41. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊
Sessizliğin Ağırlığı
(Tuna’nın Gözünden)
Aradan tam iki hafta geçti. Annem’in dünyasına o kuryeyle birlikte bir gölge düştü ve o gölge, biz fark etmesek de her geçen gün büyüdü. Mektuplar... Artık iki günde bir geliyorlar. Hep aynı gri zarf, hep aynı sessiz kurye.
Annem onları sanki zehirliymiş gibi elleriyle alıyor ve hemen, kimsenin göremeyeceği o eski ahşap kasanın dibine gömüyor. Her seferinde "Burası çok önemli evraklarla dolu, dokunmayın," diye geçiştiriyor bizi. Ama o kasanın başındayken ellerinin titrediğini, gözlerinin etrafındaki o yorgunluk çizgilerinin nasıl derinleştiğini görmemek imkansız.
Bu iki hafta boyunca evde ve kafede garip bir sessizlik hüküm sürdü. Eskisi gibi neşeyle mutfağa dalan Annem yok artık. Onun yerine, sürekli dalgın, sürekli bir yerlere yetişmeye çalışan ama aslında olduğu yerde donup kalmış bir kadın var.
Azra ile göz göze geldiğimiz anlarda ikimiz de aynı şeyi düşünüyoruz ama birbirimize sormaya çekiniyoruz. Onunla geçirdiğim her an, o huzurlu balonumuzu korumaya çalışırken, arka planda annemin sessiz çöküşünü izlemek içimi parçalıyor.
Bu akşam yine kapı çaldı. O tanıdık, tok ses.
Annem, elindeki bezle tezgahı silerken duraksadı. Sırtının o bir anlık gerilişini, nefesini tutuşunu izledim. Kurye zarfı uzattığında annem onu alıp diğer elinde sakladı. Gözlerini kaçırarak yanımızdan geçti, arka odaya çekildi. O kapı kapandığında, içeriden gelen o hafif kâğıt hışırtısını ve ardından gelen derin, hıçkırığa benzer o nefes alışını duydum.
Azra koluma dokundu, parmakları tenimde titriyordu. "Tuna... daha fazla dayanamayacak," dedi fısıltıyla.
Haklıydı. Annem, içinde ne olduğunu bilmediğimiz o kâğıtların altında eziliyordu. Ben, o 5 yaşındaki terk edilmiş çocuğun korkusuyla, yine birinin gideceğini, yine bir şeylerin kopacağını hissediyordum. Ama bu sefer, o korkunun yanında devasa bir öfke de vardı.
"Bir şeyler yapmalıyız," dedim, sesimdeki kararlılık kendimi bile şaşırttı. "Annem o kapının arkasında kendini tüketiyor. Biz izledikçe o daha çok yalnızlaşıyor."
Azra başını salladı, gözlerinde derin bir endişe vardı. "Peki ne yapacağız? Hemen yanına gitmek, onu korkutmaktan ya da daha çok içine kapanmasından başka işe yaramaz. Şu an savunma mekanizması en üst seviyede."
"Haklısın," dedim, odaya doğru kapalı kapıya bakarak. "Annemi zorla köşeye sıkıştıramayız. Ama bu durumun bizi birbirimizden uzaklaştırmasına izin vermeyeceğim. O zarflar neyi temsil ediyorsa, bunu annemin yüzüne vurmadan, önce bizim anlamamız lazım."
Azra elini kalbimin üzerine koydu. "Sana destek olacağım, ne olursa olsun. Ama bu işi aceleye getirip onu tamamen kaybetmeyelim. Belki... belki bir ipucu daha beklemeliyiz. Annemin kendi kendine hata yapmasını ya da bir şeyleri açık etmesini beklemeliyiz."
O gece, tüm o neşeli günlerin, o sahilin, o kulübenin üzerine ağır bir sis çökmüştü. Annemin yıllardır kurduğu o sessiz düzeni bozmak, belki de hayatımızı tamamen değiştirecek bir felaketin fitilini ateşlemekti. Kasanın başında beklemek yerine, annemin bu sessiz çığlığını bir şekilde çözmek zorundaydık. Ama bu, sabır isteyen bir savaştı.
