17. bölüm · Diğer Yarım : Görünmeyen Kader
Bölüm 17: Sessizliğin Çığlığı
Henry’den:
Gözlerimdeki saf nefret kederin derelerinde boğulmaya devam etti. Gözlerimin önü bulanıklaşırken tek bir isim aklımda kalmıştı: Ellie.
“Nar çiçeği, kırmızı sana hiç yakışmıyor.” Cümlelerim dudaklarımdan fısıltı olarak çıkarken zihnim o anda takılı kalıyor. “Nar çiçeği, lütfen gözlerini kapatma. Lütfen, peri kızı.” Dedim titreyen sesimle.
Peri kızının gözlerindeki ışıltı, kanın koyu zamanına dönüştü. Güçlükle elini kaldırıp gözyaşlarını siliyor. Gözlerindeki acının elli tonu, kalbimin yangınını körükledi ve bakışlarındaki acı gözyaşlarımı arttırdı.
Kollarıma yığılan bedeni, yanlışımı fısıldadı. ‘Hayır, ondan uzak durmalıydım. Hayır, onun Victor’un hedefi hâline gelmesine izin vermemeliydim. Üzgünüm, nar çiçeğim. Seni korumak için senden uzak durmalıyım.’ Dedim içimden. Beyaz gömleğinin çoğu kanın rengine bürünüyor.
Kollarımdaki görüntüsü peri kızının en trajedik acısına dönüşüyor. “Seni koruyamadım kendimden, özür dilerim nar çiçeğim.” Sesimdeki acı bakışlarıma yansıyor.
Başımı kaldırdığımda bulanık gözlerim belirsiz bir silüet gördü. “Yardım edin, lütfen!” Sesimin haykırışını duyan kişinin kumral saçlarını seçtiğinde silüet koşarak yaklaştı.
Sol elimle gözümdeki yaşları sildiğimde görüntü netleşiyor. “Henry!” Sesi Linda’nın balerin gibi zarif sesine dönüşüyor. “Linda, Ellie iyi. Ben hayal görüyor olmalıyım, bu bir kabus olmalı.” Dedim hıçkırıklarım can bulurken.
Sessiz ağlayışım sesini duyurduğunda Linda, acıyla karışık şaşkınlıkla baktı. Elleri titremeye başladığında zorlukla telefonunu açtı. Kilidin açılma sesi, gürültüye dönüştü. Karanlık, etrafımı gri duvarla sardığında nefes alış verişim anlamsız haykırışlara dönüştü.
Linda’nın eğildiğini kendime biraz geldiğimde fark ettim. Lila kılıflı telefonunu kulağına yaklaştırdı ve elini bırakıp omzuyla tuttu. “Alo! 911 mi?” dedi titreyen sesiyle. “Ambulans istiyoruz! Biri kan kaybediyor.” Dediğinde fısıldadım. “ Victor yüzünden vuruldu.” Dedim.
Linda, fısıltıyı duyduğunda korku dolu bakışları acının tonlarına büründü. “Vuruldu.” Dedi ve karşı tarafı dinledi. “Tamam, bekliyoruz.” Dedi ve telefonu kapattı.
Kai’den:
‘Linda, neyi söyleyecekti?’ dedim içimden. Aklımdaki sorular zihnimin karışmasına neden oluyor. ‘Kai, sen bu aileye ait değilsin.’ Dedi zihnimdeki fısıltı. Siyah bilgisayarın klavyesinde yazarken zihnim uğultuları yok sayıyor.
Google aramasına ‘Kai Katherine’ yazdığımda çıkanlar zihnimdeki prangaları uyandırıyor.
“Kai Katherine, Katherine ailesini büyük çocuğudur. Ailenin katıldığı davetlerdeki fotoğraflara bir süre sonra Zoe Katherine katıldı. Bu zaferi kutlayan aile çekildikleri resmi, sosyal medya platformlarından biri olan Instagram’a paylaştılar. Fakat aklımızda bazı sorular var. ‘Ailedeki çocuklar üvey mi yoksa öz mü?”
Haberde gözüm takıldığında zihnimdeki beyaz ışıklar arttı ve kapı gıcırtıyla açıldı. Anılar, netleşmeye yüz tutarken geçmiş kaçamadığım bir görüntüye dönüştü.
8 yıl önce:
Saçlarının sarısı belli olan oğlan çocuğu, ağlamaya başladığında sesi gürültüye dönüştü. Maviye boyalı kapı açıldığında gece mavisi saçlarının aralarındaki kırmızı tutamlar göze çarptı.
“Bebeğim, niye ağlıyorsun?” dedi kadın nezaket dolu sesiyle. Boyunun çok uzun olmadığı belli olsa da kadının yüzündeki gülümseme gerçekliğin kendisiydi. Bebeği nazikçe kollarının arasına aldı ve bebeğin alnından öptü.
Bu kimdi böyle? Niye bu sahneyi görüyordum? Sahnenin ipleri belirdiğinde ortam, simsiyah giyinen adamın bebeği kucağına almasıyla devam etti.
Adam, kucağındaki bebeğe psikopatların sırıtışıyla baktı. Derinleşen sırıtış, annenin sıcak kollarının aksine buz gibi etkiye sahip oldu. “Bundan sonra adın Kai, şanssız çocuk.” Dedi fısıltıyla ve bebeği diğer elindeki piknik sepetine yerleştirdi.
Gri kapının önüne sepeti yerleştirdiğinde bebek uyuyordu. “Oyuna hoş geldin, Kai.” Dedi kısık kahkahasını atarken. Koyu mavi pantolonunun cebindeki küçük ve beyaz mektubu çevik hareketiyle bebeğin yanına sıkıştırdı.
*Günümüz,12 Nisan 2024*
“Bundan sonra adın Kai, şanssız çocuk.” Cümlesi zihnimde yankılanırken parçalar birleşmeye çalıştı. ‘Sen kaçırıldın , Kai. Sen de kimliksiz bir çocuksun.’ Dedi fısıltı. Zihnimdeki ses, benim ailemi bulmak için ışığına dönüştü.
Peki benim gerçek adım ne? Ben kimim? Ailem aslında kim? Niye kader bizi sürekli bölüyor? O kadının adı ne? Babam var mı, yoksa ölü mü? Beni terk eden babam mıydı?
Aklımdaki sorular, yılanın zehri gibi süzüldü. ‘Sen, bir oyunun kurbanısın, Kai.’ Dedi fısıltı. Bu da kimdi? Niye beni seçmişti? Pranganın kamufle olan ipleri beyin hücrelerime ulaştı. ‘Sen, şanssız çocuksun, Kai.’ Dedi fısıltı.
Başımın yanındaki kemikli ellerimi birleştiriyor ve seslice ofluyorum. Hayır, sakin olmalıyım. ‘Sakin, tamam mı avukat adayı?’ Dedi iç sesim. Evet, ben avukat adayıyım ve duygularıma yenik düşmemeliyim.
Gözlerimi kapattığımda zihnimde bir şimşek çakıyor. Geçmişin siyah kapısı aralandığında beyaz ışık gözlerimi kamaştırıyor. Zaman geriye kayarken gri boşluk beni içine çekiyor.
2 yıl önce, San Francisco:
Kaliforniya’nın sokaklarında gezerken etrafa hayranlıkla baktım. Yanımda yürüyen canım kardeşimin omzuna kolumu attım. Yanağını sıktığımda gözlerini kısarak bana baktı. “Abi! Sana kaç kere daha diyeceğim. Ya-na-ğı-mı sık-ma!” dedi sinirli sesiyle.
“ Bücür, bu kadar alıngan olma. Şakaydı.” Dedim ellerimi havaya kaldırarak. Kahkaha atarken bu hâlime daha fazla dayanamayıp belirsizce gülümsedi. “Abi, üniversite için ayrılman gerekmiyor değil mi? Sen gidersen özlerim.” Dedi ani değişen ifadesiyle.
“Bücür, ben evden hiç ayrılmayacağım. Söz!” dedim kalın sesimle. Saçlarını karıştırdım ve gülümsedim. “Ben de seni özlerim, papatyam.” Dedim yanağından öpüp. Bakışları bana döndü ve gülümsedi.
Yanağımdan öptüğünde yüzümdeki üzüntünün yerini neşe aldı. “Seni seviyorum, canım abim!” dedi kolları belime sarılırken. Ben biraz eğilip kollarımı beline sıkı sıkı sardım.
Annem Diana ve babam Mike gülümseyerek bizi izliyordu. Annem, babamın kulağına yaklaştığında ne fısıldadığını biraz duydum. “Çok tatlı bir görüntü, değil mi bebeğim?” dedi annem babamın kulağına.
Japanese Tea Garden’a ilerlerken kiraz çiçekleri bahçenin kenarlarından taşmıştı. Çiçeklerin güzelliğini kaybetmemesi için koparmadım. Küçük ahşap köprüler bize göz kırptı.
Yukarı çekik gözleri olan adam, saygılı bir ifadeyle eğildi ve japon aksanıyla konuştu. “Hoşgeldiniz, efendim.” Dedi garson kıyafetli japon adam.
Suyun dinlendirici sesi, huzurun ortasındaki kiraz çiçeklerini temsil etti. Anı, zihnimden kaybolurken silüetler silindi ve aklımda tek bir şey kaldı : Neşeli bir an.
*Günümüz, 12 Nisan 2024*
Linda’dan:
Bal peteği saçları rüzgarda sallanan kız, kanlar içinde yatıyor. Ambulansı aramalıyız, kız daha fazla kan kaybetmemeli. “Linda, Ellie iyi. Ben hayal görüyor olmalıyım, bu bir kabus olmalı.” Dediğinde kalbimdeki sancı kendini gösteriyor.
Hızlıca kızın yanına koşarken nabzını titreyen ellerimle kontrol ediyorum. ‘Nabzı zayıf, acele etmeliyiz.’ Dedi iç sesim. İç sesimi onaylarken telefonu aceleyle çıkarıp kulağıma yaklaştırıyorum ve omzumla tutuyorum. “Alo! 911 mi?” dediğimde karşı tarafın sesini bekledim.
Sakin ve naif bir kadın sesi konuşuyor. “Evet, ne için aramıştınız?” dedi soru sorarken. Sesimin titrememesini isterken konuşmaya çalışıyorum. “Ambulans istiyoruz! Biri kan kaybediyor.” Dedim.
Kadının sesi tekrar geldiğinde zar zor duyuyorum. “Ambulans gönderiyoruz, beklemede kalın.” Dedi . Henry, dudaklarını kıpırdatarak fısıldıyor. “Victor yüzünden vuruldu.”
‘Victor, niye bize bunu yapıyorsun? Niye mutluluğumuza gölge düşürüyorsun? Senden kurtulmak istiyorum.’ Dedi iç sesim. Nefesim kesiliyor, aklımda tek bir şey kalıyor: “Victor’un ipleri.”
Bizimle oyuncak gibi oynuyor, kardeşlerimin acı çekmesini zevkle izliyor ve hiçbir şey olmamış gibi konuşuyor. ‘Senden nefret ediyorum, Victor. Hayamızdaki kara lekeye sen sebep oldun.’ Dedim içimden.
“Tamam, bekliyoruz.” Dedim ve kapattım. Victor, o kızın senin yüzünden ölmesine izin vermeyeceğim. Sen, bizim ruhumuzu ele geçiremeyeceksin.
Henry’den:
Ambulans geldiğinde Ellie’yi sıkıca tutmaya devam ediyorum. ‘Özür dilerim, ay meleğim.’ Dedim içimden. Ellerimin titremesi kesildiğinde öfkem içe dönüyor ve üzüntümle karışıyor.
‘Victor, sana yıllarca boyun eğdim. Artık sana boyun eğmeyeceğim, bu hamle benim için bir sondu ve bedelini ödeyeceksin.’ Dedim içimden. Öfkeli bakışlarım, nefrete dönüşürken ambulansa bindim. ‘Hayır, Ellie’yi kollarımdan almayın, meleğimi götürmeyin.’ Dedim içimden.
Gözümdeki yaşları sildiğimde kendime bir söz verdim. ‘Senden onu koruyacağım, Victor. Bir daha Ellie’ ye zarar verirsen bunu canınla ödeyeceksin.’ Dedim içimden.
Ambulans geldiğinde kapı açıldı ve öfkeli adımlarla iniyorum. Adım sesim öfke ve hüznün karışımı tuz tadına benziyor. Ellie, sedyeyle götürülürken ben de yanından ilerliyorum. Gözlerini hafifçe araladığında hüzünlü bakışları yüreğimi yakıyor.
“Buz parçası...” fısıltısı zihnimdeki tanıdık yabancılık kendini göstermeye başladı. Kan, belirsiz görüntüler ve gözlerinin parıltısı zihnimde dönmeye başladı.
Ameliyathaneye yaklaştığımızda sıkıca tuttuğum elini bırakmak zorunda kalıyorum. Ameliyathanenin şeffaf ve büyük kapısı otomatik olarak kapanırken bakışlarım Ellie’ nin kan bulaşmış masumiyetinde kalıyor.
*Flashback*
Bal peteği saçları rüzgarın asaletiyle savrulan bulanık bir görüntü... “Buz parçası! Senin adın ne?” dedi tanıdık bir ses. “Seni ilgilendirmez, ay kızı.” Dedi çocuk buz gibi mesafeyle.
Kız çocuğu, kollarını birleştirdi ve dudağını büzdü. “Seni bırakmayacağım, buz parçası. Bunu sakın unutma.” Dedi ve koşarken siyah babetlerini fark ettim.
“Henry! Çabuk buraya gel.” Dedi sert bir ses. Otoritesi Victor’un sesinden yansıdı. Aklım kız çocuğunda kalırken korku tüm bedenimi bulut gibi sardı.
“Tamam, baba.” Dedi küçük çocuk. ‘Bu, ben miyim?’ dedim olaya müdahale edemezken. Çocuk, korku dolu ifadeyle siyah beyaz takımlı adama adımlar attı.
Yaklaştığında gözleri adama bakmıyordu. Adam, küçük çocuğun koyu kumral saçından sert bir hareketle tuttu. “Benimle konuşurken gözlerime bak, küçük velet!” dedi tiksintiyle karışık nefretle.
Çocuk, korkusunu gizlemeye çalışırken başını kaldırdı. Adam, çocuğun minik elini sert bir hareketle tutup peşinden sürükledi. Çocuğun dizleri sürüklenmekten soyulmuş ve kanamaya başlamıştı. Çocuk nefes nefese kalsa da adam bunu umursamadı.
Adam, evin kapısını çaldı ve hizmetçi Sera açınca konuşmadı. Adam sinirle soludu ve çocuğu bodrum kata sürükledi. “Küçük velet, ben sana parka gitmek yok dememiş miydim? Sen ne cüretle benim sözümden çıkarsın?!” dedi sinirle bağırarak.
Pantolonunun cebindeki metal anahtarı çıkardı ve sertçe çocuğu içeri attı. Kapının yanındaki kızgın demiri alıp çocuğun bileğine bastırdı.
“Baba! Ne olur bana bunu yapma. Bir daha sözünden çıkmam, beni bodruma kapatma.” Diye yalvardı çocuk. Çocuğun yanaklarından yaşlar süzüldüğünde adam zevk alır gibi dudağını kıvırdı.
*FLASHBACK BİTTİ*
Zoe’ den:
Dizüstü bilgisayarımdan fizik sunumumu tamamladığımda flaşa aktarıp onayladım. Zihnimde dönen cümle zehirli bir elmadan alınan ilk ısırık gibi ele geçiriyor. Flaşı çıkarıp küçük ve siyah kalemliğimin içine attığımda aklımda tek bir soru yankılandı: Her şey düzelecek mi?
Kaderimizdeki bağların kimisi başka kişilerdeyken kimisi en yakınımızdaki olabilir. Hayat, sürprizleri önümüze sunarken bizden parçalar çalıyor. Benliğimiz, usul usul giderken ruhumuz bize isyan ediyor. Aklıma gelen anıyla yüzüme gülümseme yerleşti.
*Flashback*
“Kelebeğim, beni ne kadar seviyorsun?” dedi Mark merakla. Ellerimle büyük sembolü şeklinde gösterdiğimde çocuksu kıkırdaması saf bir buluta dönüştü.
“Saklambaç oynayalım mı, kralım?” diye sordum. Evet, artık krallığa yükselmişti. “Olur, ben sayıyorum sen saklan kelebeğim.” Dedi ve ona kadar saymaya başladı.
“Bir, iki, üç...” derken gözlerimle saklanacak yer aradım. Oyun alanındaki pembe mor renkli dolaba doğru koşup kapıyı minik elimle kapattım.
“Kraliçem, neredesin acaba?” dedi Mark. Adım sesleri gelirken heyecanla nefesimi tuttum. “Kraliçem, kralınız sizi özledi.” Dedi oyunbaz tavırla.
Dolaba yaklaşan adım sesleri heyecanımı arttırırken nefesimi dizginledim. Dolabın en karanlık köşesine sıkıştığımda dolabın kapağı açıldı. “Kraliçe burada yok, nerede olabilir?” dedi meraklı bir oyunbazlıkla.
Adım sesleri uzaklaştığında dolabın kapağını hafifçe açıp mavi duvara doğru koştum. Adım sesleri artarken benden daha yavaş koştu. “Sobe!” dedim heyecanla karışık neşeyle. “Yakaladım seni, kraliçe.” Dedi kıkırdayarak.
*Flashback bitti*
Arkamdan gelen adım sesleri tanıdık. Kütüphane kafe tarzı olan bir yer. Kaslı kolları arkamdan sarılırken yanağımdan öptü. Çevik bir hareketle kahveleri masaya bıraktığında yanımdaki beyaz sandalyeyi çekip oturdu.
“Sunumunu tamamladın mı, kelebeğim?” dedi şefkatle. Kıkırdadım ve gözlerinin içine baktım. “Tabii ki tamamladım, zorlayıcı olsa da bitti kralım.” Dedim. Başımı omzuna koyduğumda açık kumral saçımı kulağımın arkasına yerleştirdi.
“ Önemli olan sizin iyiliğiniz, kraliçem.” Dedi kibarca gülümseyerek. Gamzeleri çıktığında yanağını sıkıyorum. “Karizmam çizildi ama buna değer, kelebek ruhlum.” Dedi rüzgar saçımı savururken.
Başım ağrımaya başladığında sol elimi başıma götürerek ovuşturuyorum. “Doktor izni varsa parol vereyim mi, kelebek ruhlum? “ dedi naif sesiyle. “Birazdan geçer, acil durum olmadığı sürece gerekli değil.” Dedim nazik ses tonuyla.
Telefonun çalmasıyla dikkatim dağıldı. “Ellie”, beni aradığında kaşlarım çatıldı. Açma tuşuna basıp açtım. “Alo, Ellie. Ne oldu, canım?” dedim merakla.
Ellie’ den:
Gözlerimin açılmasıyla beyaz ışık gözlerimi yaktı. “Sonum geldi sanırım.” Dediğimde sesim pürüzlü çıktı. Başımı zorlukla yana çevirdiğimde onu gördüm. Koyu kumral saçları dağılmış, eli elimi sıkıca tutuyor.
“Bu rüya çok güzel.” Diye fısıldadım. Henry, başını kaldırdığında okyanus mavisi gözleri gözlerime bakakaldı. “Seni koruyamadım, özür dilerim ay kızı.” Dedi pişman ses tonuyla.
“ Senin suçun değil, buz parçası.” Dedim üzgün sesimle. ‘Kendini suçlamamalı, o böyle olsun istemedi. O, beni korumak istedi ve bunu da en iyi şekilde başardı.’ Dedim içimden.
“Hayır, benim suçum ay kızı.” Dedi üzgün sesiyle. ‘Hayır, senin suçun değil.’ Dedim içimden. “Sen bunları düşünme, ay kızı. Nasılsın, bir yerin ağrıyor mu?” dedi endişeyle.
Tatlı endişesine gülümsedim ve oturmaya çalıştım. Sırtımdaki ağrı kramp gibi saplandı. “Ah!” dedim sesimi yükseltmemeye çalışırken. Henry, elimi bırakıp nazikçe tuttu ve dikkatlice oturttu. Yastığı dikleştirdiğinde endişeli yüzü derinleşti. “Ben hemen doktoru çağırayım, ay meleği. Geliyorum birkaç dakikaya.” Dedi ve endişeli ifadeyle kapıya yöneldi.
Koyu kumral saçı, rüzgarın ruhu sayesinde dağıldı ve kapıya geldi. Kapının gıcırtısı sessizliğin ortasındaki fırtına gibi. Gittiğinde düşüncelerimle baş başa kaldım.
Linda’dan:
Yağmurun sesli gürültüsü zihnimdeki gri toz bulutunu kapattı. Hastanenin beyaz ve kırmızı rengindeki binası, yağmurun ıslak damlalarıyla kaplandı. Siyah bir şemsiye görüşümü kapatırken arkama döndüm. Şemsiyenin sahibi gençliğimin çiçeği olan Nate.
“Şemsiyesiz dolaşmayı hiç bırakmamışsın, beyaz kuğu.” Dedi muzip bir sırıtışla. “Sen niye geldin?” dedim zihnim kapılarımı zorlarken. Gri kapı gürültüyle kırıldığında Nate, hüzünle karışık pişmanlıkla.
“Seni özledim, beyaz kuğu.” Dediğinde gözyaşlarımı geriye attım. “Tamam, beni gördün, şimdi git.” Dedim sinirle. Gözlerim dolarken gri kapıdaki anılar zihnime akın etti.
3 yıl önce, Okul Bahçesi:
“Beyaz kuğu, ben geldim.” Dediğinde yağmurun sesi kalbimin gürültüsünü bastırdı. Yanaklarım al tonuna bürünürken koyu kahverengi gözlerindeki ışıltı, zihnimi ikna etti.
“Hoş geldin, hayat ışığım.” Dedim neşeyle. Yüzümdeki gülümseme gamzelerimi belli etti. Gözlerim, şeftali tonundaki kavisli dudaklarında takılı kaldı.
“Hoşbuldum, beyaz kuğu. Sana bir sürprizim var, gel.” Dedi ve sıcak eli soğuktan üşüyen elimle buluştu. Kalbimin sesi kontrolden çıktığında gülümsemesi aklımı başımdan aldı.
‘9/D’ sınıfının yazısı çizimlerle dolu. Kapının kapalı olmasına rağmen içerideki gürültü net şekilde duyuldu. Sıcak eli, soğuk elimi bıraktı ve siyah bir kurdele çıkardı.
Arkama geçti ve siyah kurdeleyi gözlerime bağladı. Görüntüler kaybolduğunda sesi geldi. “Seni yönlendireceğim, beyaz kuğu.” Dedi ve kıkırdaması zihnimde yankılandı.
Sıcak eli, beni yönlendirirken durduk ve gözlerimdeki kurdeleyi açtı. Kırmızı ve beyaz güller, yol oluştururken küçük kağıt parçaları yolumu belirliyordu. Güllere basmamaya çalışarak ve heyecanlı adımlarla ilerledim.
İlk kağıt parçasına ulaştığımda eğildim ve kağıdı zeminden aldım. Yavaşça kağıdı açtığımda yazıyı gördüm. “Yakın bir yerde, beyaz kuğu.” Kağıdı elimde tutmaya devam ettim ve ilerledim. Adımlarım heyecanın basamaklarına çıktı.
İkinci kağıda ulaştığımda tekrardan yere eğildim ve kağıdı heyecanla aldım. “İki adım sonra.” Yazan yazı merakımı arttırdı.
Sonuncu kâğıda ulaştığımda aldım ve yazıyı okudum. “Tebrikler, beyaz kuğu. Şimdi önündeki beyaz kurdeleli kutuyu al ve aç.” Yazıyordu. Kutuyu mahvetmeyerek açtım ve gördüğüm şey mutluluğumun zirvesine getirdi.
Beyaz rengindeki istediğim krem ve yanında kalp sembollü anahtarlık vardı. “Bu, benim hayatımdaki en güzel an. Teşekkür ederim, hayat ışığım.” Dedim fısıltıyla.
Arkamdaki kaslı kollar belime sarıldığında başını boynuma gömdü. Papatya çiçeği kokusu burnuma dolarken arkama doğru döndüm.
“Rica ederim, beyaz kuğu.” Dedi karizmatik sesiyle. Çekingen halim kendini çekerken zihnim beni itti ve yanağına uzanıp öptüm. Yüzü şaşkınlığın ifadesine büründüğünde siyah takımlı adamlar zihnimdeki kapıyı kapattı ve Victor’un sesi duyuldu. “İplerin benim elimde, Diana’nın kızı.
*Flashback bitti*
“Sen, beni mutlu ettin ama seni sevdiğimi söylediğimde beni sertçe reddettin! Senden tek istediğim, huzur ve mutluluktu. Ama sen ne yaptın? Beraber geçirdiğimiz günleri yok sayarak beni kırdın!” dediğimde zihnimdeki kapı sonuna kadar aralandı.
“SENİ ARTIK UMURSAMIYORUM BİLE, NATE! SEN BENİM HAYATIMI MAHVETTİN! SEN BENİ KANDIRDIN!” dedim bağırarak. Yüzündeki ifade sönerken hüzünle karışık pişmanlığı zavallı olduğunu yüzüme vurdu.
“Seni korumak için senden vazgeçtim, beyaz kuğu. Özür dilerim, seni kırmak istememiştim.” Dediğinde gözlerimdeki saf nefret belirginleşti. “Sen arkandan ağlanmaya bile değmezsin, Nate. Bunu aklına sok!” dedim son sözlerimi söylerken.
Arkamı dönüp adım attığımda zihnimdeki ilk zincir kopmuştu, sıradaki zincirler özgürlüğümüzü belirleyecek.
