18. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊

Boşluk

Black Night

(Azra’nın Gözünden)
Kafeden çıktığımızda hava iyice serinlemişti. Sokak lambalarının titrek ışığı, taş sokakların üzerinde sarı gölgeler yaratıyordu. Emre ve Güneş, önümüzden yürüyen Emre’nin bitmek bilmeyen şakaları ve Güneş’in ona attığı kahkahalarla bizden ayrıldı. Emre, “Yarınki sınavda görüşürüz millet, aklınızı başınıza alın, özellikle de Tuna!” diye bağırarak sokağın köşesinden gözden kaybolduğunda, geriye sadece ikimiz ve gecenin sessizliği kalmıştı.
Tuna ile yan yana yürürken, aramızdaki mesafe o seradaki gerginliğin aksine, daha sakin ve kabullenilmiş bir hale bürünmüştü. Tuna ellerini ceketinin ceplerine sokmuş, adımlarını her zamanki gibi ritmik ve kontrollü atıyordu.
"Emre bu tempoyla yarın sınavdan önce uykusuzluktan bayılacak," dedim, sessizliği bozarak.
Tuna hafifçe gülümsedi. "Emre’nin sınavla olan imtihanı sadece yarınlık değil, bu onun yaşam biçimi. Ama merak etme, en sonunda hep geçer."
Sesi huzurluydu. Onun yanında yürürken, kafede annesiyle olan o doğal hallerini, nasıl da maskesiz ve sahici olduğunu düşünmeden edemiyordum. "Annen çok tatlı biri," dedim çekinerek. "Sizin ilişkiniz... yani, aranızdaki o bağ gerçekten çok özel."
Tuna bir an duraksadı, başını hafifçe gökyüzüne çevirdi. Yüzünde, bir şeyleri tartıyormuş gibi duran o tanıdık, hafif hüzünlü ifade belirdi. Ama bu bir çöküş değildi; sadece bir kabullenişti.
"Evet," dedi, sesi her zamankinden biraz daha pürüzlüydü. "O, bu kasabada benim sığınağım gibi. Her zaman da öyleydi."
"Hep mi?" diye sordum, içimdeki merakı engelleyemeyerek. "Sadece ikiniz miydiniz?"
Tuna adımlarını yavaşlattı. Gözlerini bana çevirdiğinde, o koyu mavi bulanıklığın içinde kısa süreli bir gelgit yaşandı. Sanki bir anlığına çocukluğuna gitti ama sonra hemen geri döndü. Sesi, konuyu kapatmak ister gibi ama yine de bana olan saygısından ötürü nazik çıktı.
"Bazı boşluklar vardır Azra," dedi, sesini yükseltmeden. "İnsan o boşlukları doldurmaya çalışmak yerine, onlarla yaşamayı öğrenir. Ben öğreneli çok oldu. Annemle biz, eksik olsak da birbirimize yetmeyi öğrendik."
Sesinde en ufak bir sitem ya da öfke kırıntısı yoktu. Sadece yaşanmışlığın getirdiği bir duruluk vardı. Bu cevap, zihnimdeki soruları tamamen susturmamı sağladı. Tuna, babasından bahsetmiyordu çünkü o "boşluk" onun hayatının bir parçası olmuştu, bir yara değil.
Sokağın sonuna geldiğimizde evimin ışıkları görünüyordu. Tuna durdu, ben de hemen yanında kaldım. "Buraya kadar yeterli," dedim, gülümsederek. "Teşekkür ederim, eşlik ettiğin için."
"Rica ederim," dedi. O an, o meşhur "Buz Adam"ın yerinde yeller esiyordu. Hafifçe öne eğildi, gözlerini gözlerimden ayırmadan bir an duraksadı. "Yarınki sınavda... Emre'nin o kâbus gibi Pisagor sorularıyla başa çıkabileceğini düşünüyorum."
Güldüm. "Umarım sen de öyle düşünüyorsundur."
Arkamı dönüp kapıya yöneldim. Tam anahtarımı çıkarırken arkamdan gelen adım seslerini duydum. Tuna, evin kapısına kadar gelip güvenli olduğumdan emin olmak istemişti. Kapının kilidini açtığımda ona tekrar döndüm.
"İyi geceler Tuna," dedim.
"İyi geceler, Çamur Kız," dedi.
Tam gidecekken bir anlığına durdu. Sanki az önce konuştuğumuz o "boşluk" konusunu kafasında tamamlamış gibiydi. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçip sadece başıyla hafifçe selam verdi. Karanlığın içinde, ceketiyle bütünleşen silueti yavaşça uzaklaşırken, onun bu kadar "tam" ve "sağlam" duruşu karşısında içimde ona dair garip, korumacı bir sevgi filizlendiğini hissettim. O, kendi boşluklarını bir kale gibi inşa etmişti ve ben o kalenin kapısından içeri bakmaya davet edilmiştim.