13. bölüm · Diğer Yarım : Görünmeyen Kader

Bölüm 13: Özgürlük Kapıları

Mavi_kelebeğim Kelebek

Linda’dan:
Ruhumun zincirleri Victor’un elinde ve sıkıca tutuyor. Gerçeklerin bu kadar acıtacağı aklımın ucundan bile geçmedi. Zincirlerim sıkıldıkça duvarlar üstüme geliyor. Zihnim kilitli bir kapı gibi.
‘Zoe’ye gerçekleri söylemeli miyim yoksa onu korumak için saklamalı mıyım?’ Dedim içimden. Ruhumu yılanın zehri yok ediyor, yılanın başı ise sinsi bakarken aklıma zehirli fikirler yer ediniyor.
Zoe’den:
Mark, benim canavar prensim, o benim zihnimdeki küçüklüğüm, benim hayatımın kıyısının anahtarı. Benim zihnimin kapalı kapılarındaki ışığım.
“Ben, bazen anılarımda görüyordum. Yüzün henüz netleşmemişti fakat bir gün o anlardan birinde senin çocukluğunu gördüm. Sana benziyordu ve kardan adamlı bir küre uzatıyordu. Sen, benim ilk arkadaşımsın Mark.” Dedim kollarımızı ayırdıktan sonra. Şaşkınlığını hâla yüzünden atamamış ve ağzı açık bana bakıyordu(ağzını kapa sinek girer çocuğum).
Şoku atlatmış gibi ağzını kapattı ve içtenlikle gözlerime baktı. “Seni buldum, kelebeğim. Sen, benim kayıp parçamdın. En başından beri o sınıfa girdiğimde hissetmiştim. Sonunda kayıp parçamı buldum. Zoe, senin koruyucun olacağım prenses.” Dedi Mark içten bir gülümsemeyle.
Burada kalmak ve bu anı yaşamaya devam etmek istiyorum. Her şeyin karanlık yere bağlanmadığı bu bağı bozmamak istiyorum. “O zaman tüm olanlardan arınıp bir kahve içmeye gidelim mi?” dedi Mark göz kırparken.
“Olur, prensim.” Dedim neşe ile gözlerine bakarken. Gözlerinde mutluluk ışığını görüyorum. Bu mutluluk ışığı umarım hiç sönmez. Kafe aramak için yürümeye başladık.
Henry’den:
Ellie, o benim hayattaki ışığım. Saf ışığı dünyamı aydınlatıyor ve ben saf ışığımı kırdım. Onu karanlıkta bıraktım ve bunu düzeltmeliyim, ne olursa olsun. Sokakta onu düşünerek yürürken gördüğüm sahne benim içimdeki öfkeyle karışık pişmanlığı ortaya çıkardı. Ellie, kaldırımda bir yere doğru giderken arkasında bir gölge var. Bu gölge Victor’un adamı, Victor yine ne iş peşindesin?
Ellie’yi korumalıyım, hayattaki tek ışığımı korumalıyım. Siyah ceketli adamlardan biri Ellie’ nin önünü kesti. Buna müdahale etmeliyim. (Y:Henry kız elden gidiyor sen ne peşindesin ya, konuşma hızlı!)
Hızlıca koşup Ellie’ nin yanına vardığımda kolunu sıkıca tutmuş çekiştiriyorlar ve yürümeye zorluyorlar. “BENİ BIRAKIN DİYORUM! İMDAT , KİMSE YOK MU? SESİMİ DUYAN YOK MU? “ dedi bağırarak. Kolunu zorla çekti ve kaçmaya çalıştı. ‘Ellie’ye kurtar, Henry. Hadi ne bekliyorsun.’ Dedi iç sesim. İç sesime hak veriyorum ama çabuk olmalıyım.
“Kızı bırakın!” dedim adamlara haykırarak. “Hayır, emirleri uygulamalıyız biliyorsunuz ki.” Dedi adam duygusuzca. “Peki, siz öyle istediniz.” Dedim ve adamlara tekme tokat girişmeye başladım. Adamlardan biri çatlama sesini duyduğu zaman burnunu tutarken diğerleri beni engellemeye çalışıyor.
Mark, kaldırımda görününce ona seslendim. “Yardım lazım, sonra açıklayacağım.” Dediğimde sorgular gibi ifadesi geçmese de başını sallayarak onayladı. Hızlıca yürüyüp yanıma ulaştı ve adamlara yumruk vurmaya başladı. Tekmeler havada uçuşurken Zoe araya girdi ve adamlara tekme atmayla başladı.
Yazar’dan:
Adamlardan biri silahını çıkararak havaya ateş açtı. Buna rağmen kavga büyüyor ve olaylar başka bir yere evriliyor. “Çok güçlüler, kızı teslim edin. Geri çekilmeliyiz.” Dedi sarışın olan adam. Başlarındaki sol kolun emriyle adamlar karşılık vermeyi bıraktı.
Victor, onlara ne olursa olsun kızı getirin dese de yapmamışlar ve bu güçlere karşı koyamadılar. Adamlar fena hâle gelmişti, kimisinin ayağı burkulmuş kimisinin burnu kırılmış ve kimisinin kaşı kanıyor. Kızın kolunu sıkan adam kızın korkuyla durduğunu fark edince en ufak bir sızıntı bile hissetmedi.
Leo’nun araya girdiğini fark eden Zoe, sert bakışlar ile baktı. “Niye geldin? Yoksa sen en başından beri takip mi ediyorsun?” dedi histerik şekilde gülerek. Kolumdan tutup götürmeye çalıştı. “Bırak, aramızdaki her şey bitti diyorum anlamıyorsun!” dediğimde ortamdaki herkes bize döndü, Ellie hariç.
Zoe, Ellie’ nin şok hâlini fark edince temkinli adımlarla kıza yaklaştı. “Ellie, güvendesin. Bak bana, sen yanımızda güvendesin ve hep güvende olacaksın. İşte böyle sakinleş, aferin ay parçası.” Dedi Zoe yatıştırıcı sesiyle.
Zoe, Ellie’ye sarıldı ve şefkatle baktı. Ardından Mark, sert ve öfkeli bakışlarla Leo’ya baktı. “Git buradan, Leo. Sen pislik bir adamsın. Gerçi sana adam da denmez, sen bu unvanı hak etmiyorsun.” Dedi ve ittirerek gitmesi için denedi. “Gitmiyorum, hiçbir şey bitmedi ve bitemez!” dedi ama Mark yumruk çaktığında savruldu. Ardından tekmelerden biri Mark’ın karnına geldi. ‘Pes etmemeliyim, Zoe’yi korumalıyım.’ Dedi Mark içinden.
Kavga anı Zoe’nin nefes nefese kalırken bir anısına dönüşmüş gibi. Zoe’nin gözleri kayıyor ve bedeni güçsüzleşiyor. Mark, Zoe’nin hâlini görünce kavgayı bıraktı ve Zoe’yi belinden tutarak destek oldu. “İyiyim, sadece başım döndü.” Dedi Zoe. Yüzü solmuştu ve bunu fark eden Mark endişeyle bakmaya devam etti. “Bu iş burada bitmedi!” dedi Leo sinirle yürürken.
Leo’dan:
Zoe, adamlara güçlü hamlelerle vururken onun benden nefret etmesine neden olduğum için kendimi yiyordum. ‘Sen benimsin ve bu ayrılık bunu değiştirmez, Zoe. Victor senin yüzünden oldu.’ Dedim içimden.
Mark Zoe’nin anlamsız cümlelerinden sonra benim gitmediğimi görünce sinirle baktı. Sinir hücrelerim her yanıma dağılmış ve öfkeli hissediyorum. “Gitmiyorum, hiçbir şey bitmedi ve bitemez!” kulaklarıma gelen öfkeli sesim kontrolümü kaybettiğimi söylüyordu.
Mark, sözüm üstüne yumruk çaktı ve geriye doğru savruldum. Yumruklarımız havada savrulurken Mark’ın karnına sert bir hareketle vurdum. ‘Zoe, onu almalıyım.’ Aklımdaki düşünceler dolambaçlı bir ip gibi.
Zoe’nin yüzü soldu ve gözlerindeki kararlılık yerini baygınlığın pençelerine bıraktı. ‘ O iyi mi, ona yine mi zarar verdim? Ben düşüncesiz bencil bir yaratığım. O iyi olacak, sakin ol. O iyi olacak.’ Dedim düşüncelerim beni boğarken.
Mark, Zoe’nin belini tuttuğunda öfke geri süzüldü. Dinmeyen ateş gibi bir öfkem ile Zoe’ye zarar vermiştim. Bu, benden ayrılmasını gerektirmez. “Bu iş burada bitmedi!” dedim öfkeyle giderken.
Mark’tan:
Zoe’nin yüzü sarardığında ruhumun koruma kapıları açıldı. “İyiyim, sadece başım döndü.” Dese de bir yanım iyi olmadığını söylüyor. “Yanımızdaki kafeye oturtayım seni. Sen dinlemelisin, prensesim.” Dedim kibar sesle.
Yerdeki küçük kağıt kimin kağıdı? Zoe’yi kısa süreliğine tutmayı bırakıp yere eğildim. Merakla elime aldım ve içini açtım. ‘Ormanlık-Depo.’ Yazısını gördüm. Sorgulayıcı bakışlarımı kâğıda diktim. Zoe’nin tekrar belinden tuttum ve diğer elimdeki kağıdı sol cebime koydum.
Karşı çıkacak hâli olmadığı için “Tamam.” Dedi. Belinden tutmaya devam ederek onu mavi bir bulut sembolü olan “Denny’s Cafe” tabelası olan butik bir kafeye doğru yürüttüm. Açık kapıdan içeri girip boş masalardan birine oturttum.
Koyu kumral dalgalı saçları dağınık erkek ve bal köpüğü saçlı kız yanımıza geldi ve sandalyeleri çekip oturduk. “ Hastaneye gitmeliyiz, çok solgunsun Zoe.” Dedi kız. Zoe, sorgulayıcı ifademi gördüğünde kısa bir öksürdü. Kızı göstererek “Mark, bu kız Ellie. Okulda tanıştık.” Dediğinde anlaşılır hale geldi.
“Memnun oldum, ben de Mark. Zoe’nin çocukluk arkadaşıyım.” Dedim nazik sesimle. “Memnun oldum, Mark.” Dedi ve elini uzattı. Gözlerinde, Zoe’nin saf ışık dolu bakışları var. Koyu kumral erkeğe baktığımda gözlerinin derinliklerinde kıskançlığın izlerini gördüm.
Onu okuldaki eski sınıfımda görmüştüm, kimse ona görmese de ben onun ruhunun karanlığını görüyorum. Gözlerindeki öfke, pişmanlık ve kontrolü kaybedişinin isyanına benziyor.
“Senin adın ne?” dedim merakla. Ona sürekli koyu kumral saçlı erkek demek istemiyorum. “Henry.” Dedi kısa ve net soğuklukla. Bu kıskançlığın sebebi ne?
Zoe’nin rengi eski haline geliyor, bunu onu izlerken görüyorum. “Biraz daha iyi misin, kelebeğim?” dedim sorarak. “Evet, biraz daha iyiyim.” Dedi nazik peri gibi sesiyle.
Sessizliğin huzuru yerini meraklı gözlerin bakışlarını aldı. Masadaki herkes birbirine bakıyor, ruhları gözlemliyor gibi. Buna ben de dahilim. “Merhaba, ne alırdınız efendim?” dedi buraya gelen garson kız.
“Sütlü americano.” Dedi Ellie soğuk ve net sesle. “Çilekli milkshake.” Dedi Zoe. “Espresso.” Dedi Henry. Sıra bana geldiğinde “Ben bir şey almayacağım, teşekkürler.” Dedim.
“Benim size bahsetmem gereken bir şey var.” Dedim ve kağıdı mavi yuvarlak masanın ortasına koydum. “Bunu kavgadan sonra yerde buldum. Sanki biri planlı bıraktı.” Dedim şüphemi belli ederek.
“Linda kaç gündür ortalıkta yok. Onu çok aradım hatta mesaj attım fakat ailesi bile onu günlerdir görmemiş. Linda kaçırılmış olabilir mi?” dedi ve parçalar zihnimde birleşti. Leo’nun endişeli hâlleri, Linda’nın boş sırası, not derken aslında bunların tesadüf olmadığını anladım.
“Bunlar tesadüf olamaz, Linda kaç gündür sırasında yoktu, ailesi ona ulaşamıyor, Leo sanki gizli işler peşindeydi kaç gündür. Bu ihtimal gerçek olabilir. Arabası olan var mı?” dedim ve ses bekledim. “Benim var, ehliyetim de olduğu için alınmaz.” Dedi Henry ve arabanın küçük anahtarını elime doğru uzattı.
Arabanın anahtarını aldım ve masanın üstüne koydum. “Arkasında ipucu olmalı.” Derken içecekler masaya geldi. Garson kız, içecekleri masaya yerleştirirken araba anahtarını kendime doğru çekip pantolonumun cebine attım. Garson kız zoraki kibarlıkla gülümsedi ve boş tepsiyi alıp gitti. “Sıradaki adım ne?” dedi Zoe. Gözlerindeki kararlılık ruhuma dokunuyor.
Zoe’den:
Kararlılık adımı ruhuma işlerken cesur bir hamle yapmalıyım. “Sıradaki adım ne?” dedim merakla. Mark, sıcak gülümsemesiyle karşılık verdi ve gözlerime baktı. “Arabaya binip yazan adrese süreceğiz. Henry, bildiğin yer var mı? O adamları tanıyor muydun?” dedi Henry’i sorguya çekerken.
“Onlar, üvey babamın adamları. Ellie’yi kaçırmaya çalışıyordu, bana zarar verebileceğini sandı. Olay bu, yardımın için teşekkürler.” Dedi aydınlığa çıkarken. Üvey babası insanları niye kaçırıyor? Psikopat, narsist mi? Henry, Ellie kısmını söylerken sesi titrese de kararlı ve dik duruyor.
Adresin yeri zihnime işlerken aklımda şimşekler çaktı. Annem ve babam ile gittiğimiz o yeşil alan.
*Flashback*
Havanın kararmaya başlamasıyla çadırlara çekildik. Herkes çadıra geçerken ben sessizce çadırdan çıktım. İlerideki karanlık yeri merak ediyorum. Çimin hışırtı sesleri geliyor, ailem kış uykusuna yatmış gibi benim gittiğimi fark etmedi belki.
O sırada çadırlardan birinden abim Kai çıkıyor ve sorgular bir ifade takınmış. Fısıltıyla konuşuyor, “Bu saatte niye ayaktasın bücür? Doğru yatağa.” Diyor fısıltıyla. “Abi, orayı merak ediyorum. Bakmama izin ver, lütfen.” Diyorum.
“Olmaz, bücür. Kaybolursun.” Diyor ve minik bedenimi kucağına alıyor. Çadırıma girdiğimde ormandaki nokta gibi gözüken o depo aklıma geliyor.
*Flashback bitti*
“Ben, bir yer biliyorum. Ben küçükken kamp yapmaya gitmiştik. Belki orasıdır.” Dediğimde Mark parçaları birleştirdi. “Neden olmasın, peki nerede olduğunu hatırlıyor musun?” dedi sorguda gibi. Nazik tonunun altında soğuk dedektif duruşu var.
“Dalpy Forest tabelası olan yere girmiştik.” Dediğimde Mark ayağa kalkıp hesabı ödemeye gitti. Kimsenin konuşmaması gerginlik ve huzurun karışmasına neden oluyor.
Hesabı ödeyip masaya dönen Mark “Hadi, gidiyoruz!” dedi heyecanlı bir sesle. Ben de gelmek için hareketlendiğimde “Olmaz, kelebeğim. Sen dinlenmelisin, gelmek istiyorsan arabada kalmalısın.” Dediğinde bu durum sinirimi bozdu.
“Peki, tamam.” Dedim ama Linda’yı bulmalıyız. Tek ipucu küçük kağıt parçası, bu anlaşılmaz hâle getiriyor. Zihnimde kaç tane daha gizlenmiş anı var?
Kafenin kapısından çıktık ve kaldırımın ilerisindeki arabaya doğru yol aldık. “Oradaki araba benim.” Dedi Henry. Hızlı adımlarla arabaya ilerlerken yanına geldik. Mark, arabanın arka kapısını açıp “Önden buyurun, leydim.” Dedi kibarlığın ikinci tonuyla.
‘ Bazıları bana lakap takıyor, biri bücür. Kendisi bücür, diğeri kelebeğim. Bu daha zarif ama gerçek adımla seslenin.’ Dediğimde içimden. İsyan bayraklarım kalkmıştı.
Açılmış araba kapısından içeri girdim. Diğerleri de binince kapıları kapattık. Yanıma oturan Mark, ‘Sakin ol.’ Dercesine nazik hareketle elini elimin üstüne koydu.
Arabanın camını açıp soğuk havanın girmesine izin verdim. Tüm gerginlik ve acıyla harmanlanmış anlar birer fısıltıya dönüştü. Ruhum soğuk havanın etkisiyle nefes alıyor, bu anlar sanki rüyanın tatlı zamanları gibi.
Göz kapaklarım kapanmaya başladığında rüyalarıma doğru yolculuk ediyorum. Kemikli ama yumuşak dokulu bir el başımı çekti ve camdan gelen soğuk hava biraz azaldı. Gözlerimi araladığımda başım Mark’ın omzundaydı. Linda ile olan anılarımız gözümün önünden bir bir geçiyor.
*Flashback*
Linda’nın evindeki balkona geçiyoruz. Annesi doğum günü pastasını getirecek. Işıklar kapanıyor ve pasta gelirken açılıyor. Çikolata parçacıklı doğum günü pastasının üzerindeki beyaz mumların küçüklüğünü görüyorum.
“İyi ki doğdun, elmalı kurabiyem.” Diyorum. “İYİKİ DOĞDUN, LİNDA!” diyor annesi ve babası. Onlara katılıp söylüyorum. Sonra başka bir sahneye geçiyor.
2:
Linda, Nate’e bakıyor. Karamel bakır saçlarını inceliyor, ben ise yanındaki Leo’ya bakıyorum. Saf bir lise zamanından şu anki hâli bir değişim. Basketbol sahasında oynarken top potaya giriyor. Linda’ya onu gösteriyorum. Heyecanla konuşuyoruz, “Çok yakışıklı ve karizmatik.” Aynı şeyi dediğimizi fark edince kahkaha atıyoruz ve “Cips kola kilit!” diyoruz.
*Flashback bitti*
Anılar silikleşti ve arabanın orman derinliğinin gerçekliğine döndüm. Gözlerimi açtığımda gördüğüm şey uzun dolambaçlı ağaçlar, kamp alanındaki çimlerin hışırtı sesi ve rüzgâr.
‘Linda, seni kurtaracağım minik kedim. Hayatımdaki dostum, hep beni destekledin, beraber acılarımızı paylaştık, beraber güldük.’ Zihnimdeki ses duygusallığımı arttırıyor. “Geldik mi ?” dedim uyku sersemi sesimle.
“Geldik, kelebeğim.” Dedi Mark. Naif bir ruh var bu ormanda. Arabanın anahtarı ile kapıları açan Henry, ilk inen kişi oldu. Ellie, kapısını açarak indi. Kapımı açıp arabadan indim ve Mark da açık kapıdan çıktı.
“Linda, seni kurtaracağım.” Dedim fısıltıyla. Kararlı bakışlarımdaki hüzün dalgası tezatlık oluşturuyor. Başka yolum yok, onun yokluğu yanma hissimi körüklüyor.
Yürüme mesafesindeki depoya doğru yürüdük. Düşüncelerim zihnimde bulanmışken beyaz renkli orta boy deponun kapısının önünde durdum. Mark ve Linda arkamdan gelirken Henry kapıları kapatıp arabayı kilitledi.
Elimi kapı koluna uzattım ve kapıyı zorlamaya başladı. Bir kolumla kapıyı ileriye iterken bir kolumla kapı kolunu zorluyordum. Mark ellerimi tutarak beni kenara çekti ve kendisi kapıya itme kuvveti uyguladı.
Kapı kırıldığında onu gördüm. Ağzındaki gri bant sesinin çıkmasını engelliyor. Gözleri mahzun mahzun gri duvara bakıyor. Bakışlarındaki neşe gitmiş hâlde duruyor. Direnmiyor kurtulmak için, sanki kalbi hapsolmuş gibi.
Elleri kahverengi sandalyeye bağlı duruyor. Ellerini çözmek için ileriye ilerledim. Ayaklarım sanki tutmuyordu. Gözümdeki yaşları serbest bıraktım. “Linda, geldim bebeğim.” Derken sesim hıçkırıklarıma karıştı. Ellerini çözdükten sonra ayaklarını çözdüm.
Ardından gri bandı çıkardım. “Benim için değmez, gidin.” Dedi kısık sesiyle. “Senin için değer.” Dedim dolan gözlerine bakarken. Zar zor ayağa kalktı ve kollarını belime sardı. “Geçti bebeğim, yokluğun benim için ızdırap doluydu.” Dedim.
Merhametli kalplerimizdeki o kalp atışları, kimisi korkudan kimisi heyecandan. Dostlarımıza bir şey olmasından korkarız, onları korumak isteriz. Benim hikayemde bu parçalar var.
“Seni çok özledim, Zoe.” Dedi kısık sesiyle. Onun acısını hissediyorum. Linda’nın belinden tutup onunla kurtuluşa giderken bir alkış sesi geldi. ‘Şak,şak,şak...’ sesi kalbimde ağrıya sebep oldu.
Mark, Linda, Henry ve ben yabancı adama bakıyoruz. Bu adamın saç rengi aynı o, göz rengi de aynı. Tüm detayları aynı olan bu adam bana Leo’yu hatırlatıyor. “Tuzağın kafesine hoş geldiniz, oyuncaklarım.” Dedi adam kalın sesiyle.
Arkasından çıkan adam az önceki adamdan uzundu, yine çok benziyorlar. Tanıdık bir yüz gördüm aralarında, bu yüzün ifadesi sanki vicdanlı ama tehlikeli.
“Merhaba oyuncaklarım, ailem ile karşı karşıya geldiniz. Özellikle sen, Zoe. Yem attım ve yardımcılığı sayesinde yuttun. Duygularınız en tehlikeli silahlarınız, oyuncaklarım.” Dedi adam ve kahkaha attı.

Bölüm Nasıl?
Siz o adamın kim olduğunu biliyorsunuz zaten.
Linda tam kurtuldu değil mi? Umarım.
Mark ile Zoe bağı?