21. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊

Sahilde Karmaşa

Black Night

(Tuna’nın Gözünden)
Sabah uyandığımda tavanın beyazlığına bakıp dakikalarca hareket etmeden yattım.Ara tatile gitmiştik sınavlardan sonra.Sonra aklıma Dün gece... Dün gece resmen bir köprüyü yaktım. O şarkıdaki her bir kelime, aslında benim yıllardır kendimden bile sakladığım o "Buz Adam"ın teslimiyet belgesiydi. İlan-ı aşk mıydı bu? Belki de daha fazlası; bir itiraf, bir kabulleniş.
Yastığımın altındaki defterime baktım. "Kehribar gözlerinde buldum o büyük hikayeyi..." diye mırıldandım kendi kendime. Sesim odanın içinde yabancı gibi yankılandı. Ama tuhaftır, bu sefer kendimden kaçmak istemiyordum.
Güneş henüz yükselmemiş, kasabanın üzerine hafif, ılık bir hava çökmüştü. Kış, bu sahil kasabasına uğramaya pek niyetli görünmüyordu; deniz, hala davetkar bir maviyle parlıyordu. Telefonuma düşen "Hadi, sahil bizi bekliyor!" mesajı Emre'dendi.
Sahile vardığımızda Emre ve Güneş çoktan kumların üzerine yayılmışlardı. Azra, her zamanki gibi dalgalı kumral saçlarını tepeden özensizce toplamıştı, üzerinde sade bir plaj kıyafeti vardı. Elinde o meşhur defteri duruyordu; içine bir şeyler karalıyor, sonra aniden durup denize bakıyordu. Ne yazdığını kimse bilmiyordu, ben bile. Ama o defter, onun en korunaklı kalesiydi.
Soyunma kabinlerine gittik. Mayo ile dışarı çıktığımda, kalabalık kumsalda adımlarım biraz yavaşladı. Derken, Azra kabinden çıktı. Üzerindeki o sade mayo, teninin rengiyle öyle bir uyum içindeydi ki... Bir an nefesimin kesildiğini hissettim. Okul üniforması ya da o salaş kazakları olmadan, bu kadar... gerçek, bu kadar yalın görünmesi zihnimi allak bullak etti.
Azra da beni gördüğünde duraksadı. Gözleri, üzerimdeki bakışlarını süzdü. O an, sahildeki diğer insanların gürültüsü, Emre'nin arkada bağıran sesi, dalgaların sesi; hepsi sustu. Sadece ikimiz kalmıştık kumların üzerinde.
"Tuna?" dedi, sesi fısıltıdan halliceydi. Bir şey diyecekti ama yutkundu.Sonra devam etmedi.
Kumsala yayıldığımızda hava tam hayal ettiğimiz gibiydi; ne fazla sıcak ne de soğuk. Emre ve Güneş, sanki yıllardır aynı havayı soluyan bir bütün gibi hareket ediyorlardı.Zaten de öylelerdi.Güneş, güneş kremini çıkarıp Emre’ye uzattı, o flörtöz ve hafif nazlı tavrıyla, "Aşkım, şu sırtımdaki noktaları hiç göremiyorum, bir el atar mısın?" dedi.
Emre, sanki dünyadaki en önemli görevi almış gibi ciddiyetle kapağı açtı, kremi avucuna döküp büyük bir özenle Güneş’in sırtına sürmeye başladı. O sırada aralarındaki o sessiz, sadece bakışlarla yürüyen diyalog beni şaşırttı. Sevgili olmanın ötesinde, birbirlerinin en yakın sırdaşı ve suç ortağı oldukları o kadar belliydi ki... İnsanın içinde "Acaba biz de bir gün böyle olabilir miyiz?" diye düşündüren cinsten bir uyumdu bu.
Onları izlerken, içimde bir yerlerde o "Buz Adam"a ait son kalıntıların da eridiğini hissettim.
Azra da o sırada yanımda kendi kremini çıkarıyordu. Birkaç dakika önce birbirimizi mayo ile ilk gördüğümüz o şaşkınlık ve "gizli" hayranlık anı hala havada asılıydı. Azra kremi avucuna döküp omuzlarına sürmeye başladı, ama belinin alt kısmına, yani sırtının ulaşılması zor noktasına uzanırken elleri havada kaldı. Birkaç kez zorladı, ellerini esnetti ama nafile.
Dudaklarını büzerek Güneş’e döndü. "Güneş, şuraya ulaşamıyorum, bir el atar mısın?" diyecekken, Güneş ve Emre’nin kendi dünyalarında, o meşhur flörtleşmelerinin zirvesinde olduklarını fark etti.
O an, bir şeylerin değiştiğini hissettim. Azra bana doğru baktı. Gözlerinde, Emre ve Güneş’ten yardım istemeye çekinen ama benim yardım etmemi de bekleyen o mahcup ifade vardı. Kehribar rengi gözleri, güneşin altında bal rengine dönmüştü.
Yerimden doğruldum. "Ben... sürebilirim," dedim, sesimdeki o hafif pürüzü saklayamadan.
Azra’nın bakışları birkaç saniyeliğine ellerimle, ardından gözlerimle buluştu. Hafifçe gülümsedi ve arkasını dönüp kremi bana uzattı. Avucuna döktüğüm o kremin serinliği, parmaklarım onun sıcak tenine değdiğinde bambaşka bir hisse dönüştü. Emre ve Güneş’in yarattığı o uyumun üzerine, bizim aramızdaki o "yeni başlayan" gerilim eklendi.
Ona krem sürerken, sanki bir sanat eserine dokunuyormuş gibi dikkatliydim. Derin bir nefes aldığını duydum.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı, tam önüme döndüğünde. Sesinde, dün geceki şarkının etkisi kadar derin bir duygu vardı.
Emre, tam o sırada güneş gözlüklerini indirip bize baktı, ardından sırıtarak Güneş’in kulağına bir şeyler fısıldadı. Güneş de gülerek başını salladı. O an, kendimi bir oyunun içinde ama kuralları sadece bizim bildiğimiz bir oyunun merkezinde gibi hissettim.
"Hadi," dedi Azra, denize doğru bir adım atarak. "Bence denize girme vakti geldi. Yoksa bu güneşin altında fazla kalacağız."
Birlikte denize doğru yürürken, arkamızda Emre'nin "Gördün mü bak, sistem nasıl da tıkır tıkır işliyor!" diye Güneş'e seslenişini duydum. Gülmemek için kendimi zor tuttum.
Biraz ilerlemiş denizin ortasında, kıyıdan yeterince uzaklaşmıştık. Emre, her zamanki o bitmek bilmeyen enerjisiyle Güneş’i omzuna almış, bana ve Azra’ya meydan okuyordu. "Hadi bakalım! 'Kıyı Ateşi' takımı olarak meydan okuyoruz! Kaybeden, akşamki dondurmaları ısmarlar!" diye bağırdı.
Azra, sanki bu oyun onun için bir tür rahatlama yöntemiymiş gibi gülümsedi. "Varım!" dedi ve çevik bir hareketle sırtıma atladı. O an, teninin sıcaklığı sırtımda, kollarının boynumu sarışı... Her şey o kadar gerçekti ki, oyunun amacını bir anlığına unuttum.
Emre ve Güneş üzerimize doğru hamle yaptığında oyunun kuralları (veya bizim kafamızda yarattığımız kaos) resmen başlamıştı. Emre, Güneş’i bırakmadan bizim dengemizi bozmaya çalışıyor, Güneş ise kıkırdayarak üzerimize su sıçratıyordu. Azra’nın kahkahaları, dalgaların sesine karışıp doğrudan kalbime işliyordu.
"Tuna, sağdan geliyorlar, tutun bana!" diye bağırdı Azra, heyecanla.
Tam o sırada, biraz ileride yüzen, yabancı bir grup gençten biri—uzun boylu, dikkat çekici biriydi—Azra’ya doğru yüzerek, "Yardım ister misin? Görünüşe göre biraz zorlanıyorsunuz!" diyerek sırıttı. Bakışları doğrudan Azra’nın üzerindeydi.
O an, içimdeki o sakin Tuna’nın yerini, tanımlayamadığım, ilkel bir sahiplenme duygusu aldı. "İyiyiz, sağ ol!" dedim, sesim beklediğimden çok daha sert çıkmıştı.
Azra, yabancının bakışlarını fark ettiğinde hafifçe kızardı ve kollarını boynuma biraz daha sıkı doladı. "Evet, Tuna ile gayet iyiyiz," dedi, bana bakarak. Gözlerinde, benim bu tepkimden memnun olan o küçük ışıltıyı gördüm.
Oyun devam ederken, bu sefer Emre’nin zevzeklikleri devreye girdi. Yanımızdan geçerken bilerek "Kazara" bize çarptı ve "Kardeşim, sizin bu taktik biraz fazla 'yakın' değil mi? Sınavda birbirinize kopya verirken bu kadar yakın değildiniz sanki!" diye laf soktu. Güneş onun ağzına elini kapatsa da, Emre’nin kafa karıştırma planı işliyordu. Azra, hafifçe uzaklaştı, yüzüne o bildiğimiz hafif mahcup ifadesini yerleştirdi.
Oyunun hızı yavaşlarken, biraz ileride yüzen yabancı gruptan bir kız bana doğru yaklaştı. "Hey, çok iyi yüzüyorsun, az önce yüzerken gördüm seni," diyerek gülümsedi. Yüzmeyi gerçekten seviyordum ve bu iltifat, o an kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı; bu yüzden ona belli belirsiz, hafif bir tebessümle karşılık verdim.
Bu küçük etkileşimin, hemen omuzlarımın üzerinde duran Azra'da yarattığı etkiyi anında hissettim. Azra’nın gözlerini kıstığını, dudaklarını birbirine bastırıp bir anlığına tamamen durgunlaştığını fark ettim. Hava bir anda ağırlaşmıştı.
Emre, durumu hemen fark etti; fırsatı kaçırır mıydı? "Aaa, bizim Buz Adam'a talep artmış! Azra, bak, rakip takımdan transfer teklifi geliyor, dikkat et!" diye bağırdı, sesi sahilde yankılandı.
Azra, aniden sırtımdan indi sudan çıkmak ister gibi sert bir hamle yaptı. "Benim dönmem lazım," dedi. Sesi normalden çok daha soğuk ve keskin çıkıyordu. "Güneş, hadi, kıyıya gidelim."
Sudan çıkıp kumlara ulaştığımızda güneşin yakıcılığı yerini hafif bir serinliğe bırakmıştı. Havlularımıza uzanırken aramızdaki o gerginlik, denizdeki oyunun neşesinden tamamen kopmuştu. Azra, çantasından o meşhur defterini çıkardı. Sayfaları çevirirken elleri hafifçe titriyordu. Aniden durdu, dudaklarını birbirine bastırdı ve tek kelime etmeden defterine gömüldü.
Kalemi kağıdın üzerinde öylesine hızlı ve hırsla hareket ediyordu ki, bir an sayfayı yırtacak diye korktum. Sanki az önce denizde yaşanan her şeyi, o kızın bana gülümseyişini ve Emre’nin zevzekliklerini o sayfalara gömüyordu.
Emre ve Güneş, aramızdaki o bıçak sırtı sessizliği ve Azra’nın defterine attığı sert kalem darbelerini fark ettiler. Güneş, ortamı dağıtmak istercesine sahte bir neşeyle, "Hadi ama millet! Sınav bitti, deniz bitti, bari şu anın tadını çıkaralım. Emre, şu meşhur 'ters takla' denemeni yapacak mısın?" dedi.
Dayanamadım, yanına yaklaştım ve hafifçe defterin kenarına dokundum. "Ne oldu birden? Az önce denizde gülüyorduk, şimdi bu sessizlik de ne?" diye sordum, sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak.
Azra kalemi durdurdu ama başını kaldırmadı.
Defteri göğsüne bastırıp ayağa kalktı ve tek bir kelime etmeden Emre’lerin yanına doğru yürümeye başladı. O an, denizde kurduğumuz o yakınlığın, bir anda nasıl bir duvarla örüldüğünü izlemekten başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Emre bize doğru sırıtarak el salladı, "Hadi Tuna! Kraliçe affetti galiba, gel yanımıza!" diye bağırdı.
Azra’nın o sessiz öfkesi, içimdeki tüm cevapları düğümlemişti.