Kalabalıkların içinde yürürsün, yine gelir.
Bir şarkının ortasında gelir.
Tanıdık bir kokuyla...
Eski bir fotoğrafla...
Hiç beklemediğin bir sessizlikte...
Çünkü vicdanın hafızası yoktur; onun zamanı vardır. Ve zamanı geldiğinde, yıllar önce susturduğunu sandığın her düşünceyi yeniden önüne koyar.
İnsan ilginçtir...
Başkalarının hatalarını anlamaya çalışır ama kendi hatalarını cezalandırır.
Sanki kendine karşı acımasız olmak, geçmişi değiştirecekmiş gibi...
Oysa suçluluk, zamanı geri çeviremez.
Sadece bugünü yaşanması daha zor bir hâle getirir.
Sonra bir gün fark edersin ki aslında taşıdığın yük, yaşanan olay değildir.
Yaşanmamış ihtimallerdir.
"Ya o gün farklı davransaydım..."
"Ya onu durdursaydım..."
"Ya bir dakika daha yanında kalsaydım..."
İnsan en çok gerçekleşmemiş ihtimaller yüzünden yorulur.
Çünkü onların cevabı hiçbir zaman öğrenilemez.
Belki her şey yine aynı olacaktı.
Belki de olmayacaktı.
Ama insan zihni, bilinmeyenleri her zaman en ağır ihtimalle doldurmayı seçer.
İşte bu yüzden bazı insanlar, geçmişte yalnızca birkaç dakika yaşamış bir olayı, yıllarca yeniden yaşamaya devam eder.
Takvim ilerler.
Mevsimler değişir.
Şehirler değişir.
İnsanlar değişir.
Ama bazı anlar, insanın içinde olduğu yaşta kalır.
Sanki zaman onları unutur.
Belki de en ağır yük, hatırlamak değildir.
Unutmaya cesaret edememektir.
Çünkü insan bazen acısını bırakırsa, sevdiği insanı da bırakacağını düşünür.
Bu yüzden acıya sımsıkı sarılır.
Onu yaşatmayı, sevgiyi yaşatmak sanır.
Oysa sevgi, insanı yavaş yavaş tüketen bir yük olmamalıdır.
Gerçek sevgi, insanı daha iyi biri olmaya çağırmalıdır.
Belki de anneden daha anne olan insanlar bunun için hayatımıza girerler.
Bize yalnızca sevgiyi öğretmek için değil...
Sevginin nasıl yaşatılacağını öğretmek için.
Ve belki de bir gün insan, aynanın karşısına geçip gözlerinin içine bakabildiğinde iyileşmeye başlamaz.
İyileşme, onun öğrettiği merhameti bir başkasına gösterebildiği gün başlar.
Çünkü bazı insanlar bu dünyadan ayrıldıktan sonra bile bize tek bir şey söylemeye devam ederler:
"Benim için üzülerek yaşama... Benim sana öğrettiğim gibi yaşayarak beni yaşat."
Peki insan gerçekten birini yaşatabilir mi?
Yoksa bu da kendimizi avutmak için bulduğumuz güzel bir cümleden mi ibarettir?
Uzun süre bunun cevabını düşündüm.
Sonra fark ettim ki bazı insanlar öldükten sonra bile kararlarımızın içinde yaşamaya devam ediyor.
Bir iyilik yaparken...
Bir çocuğun başını okşarken...
Bir yabancıya sebepsiz yere yardım ederken...
İçimizden yükselen o sessiz ses bazen bize ait olmuyor.
Bir zamanlar bize yol göstermiş birinin sesi oluyor.
Belki de insanın geride bıraktığı en büyük miras, söylediği son cümle değildir.
Karakteridir.
Çünkü kelimeler unutulur.
Ama hissettirdikleri kolay kolay silinmez.
Ne garip...
İnsanlar hep fotoğrafları saklıyor.
Eski mektupları...
Eşyaları...
Ses kayıtlarını...
Sanki bunlar bir insanı kaybetmememizi sağlayacakmış gibi.
Oysa asıl kaybolmaması gereken şey bunlar değil.
Onun bize öğrettiği insanlık.
Çünkü bir gün bütün fotoğraflar solar.
Kâğıtlar yıpranır.
Sesler unutulur.
Ama bir insanın sana öğrettiği merhamet, yıllar geçse bile başkasının hayatına dokunabilir.
Belki de gerçek ölümsüzlük budur.
İnsan bedeniyle değil...
Dokunduğu kalplerle yaşamaya devam eder.
İşte tam da bu yüzden, bazı insanlar gittikten sonra evler sessizleşmez.
İnsan sessizleşir.
Çünkü o evden eksilen yalnızca bir kişi değildir.
Bir alışkanlıktır.
Bir güven duygusudur.
Bir "Ben buradayım." hissidir.
Ve insan, en çok da o hissi özler.
Sonra hayat garip bir şekilde devam eder.
Güneş yine doğar.
Kuşlar yine öter.
İnsanlar yine güler.
Dünya hiçbir şey olmamış gibi dönmeye devam eder.
İşte insanın kabullenmekte en çok zorlandığı şey de budur.
Kendi dünyası durmuşken, dünyanın durmaması...
İlk zamanlar buna öfkelenirsin.
"Nasıl herkes hayatına devam edebilir?" diye düşünürsün.
Sonra anlarsın...
Hayat kimse için durmuyor.
Belki de bu yüzden yaşam çok değerli.
Çünkü beklemiyor.
Kimseyi beklemiyor.
Ne pişmanlıkları...
Ne özürleri...
Ne de geç kalmış sevgileri...
Bu yüzden insanın söyleyeceği güzel sözleri ertelememesi gerekiyor.
Sarılacaksa bugün sarılmalı.
Seviyorsa bugün söylemeli.
Çünkü yarın, hiçbirimizin cebine konulmuş bir söz değildir.
Belki de bize düşen, kaybettiklerimizin ardından yalnızca ağlamak değil...
Onların bize öğrettiği sevgiyi eksiltmeden yaşayabilmektir.
Çünkü bazı insanlar giderken yanlarında sevgiyi götürmezler.
Onu, bize emanet bırakırlar.
Ve belki de insanın en büyük sorumluluğu, o emaneti öfkeye, nefrete ya da suçluluğa dönüştürmeden taşıyabilmektir.
Çünkü bir gün hepimiz bu hayattan ayrılacağız.
Arkamızda ne kadar para bıraktığımız unutulacak.
Ne kadar güçlü olduğumuz da...
Ama bir insanın hayatına nasıl dokunduğumuz, yıllar sonra bile bir başkasının kalbinde yaşamaya devam edecek.
Belki de insanın bu dünyadaki gerçek izi, attığı adımlar değil...
Bir başkasının yaralarını sararken bıraktığı merhamettir.
🧭
İnsan...
Bazı insanları yıllarca görmese bile onları hep aynı yaşta hatırlıyormuş.
Komutanın o gün telefonda söylediği tek bir cümle, günlerdir zihnimden çıkmıyordu.
"Ayşe teyzenin kızı..."
O an aklıma karşımdaki gazeteci gelmemişti.
Aklıma...
Burnunu sürekli elinin tersiyle silen küçücük bir kız gelmişti.
---
Yaz mevsimiydi.
Ayşe teyzenin bahçesi her zamanki gibi rengârenk çiçeklerle doluydu.
Erik ağacının dalları güneşin altında usul usul sallanıyor, toprağın üzerine dökülen yapraklar hafif rüzgârla yer değiştiriyordu.
Ben bisikletimin zincirini tamir etmeye çalışıyordum.
Ellerim yağ içindeydi.
Kaşlarım çatılmıştı.
Tam zinciri yerine oturtacağım sırada bahçe kapısı hızla açıldı.
"Anneeee!"
İncecik bir ses bütün bahçede yankılandı.
Başımı kaldırdım.
Sekiz yaşlarında küçücük bir kız koşarak içeri girdi.
Saç örgülerinden biri çözülmüş, dizleri toz içinde kalmıştı.
Burnu her zamanki gibi akıyordu.
Elinin tersiyle burnunu silip bana baktı.
"Çakır!"
"Ne var?"
Dudaklarını büzdü.
"Bisikletten düştüm."
Omzumu silktim.
"Evet."
"Canım acıyor."
"Düşmeseydin."
Gözlerini kocaman açtı.
"Sen ne kadar kötü birisin."
İstemeden güldüm.
"Bana bağıracağına bisiklete bağır."
Cemre kaşlarını çatıp yerden küçücük bir taş aldı.
"Atarım ama."
"At."
Gerçekten attı.
Taş ayağımın dibine düştü.
Ben kahkahayı bastım.
Tam o sırada Ayşe teyze elindeki önlüğü çıkararak telaşla dışarı çıktı.
"Aman Allah'ım."
"Kuzum ne oldu?"
Cemre bir anda yeniden ağlamaya başladı.
"Düştüm."
Ayşe teyze dizlerinin üzerine çöktü.
Dizindeki küçücük sıyrığı görünce gülümsedi.
"Ben de önemli bir şey oldu sandım."
Cemre hıçkırdı.
"Çok acıyor."
Ayşe teyze saçlarını kulağının arkasına itti.
Sonra cebinden mendil çıkarıp önce burnunu sildi.
Cemre homurdandı.
"Anne..."
"Dur bakalım."
"Önce burnun."
Ben yine güldüm.
Ayşe teyze bu kez bana döndü.
"Çakır."
"Efendim?"
"Yeter."
"Gülmüyorum."
"Yalan söyleme."
Başımı eğdim.
Gülmeye devam ediyordum.
Ayşe teyze içeri girip tentürdiyot getirdi.
Şişeyi açar açmaz Cemre korkuyla geri çekildi.
"İstemiyorum."
"Canım yanacak."
"Biraz yanacak."
"Hayır."
"Sonra geçecek."
Tentürdiyot yaraya değdiği an Cemre öyle bir bağırdı ki mahalledeki serçeler bile havalandı.
Ben kahkahadan nefes alamıyordum.
Ayşe teyze ise hem gülüyor hem de Cemre'nin saçlarını okşuyordu.
"Geçecek kuzum."
"Bak."
"Çakır da burada."
Cemre bana öfkeyle baktı.
"Onun burada olması daha kötü."
O gün...
Bahçeyi dolduran kahkahalar, kuş seslerine karışmıştı.
Ayşe teyze ikimize de limonata getirmişti.
Güneş yavaş yavaş batarken verandada yan yana oturuyorduk.
Ben...
Ayşe teyzenin gerçekten bizim hiç büyümeyeceğimizi düşündüğüne inanıyordum.
---
Direksiyona hafifçe vurdum.
Anı gözlerimin önünden yavaşça silindi.
Arabam konağın avlusuna girmişti.
Motoru durdurup birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı.
Sanki görünmeyen bir el göğsümün tam ortasına oturmuştu.
Başımı geriye yasladım.
Sonra telefonu elime aldım.
Komutanın numarasını çevirdim.
Telefon iki kez çaldı.
"Dinliyorum."
"Komutanım."
"Söyle Çakır."
"Yeni bir şey öğrendik."
Sessizlik oldu.
Devam etmemi bekliyordu.
"Sahra İlbiğ tek başına hareket etmiyor."
"Şüphelenmiştim."
"Sürekli rapor veriyor."
Karşı tarafta derin bir nefes duyuldu.
"Demek öyle..."
"Bundan fazlasını henüz bilmiyorum."
"Bileceksin."
Tam cevap verecekken konağın kapısından içeri girdim.
Merdivenleri ağır ağır çıktım.
Telefon hâlâ kulağımdaydı.
Koridor...
Her zamankinden sessizdi.
Odamın kapısı aralıktı.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
Ben kapımı açık bırakmazdım.
"Komutanım..."
dedim alçak sesle.
"Bir dakika sonra sizi geri arayacağım."
Telefonu kapattım.
Sağ elim refleksle belimdeki silaha gitti.
Namlunun soğukluğu avucuma değdiğinde nefesimi tuttum.
Kapıyı yavaşça ittim.
Perdeler açıktı.
Rüzgâr odanın içine doluyor, beyaz tülleri usulca hareket ettiriyordu.
Yatağımın üzerinde bir siluet vardı.
Kıpırdamıyordu.
Silahımı kaldırdım.
"Kim var orada?"
Sessizlik...
Sadece rüzgârın sesi...
Yavaş adımlarla yaklaştım.
Kalbim göğsüme ağır ağır vuruyordu.
Bir adım...
Bir adım daha...
Yatağın yanına geldiğimde elim örtüye uzandı.
Parmaklarım titriyordu.
İçimde büyüyen kötü hissin adını koyamıyordum.
Derin bir nefes aldım.
Ve örtüyü tek hamlede geriye çektim.
...
O an...
Sanki zaman yürümeyi bıraktı.
Gözlerim gördüğünü kabul etmek istemedi.
Dudaklarım aralandı.
Ama hiçbir kelime çıkmadı.
Sadece fısıltıya benzeyen tek bir ses...
"...Teyze?"
Dizlerimin bağı çözüldü.
Silah elimden kayıp halının üzerine düştü.
Kulaklarım uğulduyordu.
Nefes almak bile ağırlaşmıştı.
Yıllardır bana güç veren, çocukken başımı okşayan o sıcak ses artık yoktu.
Odanın içindeki sessizlik, hayatım boyunca duyduğum en ağır sessizlikti.
Kapının dışından koşan ayak sesleri gelmeye başladı.
Ama ben...
Olduğum yerden kıpırdayamıyordum.
Sanki çocukluğumun son ışığı da o odada benimle birlikte sönmüştü. Ve bu geçmişimi yok etmişti.
Bölüm etkileşimi
