44. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊
Geçmiş
(Tuna’nın Gözünden)
Sandığın kilidi, paslanmış metalin acı bir gıcırtısıyla teslim oldu. İçeride zaman durmuştu sanki. Üstte duran eski, deri kaplı bir defterin hemen yanında, kapağında o tanıdık kırmızı mührün olduğu, hafif sararmış bir zarf duruyordu. Zarfa dokunduğumda parmak uçlarımın titrediğini hissettim. Bu, babamın el yazısıydı.
"Tuna," dedi Azra, sesi soluk gibiydi. "Aç onu."
Zarfı açtım ve içinden çıkan ;
"Oğlum Tuna... Bu satırları okuduğunda muhtemelen ne kadar büyüdüğünü, o güzel gözlerinin dünyayı nasıl gördüğünü merak ediyor olacağım. Sana yıllarca tek bir yalan söyledim; ailemin, köklerimin olmadığını söyledim. Ama gerçek bambaşkaydı.
Ben, uğruna dünyaları yakabileceğim bir aşkı, annen Gökçe’yi, çok güçlü ve katı kuralları olan bir dünyanın içinde buldum. Ailem, bu mührün temsil ettiği o köklü ve soğuk mirasın esiriydi.
Annenle tanıştığım gün, ilk defa nefes aldığımı hissettim. Babam, yani deden, bu ilişkiyi asla kabul etmedi. Bizi ayırmak için her şeyi denedi. Ama annen... o kadar asil ve onurluydu ki, sırf ben ailemle karşı karşıya kalmayayım diye benden vazgeçmeye çalıştı. Ama sevginin, o tüm zenginlikten daha ağır bastığını anladık.
Her şeyi geride bırakıp, sadece huzuru ve anneni seçtim.
Bu mühür, benim ait olduğum o karanlık mirasın değil, annene olan bağlılığımın simgesiydi.
Ona yazdığım her mektupta bu mührü kullandım; çünkü o mühür, ailemin tüm baskılarına karşı kazandığım zaferin işaretiydi.
Sana yalan söylediğim için beni affet Tuna. Seni o soğuk dünyadan korumak istedim, ama belki bir gün, bu gerçeği bilmen gereken zaman gelir diye bu satırları buraya sakladım. Seni dünyadaki her şeyden daha çok seviyorum."
Mektubun sonuna geldiğimde, beynimin içinde bir şimşek çaktı. Gözlerim satırların üzerinden hızla kaydı, kalbim yerinden çıkacakmış gibi çarpıyordu.
"Ne yani..." dedim, sesim odanın sessizliğini yırtarak. "O mektupları yazan, gönderen... babam mıymış? O mektuplar babamdan mı geliyor?"
Emre ve Güneş şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Azra elini omzuma koydu, "Tuna, baban yıllar önce gitti... Ama bu mektuplar..."
"Hayır," dedim, mektubu tekrar tekrar okurken. "Babamın bahsettiği mektuplar, anneme yazdığı eski mektuplar. Ama kafeye gelenler... onlar yeni!"
Sesim titriyordu. "Babam öldü mü, yaşıyor mu bilmiyorum. Ama eğer bu mektuplar ondan geliyorsa... annem neden bu kadar korkuyor? Neden onları saklıyor?"
O an, kasanın dibindeki diğer eşyalara baktım. Eğer o mektupları babam gönderiyorsa, o zaman babam bizim nerede olduğumuzu biliyordu. Belki de bizi izliyordu.
Tavan arasının o tozlu havası birden ağırlaştı. Babamın "korumak" için sakladığı bu sır, meğerse bizi daha büyük bir belirsizliğin tam ortasına bırakmıştı. Annemin o zarfları gördüğünde neden buz kestiğini, neden yıllardır bir gölge gibi yaşadığını şimdi anlıyordum. Ama cevaplar yerine sadece daha fazla soru gelmişti. Babam hayatta mıydı? Ve bizi neden bu şekilde, gizemli bir şekilde arıyordu?
__________
Yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum 💜
