14. bölüm / 25
Diğer Yarım : Görünmeyen KaderBölüm 14: Ruhların Derin Haykırışları
Bölümler 25Şu an: Bölüm 14: Ruhların Derin Haykırışları
- 1 Bölüm 1: Zoe'nin Hisleri678 kelime
- 2 Bölüm 2: Romantik Anlar496 kelime
- 3 Bölüm 3: Derin Duygular231 kelime
- 4 Bölüm 4: Tesadüf407 kelime
- 5 Bölüm 5: Yeni Öğrenci297 kelime
- 6 Bölüm 6: Kıskançlık466 kelime
- 7 Bölüm 7 : Bayılma ve Çarpıntı934 kelime
- 8 Bölüm 8: Sevgi Tohumları ve Taburculuk877 kelime
- 9 Bölüm 9 : Renkli Hayat Gerekçeleri1.631 kelime
- 10 Bölüm 10: Gizemin İki Yüzü2.201 kelime
- 11 Bölüm 11: Acının İki Yüzü2.309 kelime
- 12 Bölüm 12: Sırların Sessizlik Fırtınası1.677 kelime
- 13 Bölüm 13: Özgürlük Kapıları2.216 kelime
- 14 Bölüm 14: Ruhların Derin Haykırışları2.367 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 Bölüm 15: Aynanın Kırık Yansımaları1.951 kelime
- 16 Bölüm 16: Araştırma Kalıntıları ve Huzurun Melodisi2.623 kelime
- 17 Bölüm 17: Sessizliğin Çığlığı2.394 kelime
- 18 Bölüm 18 : Geçmişin Hayaleti837 kelime
- 19 Bölüm 19: Gerginliğin Gri Tonu ve Anıların Ruhu1.701 kelime
- 20 Bölüm 20: Adalet Kılıcı ve Huzur Katili1.980 kelime
- 21 21. Bölüm: Adaletin Merhametli Yüreği ve Acının Buruk Kalemi1.353 kelime
- 22 Bölüm 22: Acının Adaleti942 kelime
- 23 23. Bölüm: Adalet Korkularının Kabusu871 kelime
- 24 Bölüm 24: Gizem Yağmuru875 kelime
- 25 25. Bölüm: Karanlığın Ucundaki Fener1.510 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Henry’den:
Karşımda Victor’u gördüğüm an bu oyunun derinleştiğini hissettim. Ruhum huzur istese de maalesef mümkün olmuyor. Linda, bu kız mıydı?
Peki ben niye Zoe ve Linda’ya yakın hissediyorum. Ellie’yi kaçırmaya kalkmıştı onu koruyabilmiştim. Linda’yı nasıl koruyamamıştım? Niye böyle olmuştu?
Yaşlar gözlerimden akmak istese de ızdırabımın arkasına sakladım. Duygularımı gizlesem bile bir gün er geç patlayacaktı. Leo ve adamının ne işi vardı burada?
“Oyun yeni başlıyor, oyuncaklarım. Tanıştırayım bunlar benim mirasçılarım.” Dedi ve sahte gülümsemesini yerleştirdi. Ardından dudaklarını tekrar oynattı. “Leo, Vincent ve bendeniz Victor. Şaşırdınız değil mi? Leo, en başından beri oğlumdu, Vincent de öyle.” Dedi ve gerçeklerin ağırlığı nefesimi kesti.
“Henry, oğlum bile değilsin. Seni yıllarca kandırdım, sen içindeki boşluğu doldurmaya çalışırken ben senin öz oğlum olmadığını biliyordum.” Ruhum cümlelerini sindirmeye çalışıyor ve boşluğu doldurmak istiyor.
‘18 yıl onun oğlu olduğumu sanmıştım, işkenceler etmişti, ağlamalarım haykırışa dönüşürken o zevk alıyordu. Duygularımı gizlersem onun zevk almasını engellerdim belki, ben de kendimi duygusuz gibi gösterdim.’ Dedim içimden.
Histerik bir kahkaha genzimden çıktığında duygularımı artık kontrol edemiyordum. “Sen beni bu cümlelerle alt edemezsin. BANA SEVGİ BİLE GÖSTERMEDİN! Bu gerçekler acıtmıyor, anla artık! Yeter, ben seni babam sanarken bile bu kadar şerefsiz, haysiyetsiz biri olduğunu düşünmedim.” Öfkemin haykırışlarını artık durduramıyorum.
“BELKİ BENİ SEVERSİN DİYE DÜŞÜNDÜM? PEKİ SEN NE YAPTIN, ACI DOLU BİR GEÇMİŞ BIRAKTIN. BÜYÜK OĞLUNLA SÜREKLİ BENİ KIYASLADIN, AŞAĞILADIN! BODRUMA KAPATTIN HATTA YETMEDİ UMUTLARIMI YOK ETTİN!” Bağırışlarım devam ederken yine kendimi durduramıyordum, ilaçlarımı yine mi almamıştım?
Yanağıma gelen el sertçe çaptı ve geri çekildi. “HADDİNİ BİL, HENRY! SANA YILLARCA BAKTIM AMA SEN NANKÖRLÜK YAPIYORSUN!” Derken cümleleri yaramı deliyor.
Sinir krizim kontrolünü kaybediyor, ruhumun yaraları açılıyor. Yumuşak bir kız eli kolumu tutarken sakinleşmeye başladım. Öfkeli yanım eli bile umursamadan bana haykırıyordu, ben ise sakin yanımı devreye sokuyordum.
Başım dönmeye başladığında başımı kaldırdım ve etrafa göz gezdirdim. Gururum yok sayılmıştı, haykırışlarım sessiz bir direnişe dönüşüyor. Gözyaşlarım akarken onları durduramıyorum. Yüzüm yanıyor, dünyama geri dönüyorum. Duyduklarımın ağırlığını kaldıramıyorum.
Ellie, gözleri dolmuş şekilde duruyor, ben ise sakinleşiyorum. O ağlamamalı, onun gözlerinden yaşlar benim yüzümden akmamalı.
Linda’dan:
Gri duvarlı deponun kenarına çömeldim ve içeri giren Victor ve Leo’ya baktım. Leo, Victor ile bu oyunu mu bize oynamıştı? Gerçeklerin ağırlığı üstümdeyken Victor keyifli gülümsemesini edindi.
“Henry, benim oğlum bile değilsin. Seni yıllarca kandırdım, sen içindeki boşluğu doldurmaya çalışırken ben senin öz oğlum olmadığını biliyordum.” Derken kulaklarımda sesler boğuklaştı.
Henry, kendini kontrol etmeye çalışıyor ve bunu artık başaramıyor. Gerçeklerin zincirleri üçümüzün hayatını hapsetmiş ve bizi boğuyor. Henry, kendiyle çelişiyor fakat artık içinde tutamıyor.
Boğazından histerik bir ses çıktı. Başının iki yanına ellerini koyarken ses büyüdü ve histerik ses kahkahaya dönüştü. “Sen beni bu cümlelerle alt edemezsin. BANA SEVGİ BİLE GÖSTERMEDİN! Bu gerçekler acıtmıyor, anla artık! Yeter, ben seni babam sanarken bile bu kadar şerefsiz, haysiyetsiz biri olduğunu düşünmedim.” Sesi ızdırabın tonuna büründü.
Gerçekleri hiçbirimiz kaldıramazdık, o dahil. Birbirinden ayrı olan bağlar acılarını mutluluklarını hisseder. Biz bu bağları yeni öğreniyorduk. Henry haykırırken onun bu hâline dayanamıyorum, kimse acı çekmemeli.
“BELKİ BENİ SEVERSİN DİYE DÜŞÜNDÜM? PEKİ SEN NE YAPTIN, ACI DOLU BİR GEÇMİŞ BIRAKTIN. BÜYÜK OĞLUNLA SÜREKLİ BENİ KIYASLADIN, AŞAĞILADIN! BODRUMA KAPATTIN HATTA YETMEDİ UMUTLARIMI YOK ETTİN!” Sesi artık kontrolden çıktığını gösteriyor.
Ona işkence mi etmişti? Dar karanlık alanlara bırakması ruhumun acılarının yükünü kaldıramamasına neden oluyor. Gözlerim haykırışlara dayanamazken artık kapanıp açılmaya başladı. Açık tutmalıydım, bu yükü kaldırabilirim!
Ortamdaki tokat sesi depoya yankılandı. Ellerimin bağı çözülmeye başlamıştı. Ortamın gerginliğini çözmeye çalışan Zoe’nin gözleri dolu dolu bakıyor. Sevdiği adamın ihaneti onun canını yakıyor.
Etrafa bakan Mark’ın gözleri benim gözlerime takıldı. Bakışlarındaki şefkat ve endişe büyürken gerçekler onu kim bilir nasıl etkiliyor. “Hey! Ballı Turta, sen iyi misin?” diye sorduğunda dönen başıma rağmen konuştum. “Evet , iyiyim. Beni bırakıp buradan gidin.” Dediğimde onaylamaz bakışlarını üzerime dikti.
“Hayır! Seni bırakamayız, ballı turta.” Onlar beni bırakmalı, benim için değmeyeceğini anlamalı. Bana niye ballı turta diyor, saçım sarı da değil.
Victor’un oğullarından biri olan Vincent, acımasız bakışlar yolluyor. Duyguları bir mekanizmaya dönmüş gibi. “İplerin koptuğunu sanmayın, gitmenize izin veriyorum. Sizi serbest bırakıyorum.” Dedi Victor sinsi sırıtışla.
Baygın bakan gözlerime bakışı zincirleri hâla tuttuğunu hatırlatıyor. “Oyunun tadını çıkarın, oyuncaklarım. Oyun daha yeni başladı ve hiç bitmeyecek.” Sesindeki sinsi mutluluk ruhumu zedeliyorken artık dayanamıyorum.
Kulaklarımın çınlaması artarken başım daha fena dönmeye başladı. Sesler uğuldayan bir ortama dönüştü. Görüşüm bulanıklaştığında son duyduğum sesler “Ballı Turta!” diyerek endişeyle koşan Mark ve “Elmalı kurabiyem, gözlerini kapatma!” diye haykıran Zoe’ydi. Bedenim uyuşurken karanlığa gömüldüm.
Orkidelerin arasında koşuyorum, üzerimdeki beyaz elbisenin hışırtıları kulağıma net geliyor. “Kaçan kovalanır.” Demiştin diyor Henry’nin sesi.
Yanında depodaki o kız var. El ele tutuşurken gülerek sohbet ediyorlar. Henry, elindeki kitabı kıza uzatıyor. Kız saf bir heyecanla kitabı alıyor ve haykırışı acıdan değil. “Henry! Sen benim bir tanemsin.” Diyor gülümserken.
Bu gülümseme gerçek olamayacak kadar huzurlu. Ardından Zoe kolumu nazikçe tutarak beni durduruyor. “Yakaladım seni, elmalı kurabiyem.” Diyor gözleri acı çekmezken.
Mark, orkidelerden birini koparmaya çalışırken onun tatlı telaşını gülümseyerek izliyorum. Zoe, göz ucuyla işaret yapıyor bana. “Elmalı kurabiye, yoksa ondan hoşlanıyor musun?” diyor. Gülümserken hiç sönmesin istiyorum.
“Hiç de bile!” derken yanaklarımı al rengine bürünüyor. Tatlı kıkırdaması kulağıma neşeli bir melodi gibi geliyor. “İnkar etme, ballı turtam. Beni seviyorsun!” diyor Mark çiçekleri getirince. Orkideleri koklarken bu anın gerçekliğini sorguluyorum.
Bileklerimdeki el uzaklaşırken atmosfer bir anda değişiyor. Görüş alanıma Nate’ in yüzü giriyor. “Seni sevmiyorum, Linda. Sana umut vermek istemiyorum ama sen öyle algılıyorsun. Senin duygularını incittiğim için özür dilerim!” haykırışı duygularımı incitiyor.
“Ben, seni sevdiğim için özür dilerim.” Derken gözyaşlarım akmak istiyor. Okul koridoru üstüme geliyor, boğuluyorum. Başka bir alana geçiyor ve Zoe görüş alanıma giriyor.
Pembe odaya tezat duran siyah kapüşonlu kazak ve siyah eşofman giyiyorum. Kapüşonumu açan Zoe, endişeyle yüzüme bakıyor. “İyi misin, elmalı kurabiyem. İtiraf iyi geçmedi mi?” diyor.
Haykırmak istiyorum ama susuyorum. “İtiraf mı? Onu sonra anlatmak istiyorum. Hiç hâlim yok şu an, uyumak istiyorum.” Diyorum. Zoe, anlayışla bana bakıyor ve üstüme gelmiyor.
O gittikten sonra çekmecemdeki jileti alıyorum ve bileğime yerleştiriyorum. Korkuyla jileti bileğimden çekip komodinin üzerine koyuyorum. ‘Onun için değmez.’ Diyorum içimden. Nefesim titriyor, boğazım sıkılıyor, gözyaşlarım akarken odada, yorganın içine girip başımı yastığa yaslıyorum.
Mark’tan:
“Ballı Turta!” haykırışım depoyu kapladı. Karşımdaki adamın sırıtması sinirimi bozarken Henry’e acıyarak bakıyorum. O, bunları yaşamamalıydı.
Hızla koşarak Linda’nın yanına yetiştim ve başını tuttum. Kollarıma alıp titreyen dizlerime rağmen kalktım. Zoe’nin “Elmalı kurabiyem, gözlerini kapatma!” haykırışı ruhumu acıtıyor.
“Lütfen, Linda. Lütfen!” Sesi kısılmaya başladı Zoe’nin. “O iyi olacak, sadece yorgun düşmüş kelebeğim. Henry, Zoe’yi tut ona bir şey olmasını istemiyorum.” Dediğimde Henry sakin bir asker gibi Zoe’yi koluna aldı. Bir kolu ile tutarken ben önden gittim.
Victor, Vincent ve Leo kenara çekilirken sinsi sırıtmayla bakıyorlar. Leo, Zoe’ye saplantılı bakışlar atarken ben ise arkadaşımı korumak istiyorum.
Deponun açık olan kapısından çıktık ve geriye bile bakmadan yürüdük. Linda’nın gülümsediğini gördüğümde küçük sırıtış gösterdim. ‘O çok güzel, gülümsemesi huzuru andırıyor. Bu dünyadan saklanması gereken bir elmas gibi.’ Dedim içimden.
Zoe ile Henry gelirken arabaya yaklaşmıştık. ‘Victor bizi neden bıraktı?’ aklımı kurcalayan soru ele geçirecekti. Hayır, onun etkisine girme.
Arabanın anahtarı ile kilidi açtım. Arabanın ön kapısını açıp Linda’yı dikkatlice oturttum. Sonra kapıyı kapatıp arka kapılardan birini açtım. Sonra arkadan Henry ile Zoe geldiğinde sol kolumla Zoe’yi tuttum.
Açık olan kapıdan onu da oturturken Henry sürücü koltuğuna geçti. “İyi olduğuna emin misin, Henry?” dedim yatıştırıcı ve soğuk sesle. “Eminim.” Dediğinde daha fazla üstelemedim. Ellie de koşarak geldiğinde Zoe’nin yanına oturdu. Ben de sağ tarafa oturup kapıyı kapattım. Anahtar ile kapıyı kapatıp yola çıktık.
Zoe’den:
Gözlerim tekrar kapanıyor ve yaşananların ağırlığı üstüme çöküyor. ‘Leo, Vincent ve bendeniz Victor...’ kulaklarım çınlıyor cümlenin etkisiyle. Leo, en başından beri benimle oynamıştı, duygularımı manipüle ederek beni kenara atmıştı, ben ise beni sevmesini gerçek sevgi sanmıştım.
Başım daha fazla dönerken nefesim boğuklaşıyor. Yaşananlar bir bir aklıma geliyor, haykırmak istiyorum. Gözlerimi kapatıyorum ve anı tekrar yaşıyorum, tuzağa çekildiğimizi fark etmeden.
Çantamdaki kulaklıklarımı çıkarıp kulağıma taktım ve “Lovely-Billie Eilish” açıp arabanın camını açtım. Şarkı beni anılara götürüyor.
*Flashback*
Linda’nın kapısını tıklatıp içeri girdim. Kapıyı kapattım ve Linda’nın yanına ilerledim. “Linda! Nasılsın?” dedim onu neşelendirmeye çalışırken. ‘O, niye ağlıyordu? Biri ona zarar mı vermişti?’ Düşünceler beynimi kemirirken kapüşonunu açıp yüzünü inceledim.
Ağlamaktan gözleri şişmişti, yüzü kıpkırmızıydı ve dudakları balon gibi olmuştu. “İyi misin elmalı kurabiyem, itiraf iyi geçmedi mi?” dediğimde hüzünle baktı ve kızarmış gözlerini gördüm. “İtiraf mı? Onu sonra anlatmak istiyorum. Hiç hâlim yok şu an, uyumak istiyorum.” Dediğinde iyiliği için üstelemek istedim ama hazır olunca anlatırdı.
Odanın kapısını kapatıp çıktım. Gözleri acıyı, ızdırabı, hayal kırıklığını anlattı bana. Sonra açıklama yapsa da...
*Flashback bitti*
Düşüncelerimin dehlizlerinden çıkamıyorum, anılar geliyor ama kimisini hatırlamak istemiyorum. Leo’nun benden sakladığı sırlar kalbimi acıtıyor, onu unutmalıyım.
Onu sevmediğime kendimi ikna etsem de düşüncelerim gerçeklere itiyor. Gerçekler sanki çok yakınımızda ama saklanıyor. Arabada oturmak beni bunaltıyor, nefesim sıcak buhara benziyor.
Arabanın kapısını açıp indiğimde kapıyı kapatmayı unutmadım. Giderken arkamda gözler hissettim. ‘Kim bakıyor olabilir?’ Dedim içimden. Ben hastanenin girişine yaklaşırken bir el bileğimi sıktı.
“Zoe, arabaya bin. Linda’nın durumu iyi, Mark arabada kalmanı istedi. Ne inatçı kızsın sen böyle?” dedi sinirli sesle. Bağırmasa da sesinin tonundan anlaşılıyor. Kolumdaki elini çektim ve yüzüne emin bir ifadeyle baktım.
“Ben istediğimi yaparım, beni kararımdan caydıramazsınız. Ne Mark ne sen!” dedim ve sert adımlarla hızlandım. Arkamdan ayak sesleri gelmiyor, sanırım arabaya döndü.
Resepsiyondaki kıza baktım. Koyu yeşil ile siyah karışımı saçlarını at kuyruğu yapmış, saçları belinin biraz yukarısında gözüküyor. Kırmızı gömleğin üstünde asılı hastane kartı var. Yüz ifadesi durgun, çilleri ışığın etkisiyle parlıyor.
“Linda Sezaar, hangi kattaki odada kalıyor?” dediğimde kız yüzüme baktı. Kısa bir incelemenin ardından soğuk ses tonuyla “2. Kat, 340. Oda.” Dedi ve resepsiyondan ayrıldım.
Asansörün gelmesini beklerken müziği kapattım ve kulaklığı siyah pantolonumun cebine koydum. Ayaklarımı yere vurup duruyorken asansör sonunda geldi. Açılan kapıyla içeriye kendimi attım ve 2. Kata basıp gelmesini bekledim.
Ellerimle oynuyorken stres başımın dönmesine neden oldu. Linda’nın kaldığı odayı bulmak için ilerledim. Sonunda gördüm “340. Oda”. Koşarcasına ilerlerken odanın kapısı açıldı ve içeriden Mark çıktı.
Beni gördüğünde yüzünde endişeyle karışık şaşkınlık var. “Zoe, ben sana arabadan inme dedim. Senin yine inatçılığın mı tuttu kelebeğim?” diye sordu şefkatle. Sesinden merhamet akıyor.
“Evet, öyle oldu. Linda iyi mi?” dedim stres başıma vururken. “İyi, kelebeğim. Açlık ve stresten bayılmış zaten.” Derken sesinde tereddüt hissettim. Üstelemeyerek “Can parçam o benim, ben onun için çok korkmuştum.” Dedim endişeyle karışık sevgiyle.
Doktor, odadan çıktı ve kapının önünden çekildik. “Hasta gayet iyi, birazdan uyanır. Bir gün takip edeceğiz sonra taburcu olabilir. Geçmiş olsun.” Dedi ve nezaketen gülümsedi. Doktor giderken elimi kontrol edemiyorum. Sıcak bir el elimi nazikçe tuttu, bu Mark olmalı.
“Sakin ol, kelebeğim. Duydun o iyiymiş.” Dedi yatıştırıcı tonuyla. Sesi uyuşturan ilaçlar gibi geliyor kulağıma. Sakin melodilerin vücut bulmuş hâli.
Ailesine haber vermeliyiz, hem de acilen. Telefonu çıkarıp Daisy teyzeyi aradım. Telefon iki kere çaldı ve açıldı, “Alo! Kızım, o bulundu mu? Linda’yı günlerdir arıyoruz ama ulaşamıyoruz.” Dedi endişeli sesi. Yüzümde buruk tebessüm belirdi. “Bulduk, Daisy Teyze. Öncelikle sakin olun, o...” derin bir nefes alıp cümleme devam ettim.
“ Linda’yı kaçırmışlar. Neyse ki zarar görmemiş sanırım, detayları çok bilmiyorum. Aç bırakmışlar onu.” Derken sesim titremeye başladı. Daisy Teyze’yi üzmek istemiyorum, bu kadarı yeterli. “O, iyi şu an. Georgian Hastanesi’ndeyiz.” Dedim ve kapattım.
Daha fazla dayanamayıp ağlamaya başladım. Kolundaki yanık izi aklımda dolaşıyorken kendime gelemiyorum. Mark, benim kolumdan tutarak sandalyeye oturttu.
Kollarını sardı ve şefkatini iliklerimde hissettim. “Kelebeğim, bu dünyada bizi ayırsalar bile birbirimizi bulduk. Sen yokken ışığım cılız parlıyordu, sen geldin ve ışığım tüm ruhumu sardı.” Dedi Mark.
Kollarımı ona sıkı sıkı sardım. “Ben sahte bir ışığa kanıyordum yokluğunda. Yolumdaki tek gerçek ışık Linda ve ailemdi. Ama şimdi gerçek ışığın ortasındayım. İşte buna değer, hayatımdakiler iyi olsun benim için yeterli.” Dedim merhamet dolu sesle. Kollarından yavaşça ayrıldım ve oturduk. Sessizliği bölen koşarak gelen ayak sesleri.
Ayağa kalktığımda koşarak gelen tanıdık bir çift gördüm. “Yavrum!” dedi ve acının tatlı karışımı duygularla sarıldı. “Daisy Teyze, Linda iyi.” Dedim soğukkanlılığımı korumaya çalışırken.
“Kaç gündür neredesiniz? Annen bize soruyor, Zoe orada mı diye? Senin için çok korktu, Zoe.” Dedi ciddileşerek. “Linda’yı bulmak için yola çıktık. Apar topar gidince size haber veremedik, Daisy Teyze. “ dediğimde içi biraz rahatladı.
Koridorun köşesine geçip annemin numarasına tıkladım. Telefon çalmaya başladı. ‘1...2...’ dedim içimden sayarak. “Alo, anne. Seni çok özledim.” Dediğimde biraz bekledi. “Ben de seni özledim, canım. Linda bulundu mu, gelişme var mı?” dediğinde derin bir nefes aldım.
“Onu bulduk, o şu an iyi. Anne, onun yokluğunda gariplik olduğunu fark etmiştim. Okulda yoktu, ailesinin evinde yoktu. Onun için çok korktum. O kaçırılmış, kolunda yanık izleri var. “ dediğimde daha fazla dayanamadım.
Gözlerimden sessizce yaşlar aktı. Elimle sildim ve kendimi temkin ettim. ‘Ağlama, Zoe. Ağlama!’ dedim içimden. “Bugün gelirim, anne.” Dedim ve kapattım.
3 Gün Sonra:
Linda’dan:
Ailemin şefkati, Zoe’nin, Mark’ın merhameti... Günlerdir bununla uğraşıyorum. Gerçekler yılan gibi beni boğazlıyor. ‘Ona söylesem kalbi dayanmaz, onu korumak için saklasam öğrenince beni siler...’
Düşüncelerim zehrin içindeki maddeler gibi oradan oraya savruluyor. Rüyamın kabusa döndüğü gün oldu benim için, kimse kurtarmaya gelmedi. Hayatım, zincirlerimden ibaret. Kıskaç gibi yakalanıyorum zincirlere.
Siyah pileli eteği düzelttim ve beyaz gömleğimin düğmelerini kapattım. Ardından siyah okul ceketini giyip yüzüme renk gelmesi için fondoten ve allık sürdüm. Kiraz rengi lip balmı yedirip okul çantamın küçük cebine attım.
Büyük tarafına baktığımda kimya, edebiyat, biyoloji ve tarih var. Defterler ile ders kitapları duruyor. Çantamın fermuarlarını kapatıp odamdan çıktım. Aşağı kata indim ve kahvaltıya oturdum.
Ruhum zihnimde dolanıyor ama bedenim masada oturuyor. Ağzıma birkaç lokma ekmek atıp bitki çayımdan bir yudum aldım. Sonra mısır gevreğimi bitirip masadan kalktım. “Afiyet olsun, anne! Ben çıkıyorum!” dedim duyulması için.
Okulda:
“Bu, kaçırılan kız değil mi?” dedi bir kız yanımdan geçerken. Göz ucuyla bana bakıyorlar ve fısıldaşıyorlar. “Evet, öyle.” Dedi kızıl kız. Sınıfa girdiğimde Mark ve Zoe beni bekliyor.
Zoe’nin yanındaki sıraya oturdum ve yanağından öptüm. Tereddütüm hissedilmemeli, Mark sanki beni anlıyor gibi bakıyor. “Günaydın!” dedim enerjik sesle. “Günaydın, elmalı kurabiyem.” Dedi biriciğim. “Seni çok özledim.” Dedim kollarımı beline sararken.
Zoe de kollarını belime sardı ve gözlerimi kapattım. Ağlamak istesem de burada olmaz. Herkes içeri girdi ve kapı açık bırakıldı. Sınıf fısıldaşmaya başladı. “Sen onları takma, ballı turta. Birkaç gün konuşurlar unutulur.” Dedi naif ses tonuyla.
Sesinde büyüleyici bir tını var, karnımda kelebekler açmasına neden oluyor. Gözlerine sürekli bakmak istiyorum, bu his olmaz. Olmamalı!
Edebiyat hocamız olan Tina Gayrden, sınıftan içeri girdi. Arkasından gelen yüzle zihnim uyarı verdi. ‘Küllü bakır saçları yine dalgalanmış, koyu kahverengi gözleri, kalın kaşları, kemerli burnu... Bunlar çok tanıdık, bu o.’ Diye geçirdim.
“Çocuklar! Yeni sınıf arkadaşınızla tanışın.” Dedi ve onu bıraktı. Gözleri bana takılı kaldı ve konuştu. “Merhaba, ben ...”
Selam! Bölüm bitti.
Sonraki bölüm için takipte kalın.
Görüşürüz!
Sizce o kim?
Bölüm etkileşimi
