25. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊
Beste
( Tuna'nın ağzından)
Tatilin son günleri... Kasabanın havasında okulun o kaçınılmaz gerginliği başlamıştı bile. Emre’den öğrendiğim o sarsıcı gerçekler, zihnimin bir köşesinde duruyordu; ama Azra'nın yanına gittiğimde bunları bir "kalkan" gibi değil, onun dünyasını daha iyi anlamak için bir "anahtar" gibi kullanmaya karar verdim. Aras'ın ona bıraktığı o kırgınlıkları iyileştirmenin yolu, ona eski yaralarını hatırlatmak değil, bambaşka bir güven inşa etmekti.
Kasaba meydanındaki eski kütüphanede Azra'yı defteriyle baş başa gördüğümde, içimdeki o öfkenin yerini bambaşka bir his almıştı. Emre'den öğrendiklerim zihnimde dönüp duruyordu ama bunları bir koz olarak değil, bir rehber olarak kullanacaktım. Aras'ın yıktığı o güveni yeniden inşa etmek, sabır ve dürüstlük istiyordu.
Yavaşça yanındaki sandalyeyi çektim. Başını kaldırdığında, gözlerinde o bildik savunmacı ifade vardı; benden yine soğuk bir tavır bekliyordu.
"Yine mi o defter?" dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutarak.
Azra hemen defteri kapattı, parmaklarını kapağın üzerinde gergin bir şekilde kenetledi. "Sadece... kendi dünyam," dedi, kısa bir cevapla.
"Bazen o dünyayı biriyle paylaşmak, ağırlığını azaltır," dedim, gözlerine doğrudan bakarak. "Seni sorgulamak için burada değilim. Sadece... sana bir şey dinletmek istedim."
Cebimden, üzerinde günlerdir çalıştığım besteyi kaydettiğim küçük cihazı çıkardım ve masaya doğru kaydırdım. "Sözleri değil, sadece müziğin hissettirdiklerini dinlemeni istiyorum. Ne zaman istersen, tamamen sana kalmış."
Azra elinde cihazla öylece kaldı, şaşkınlıkla bana bakıyordu. Ona ne bir hesap sordum ne de geçmişine dair tek bir imada bulundum.
"Hadi, gitmen lazım," dedim, ayağa kalkarken. "Annem kafede, 'Azra gelirse kurabiyeleri taze hazırlayacağım' diye tutturdu. Seni bekliyor, geç kalma."
Kütüphaneden ayrılıp kafeye doğru yürüdüğünde onu uzaktan izledim. Kafeye girdiğinde Emre ve Güneş'in çoktan orada olduklarını gördüm. İçeri girdiğinde Emre'nin o gürültülü neşesi kafeyi doldurdu, Güneş ise kollarını açmış onu bekliyordu.
Ben ise birkaç dakika sonra kafenin kapısından girdim. İçerisi o eski tanıdık tarçın kokusuyla doluydu. Azra, Güneş’in yanındaki masada oturuyordu ama beni gördüğünde bakışlarını anında çayına çevirdi. Yine o aramızdaki görünmez duvar...
Oturduğumda ılımlı bir tavırla, "Selam millet," dedim. Herkese aynı mesafede ama Azra'nın varlığını hissederek.
"Ooo, Buz Adam geri döndü! Tatil yaramış valla, tenin biraz daha bronzlaşmış mı ne?" diye atıldı Emre, Aslında tatilde zaten sık sık görüşmüştük ama emre işte mutlaka zevzeklik yapması gerekiyordu.
Hemen arkasından da , elindeki kurabiyeyi havaya kaldırıp sanki bir konuşma yapıyormuş gibi ciddileşti. "Bakın millet, tatilin en trajikomik olayını anlatıyorum, sakın gülmeyin!" dedi. Tabii ki Güneş ile ben, bunun gülünecek bir şey olduğundan adı gibi emindik.
"Geçen gün bizim mahalledeki o yaşlı teyzenin kedisi... hani şu sürekli balkonlarda casusluk yapan tekir kedi var ya?" dedi Emre, gözlerini kocaman açarak. "Kediyi kurtarayım derken çöp kutusunun içine düştüm! Ve oradan nasıl çıktım biliyor musunuz? Teyze beni hırsız sanıp süpürgeyle kovalamaya başladı. Düşünün, ben; Emre, yani okulun en çevik adamı, kucağımda bir kediyle ara sokaklarda süpürgeden kaçıyorum!"
Güneş gülmekten masaya kapandı. "Emre, yalan söyleme! Teyze seni hırsız sanmadı, yanlışlıkla bahçesine girdiğin için kızdı!"
Emre, Güneş’e kaş göz işareti yaparak, "Ya detaya takılma aşkım, hikayenin büyüsünü bozuyorsun!" diye söylendi. "Neyse, sonuç olarak o kedi şimdi beni gördüğü yerde selam veriyor, mahalledeki karizmamı kediye teslim ettim resmen."
Emre’nin bu saçma hikayesi kafedeki ağır havayı biraz olsun dağıtmıştı. Güneş de hemen arkasından kendi tatil anılarını anlatmaya başladı; o anlatırken Emre sürekli araya girip "Ya öyle değil, şunu anlat" diye zevzeklik yapıyordu.
Göz ucuyla Azra’ya baktım. Emre’nin "kediyle süpürgeden kaçma" hikayesine, dudaklarının kenarında istemsiz bir kıvrılma oluşmuştu. O an, bu basit ve saçma anların, bizim birbirimize tutunma şeklimiz olduğunu anladım. Bizim grubun "Kıyı Ateşi" dediğimiz o ruh, tam olarak buydu: En büyük dertlerin arasında bile bir nebze olsun gülebilmek.
Azra, çayından bir yudum alıp yavaşça bana doğru baktı. Bakışlarında hala o "tanımaya çalışıyorum" ifadesi vardı ama artık o eski, kapı duvar olan bakışlar değildi.
"Senin tatilin nasıl geçti Tuna?" diye sordu, sesi hala biraz çekingendi ama bunu sorması bile büyük bir adımdı.
"Durgundu," dedim dürüstçe. "Daha çok... düşünmekle geçti. Bazı şeyleri netleştirmek gerekiyordu."
Emre, "Aman, yine derinlere daldı bizimki! Hadi, kurabiyeler bitmeden söyleyin, okulun ilk günü bir plan yapıyoruz değil mi? İlk gün geleneği bozulmasın!" diye araya girdi.
Azra başını salladı, hafifçe gülümsedi. "Evet, bozmayalım."
O "evet", sanki tatil boyunca süren o devasa uçurumun üzerinden atılmış ilk köprüydü. Emre'nin saçma hikayeleri, Güneş'in korumacı gülüşleri ve bizim aramızdaki o kırılgan sessizlik... Hepsi, yavaş yavaş parçaları yerli yerine oturtuyordu.
