33. bölüm · Geride kalanlar
Suçluluk
Cemre Nur Kalkan
5 saat sonrası
"Dünyadaki en kötü şey suçluluktur. Çünkü insan bir gün ölür... Ama suçluluğu her gün yeniden yaşar."
İnsan, başkalarından kaçabilir.
Bir şehirden başka bir şehre taşınabilir.
İsmini değiştirebilir.
Hayatını baştan kurabilir.
Geçmişini herkesten saklayabilir.
Ama tek bir şeyden asla kaçamaz.
Kendi vicdanından...
Çünkü vicdan, insanın peşini bırakmayan tek gölgedir.
Güneş batar, gölgeler kaybolur.
İnsanlar gider.
Sesler susar.
Yıllar geçer.
Ama vicdan...
Her gece aynı yerde seni bekler.
Belki de bu yüzden suçluluk, ceza değildir.
Cezadan daha ağırdır.
Çünkü bir mahkeme seni yıllarca hapse mahkûm edebilir.
Ama vicdanın...
Seni ömrünün sonuna kadar aynı ana zincirleyebilir.
Ne garip değil mi?
Bazen kimse seni suçlamaz.
Kimse sana hesap sormaz.
Kimse yaptığını bilmez.
Ama sen bilirsin.
Ve bazen dünyadaki bütün insanların seni affetmesi bile, kendini affetmene yetmez.
Çünkü insanın en acımasız yargıcı yine kendisidir.
Hiç düşündün mü?
Neden bazı insanlar geceleri uyuyamaz?
Yorgun olmadıkları için mi?
Hayır...
Bazıları yastığa başını koyduğu an geçmişi de başını yanına koyar.
Susturduğunu sandığı bütün sesler yeniden konuşmaya başlar.
"Söylemeliydin..."
"Gitmeliydin..."
"Onu yalnız bırakmamalıydın..."
"Bir dakika daha kalsaydın belki her şey değişirdi..."
İşte vicdanın dili böyledir.
"Belki" kelimesini çok sever.
Çünkü "belki", gerçekleşmeyecek ihtimallerin en ağır yüküdür.
İnsan yaşanmış olanı kabullenebilir.
Ama yaşanmamış ihtimaller...
Onlar yıllarca zihnin içinde yaşamaya devam eder.
Belki de bu yüzden suçluluk, yalnızca bir duygu değildir.
Bir ömür boyu taşınan görünmez bir yüktür.
Kimse onu omuzlarında görmez.
Ama sen her adımında hissedersin.
İnsanlar sana "İyisin." der.
Sen gülümsersin.
Ama içinde biri, her gün aynı yarayı yeniden açıyordur.
Ve en kötüsü...
O yarayı açan da sensindir.
İnsan kendini affedemediğinde, hayat yavaş yavaş rengini kaybeder.
Eskiden mutlu olduğu şeyler anlamını yitirir.
Bir kahkaha yarım kalır.
Bir şarkı boğazında düğümlenir.
Bir gün batımı bile içini ısıtmaz.
Çünkü suçluluk, insanın dışındaki dünyayı değil...
İçindeki dünyayı karartır.
Peki neden?
Çünkü vicdan yalnızca yaptıklarını değil...
Yapmadıklarını da hatırlatır.
Bazen bir söz söylemediğin için...
Bazen geç kaldığın için...
Bazen korktuğun için...
Bazen de sustuğun için...
İnsan kendini yıllarca cezalandırabilir.
Ve ne kadar ilginçtir ki...
Başkaları seni çoktan affetmiştir.
Hayat devam etmiştir.
Takvimler değişmiştir.
Ama sen hâlâ aynı günün içinde yaşamaya devam edersin.
Çünkü suçluluk, zamanı durdurur.
Saatler ilerler.
Mevsimler değişir.
İnsanlar yaşlanır.
Ama vicdan, seni hep aynı ana geri götürür.
Belki de bu yüzden bazı insanların gözleri hep yorgundur.
Uykusuz kaldıkları için değil...
Yıllardır aynı yükü taşıdıkları için.
Bir de en acı tarafı vardır bunun.
İnsan bazen hak etmediği bir suçluluğu da taşır.
Birini kurtaramadığı için...
Engel olamadığı için...
Çaresiz kaldığı için...
Kendini suçlar.
Oysa bazı savaşlar baştan kaybedilmiştir.
Bazı vedalar engellenemez.
Bazı kayıplar, insanın elinde değildir.
Ama kalp bunu kabul etmek istemez.
Çünkü suçluluk, insana kontrol hissi verir.
"Benim hatamdı." demek...
"Bunu değiştirebilirdim." demek daha kolay gelir.
Çünkü "Elimden hiçbir şey gelmedi." cümlesi, insanın kendini ne kadar çaresiz hissettiğini yüzüne vurur.
İnsan bazen bu çaresizliği kabul etmek yerine, ömrü boyunca kendini suçlamayı seçer.
Belki de bu yüzden suçluluk ölümden daha ağırdır.
Ölüm bir kez gelir.
Bir an sürer.
Ama suçluluk...
Her sabah seninle uyanır.
Her gece seninle uyur.
Her aynaya baktığında gözlerinin içine yerleşir.
Ve sana aynı soruyu tekrar tekrar fısıldar:
"Ya farklı davransaydın?"
Bu sorunun cevabı hiçbir zaman gelmez.
Çünkü geçmiş cevap veremez.
Geçmiş yalnızca susar.
Ve bazen insanı en çok yoran şey, işte o sessizliktir.
Yine de insanın unutmaması gereken bir gerçek vardır.
Vicdan taşımak, can yakar.
Ama vicdansız olmak, insanı insan olmaktan çıkarır.
Bu yüzden suçluluk bazen yalnızca bir ceza değildir.
Aynı zamanda hâlâ kalbinin attığını gösteren sessiz bir işarettir.
Önemli olan, o suçluluğun seni tamamen karanlığa sürüklemesine izin vermemektir.
Çünkü insan geçmişi değiştiremez.
Ama geçmişin ona öğrettikleriyle yaşayacağı yarını değiştirebilir.
Belki bazı hatalar hiç silinmeyecek.
Belki bazı isimleri duyunca boğazın hep düğümlenecek.
Belki bazı geceler yine aynı sorularla uyanacaksın.
Ama bütün bunlara rağmen yaşamaya devam edebilmek...
Aynı hatayı bir daha yapmamaya söz verebilmek...
Ve başkalarının canı yanmasın diye kendi acından ders çıkarabilmek...
İşte vicdanın gerçek anlamı budur.
Çünkü suçluluk, insanı ya yavaş yavaş tüketir...
Ya da onu, bir daha kimsenin kalbini kırmamaya ant içmiş bambaşka bir insana dönüştürür.
Belki de en büyük ceza, yaptığın hatayı her gün hatırlamak değildir.
En büyük ceza; o hatayla yaşamayı öğrenirken, her gün biraz daha değiştiğini fark etmektir. Çünkü insan bir gün ölür... Ama affedemediği kendisiyle, bazen bir ömür boyunca aynı bedenin içinde yaşamaya mahkûm olur.
Belki de insanın kendine verebileceği en ağır ceza, geçmişte yaşanan tek bir ana ömrünü bağlamasıdır.
Çünkü suçluluk, yalnızca bir anıyı hatırlatmaz.
İnsanın geleceğini de sessizce elinden alır.
Bir süre sonra fark edersin...
Artık yeni hayaller kuramıyorsundur.
Mutlu olduğunda bile suçlu hissedersin.
Güldüğünde, sanki birine ihanet ediyormuşsun gibi...
Huzur bulduğunda, onu hak etmiyormuşsun gibi...
Çünkü vicdan bazen insana şöyle fısıldar:
"Sen mutlu olamazsın."
İşte o fısıltı...
Başkalarının bağırışından daha tehlikelidir.
Çünkü o ses dışarıdan gelmez.
İçinden gelir.
Ve insan, kendi sesine karşı koymakta herkese karşı koymaktan daha çok zorlanır.
Sonra hayat devam eder.
İnsanlar yeni başlangıçlar yapar.
Yeni dostluklar kurar.
Yeni evlere taşınır.
Yeni şehirler görür.
Sen de onların arasında yürürsün.
Ama içinde, yıllardır açılmamış bir kapı vardır.
O kapının ardında tek bir an yaşar.
Tek bir hata...
Tek bir kayıp...
Tek bir cümle...
Ve ne kadar uzağa gidersen git, o kapıyı yanında taşırsın.
Çünkü bazı acılar bavullara sığmaz.
Onlar insanın kalbine yerleşir.
Ne gariptir...
İnsan bazen başkalarını affetmeyi başarır.
Kendini affetmeye gelince susar.
Çünkü kendinden kaçabileceği hiçbir yer yoktur.
Aynaya baktığında yine kendisini görür.
Gözlerini kapattığında yine kendi düşüncelerini duyar.
İşte bu yüzden vicdan, dünyanın en sessiz ama en güçlü mahkemesidir.
Orada hiçbir tanık yoktur.
Hiçbir hâkim yoktur.
Hiçbir savunma da...
Yalnızca sen...
Ve senden hiç vazgeçmeyen hatıraların...
Belki de en acı olan budur.
Bazı insanlar seni yıllar önce affetmiştir.
Hayat seni affetmiştir.
Zaman bile seni affetmiştir.
Ama sen...
Hâlâ kendine aynı cezayı vermeye devam edersin.
Çünkü suçluluk bazen adalet aramaz.
Bedel arar.
İnsan, çektiği acının yaptığı hatayı dengeleyeceğini düşünür.
Sanki yeterince üzülürse geçmiş değişecekmiş gibi...
Sanki her gece biraz daha ağlarsa kaybettikleri geri dönecekmiş gibi...
Oysa acının da bir sınırı vardır.
Bir yerden sonra iyileştirmez.
Yalnızca tüketir.
Ve insan, kendini cezalandırırken fark etmeden yaşamayı bırakır.
Belki de kaybettiği kişi bunu hiç istemezdi.
Belki de seni seven biri, ömrünü suçluluk içinde geçirmeni değil...
Onun yarım bıraktığı iyilikleri tamamlamanı isterdi.
Çünkü bazı insanları yaşatmanın yolu, onların ardından her gün ölmek değildir.
Onların öğrettikleriyle yaşamaya devam edebilmektir.
İşte o zaman vicdan, yük olmaktan çıkıp bir emanete dönüşür.
Canını yakmayı bırakmaz...
Ama sana yön göstermeye başlar.
Belki izler hiç silinmeyecek.
Belki bazı geceler yine aynı sessizlik çökecek.
Ama insan, geçmişin esiri olarak değil...
Ondan ders alarak yaşayabildiği gün gerçekten değişmeye başlar.
Çünkü en ağır suçluluk bile, insanın bütün ömrünü karanlığa mahkûm etmek zorunda değildir.
Asıl soru şudur:
Yaptığın hata mı seni tanımlar... Yoksa o hatadan sonra nasıl bir insana dönüştüğün mü?
Belki de gerçek cevap burada saklıdır.
Çünkü insan bazen geçmişini değiştiremez.
Ama geçmişinin, geleceğini yönetmesine izin verip vermeyeceğine yalnızca kendisi karar verir.
🧭
İnsan...
Bazen en büyük sessizliği, kendi kalbinin içinde duyuyormuş.
Gözlerimi ağır ağır açtığımda ilk hissettiğim şey, taş duvarlardan yayılan keskin rutubet kokusuydu.
Başım zonkluyordu.
Nefes almak bile zor geliyordu.
Tavandan sarkan tek ampul, rüzgâr yokken bile hafif hafif sallanıyor, sarı ışığını duvarlara kırık parçalar gibi vuruyordu.
Bileklerimi hareket ettirmeye çalıştım.
Olmadı.
İpler, tenime sıkıca dolanmıştı.
Ayağa kalkmak istedim.
Yapamadım.
Sandalyeye bağlıydım.
Başımı eğdim.
Saçlarım yüzüme döküldü.
Bir süre hiçbir şey düşünemedim.
Sonra...
Her şey bir anda zihnime geri döndü.
Kahvaltı masası...
Çakır...
Ali...
Ve...
Son bakış.
Nefesim kesildi.
"Hayır..."
Sesim o kadar kısıktı ki ben bile zor duydum.
Başımı iki yana salladım.
"Hayır..."
Gözlerim istemsizce doldu.
Çakır'ın bana baktığı o son an...
Gözlerinin içindeki sakinlik...
Başını belli belirsiz eğişi...
Sanki bana bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Ama ben anlayamamıştım.
Boğazımdaki düğüm büyüdü.
"Dön..."
diye fısıldadım.
"Ne olur..."
Cevap veren olmadı.
Sadece tavandan düşen su damlalarının sesi vardı.
Bir...
İki...
Üç...
Her damla, içimdeki sessizliği biraz daha büyütüyordu.
Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü.
İlk kez...
Kendimi bu kadar yalnız hissettim.
Başımı arkaya yasladım.
Gözlerimi kapattım.
Ayşe teyzenin mektubu geldi aklıma.
"Canım kızım Cemre..."
Mektubu okurken hissettiğim sıcaklık...
Şimdi yerini buz gibi bir boşluğa bırakmıştı.
Sonra Çakır'ın sesi...
"Bugünden sonra sana hiçbir şey saklamayacağım."
Dudaklarım titredi.
"Sen de..."
diye mırıldandım.
"...gidecek değildin."
İçimde büyüyen suçluluk, nefes almamı zorlaştırıyordu.
Ya gerçekten...
Geç kalmışsam?
Ya o son bakış...
Bir veda idiyse?
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
"Çakır..."
İsmini söyler söylemez sesim kırıldı.
"Ne olur..."
"Yaşıyor ol."
Başımı eğdim.
Omuzlarım sessizce sarsılıyordu.
Dakikalar mı geçti...
Saatler mi...
Bilmiyordum.
Bu bodrumda zaman bile ilerlemiyordu sanki.
Tam o sırada...
Koridorun derinliklerinden ayak sesleri duyuldu.
Yavaş...
Ağır...
Kararlı...
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Demir kapının önünde durdular.
Anahtar kilitte döndü.
Kapı gıcırdayarak aralandı.
Koridordan içeri ince bir ışık süzüldü.
Ben nefesimi tuttum.
Başımı yavaşça kaldırdım.
Kapının eşiğinde bir siluet duruyordu.
Yüzü hâlâ karanlığın içindeydi.
Ve ben...
İçimden sadece tek bir cümle geçirdim.
"Lütfen... Çakır olsun."
