42. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊
Mühür
(Tuna’nın Gözünden)
Akşamüstü kafede işler iyice sakinleşmişti. Emre ve Güneş yine bizim masada, sanki bir savunma hattı oluşturmuş gibi oturuyorlardı. Azra yanımda, elini omzuma koymuş, destek verircesine bekliyordu. Annem mutfaktaki işlerini bitirmeye çalışırken, kapı yine o bildiğimiz ritimle çaldı.
Kurye içeri girdi, bir zarf bıraktı ve gitti. Annem zarfı aldığı an, sanki birisi üzerine buzlu su dökmüş gibi sarsıldı. Zarfı elinde tutarken bir anlığına dengesini kaybetti, masaya doğru yöneldi. Tam o sırada mutfaktan gelen bir sesle irkildi, elindeki zarfı tezgaha bırakıp telaşla içeri koştu.
İşte o an, fırsat ayağımıza gelmişti.
Hepimiz bakıştık. Gözlerim tezgaha kilitlendi. Zarfın üzerindeki o koyu kırmızı, balmumu mühür... Işık tam tepesinden vurduğunda, mührün üzerindeki kabartmalı sembol parladı. Sanki binlerce kez görmüşüm gibi bir hisle, kalbim hızla çarpmaya başladı.
"Bu..." dedim, sesim odanın sessizliğini yırtarak. "Bu mühür..."
Azra hemen yanıma geldi, zarfa dokunmadan üzerinde gözlerini gezdirdi. Emre ve Güneş de merakla başımıza toplandı. Sembol, birbirine dolanmış iki yılan ve ortasında sanki bir hançeri andıran sivri bir uçtan oluşuyordu.
Zihnimi zorladım. O görüntüyü, o kavisli çizgileri sanki çocukluğumun en karanlık odalarında görmüştüm.
"Tuna, hatırlıyor musun?" diye fısıldadı Azra, sesindeki telaş gizlenemez düzeydeydi.
"Bilmiyorum," dedim, başımı ellerimin arasına alarak. "Daha önce gördüm, bundan eminim. Bir yerde... çok uzun zaman önce. Belki bir kitapta, belki bir tablonun köşesinde, belki de... belki de babamın çalışma masasında?"
Mühür, zihnimin bir köşesinde yanıp sönen ama içeriği bir türlü açılmayan bir dosya gibiydi. Ne kadar zorlarsam zorlayayım, hatıranın üzerindeki sis perdesi dağılmıyordu. Emre, "Kanka, üzerinde hiçbir şey yazmıyor mu? Sadece mühür mü?" diye sordu.
"Sadece mühür," dedim.
Tam o sırada mutfağın kapısı gıcırdadı. Annem geri dönüyordu.
"Dağılın!" diye fısıldadım, anında geri çekildik. Annem, gözleri bir an bile ayrılmadığı o tezgaha ulaştığında zarfı kaptığı gibi arkasına gizledi. Bize baktığında, gözlerinde o bildik "beni izliyor musunuz?" tedirginliği vardı.
O an anladım ki, sadece zarfın içindeki yazılar değil, bu mührün kendisi bile annemin dünyasını yıkmaya yetecek bir anahtardı. Ve o anahtarın bir ucunun benim zihnimde olduğunu, ancak yerini bulamadığımı bilmek... beni delirtmeye yetiyordu.
"Tuna," dedi Azra, gecenin ilerleyen saatlerinde, dükkanı kapattıktan sonra eve doğru yürürken. "O mühür... sana o kadar tanıdık geldi ki, sanki o an başka birine dönüştün."
"Öyle hissettim Azra," dedim, titreyen ellerimi cebime sokarak. "Sanki o mührü hatırlarsam, annemin neden bu kadar korktuğunu da hatırlayacağım. Ama bir şey eksik... Bir parçası kayıp."
Karanlık sokakta yürürken, o kırmızı mührün imgesi gözlerimin önünden gitmiyordu. O sembol, çocukluğumdaki o 'terk ediliş' günüyle bir şekilde bağlantılıydı. Bunu biliyordum, hissediyordum. Ama o eksik parçayı bulmadan, annemin üzerindeki o kara bulutları dağıtamayacaktık.
