43. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊
Çatı Katı
(Tuna’nın Gözünden)
Ertesi sabah, tarih hocamız Sayın Erdem Bey’in odasının kapısını çaldık. Erdem Bey, antik mühürler konusunda okulun en bilgili ismiydi. Çizdiğim o karmaşık yılan ve hançer figürünü önüne koyduğumda, gözlüklerinin üzerinden bize baktı.
Uzun süre inceledi. Birkaç kitaba baktı, arşivleri karıştırdı. Sonunda derin bir iç çekip kağıdı bize geri uzattı. "Çocuklar," dedi ciddi bir tonla. "Bu, bilinen hiçbir hanedanlığa, eski bir cemiyete veya tarihsel bir belgeye ait değil. Tasarım olarak sanki... birinin kendi zihninden uydurduğu, tamamen özgün bir imza gibi. Belki de bir tür mülkiyet damgası ya da bir aile sembolü."
Hocanın yanından çıktığımızda hayal kırıklığıyla karışık bir rahatlama içindeydim. En azından bu, devletler arası bir gizemin parçası değildi. Daha kişisel, daha... bize ait bir şeydi.
Okul çıkışında, omuzlarımız düşmüş bir şekilde kafeye değil, eve doğru yürürken aklıma ani bir fikir düştü. Beşikten beri beraberiz. Ben bu mührü görmüşsem, onlar da görmüş olabilir miydi?
"Çocuklar," dedim, Emre ve Güneş'e dönerek. "Siz... çocukken benim evime, babamın odasına ya da çatı katına girerken hiç böyle bir mühür, böyle bir işaret hatırlıyor musunuz? Hani babam gitmeden hemen önce..."
Güneş ve Emre uzun bir süre düşündü.Bir anda Emre alnına vurdu. "Tuna! Sen diyince... Çatı katı! Hani şu babanın eski 'çalışma odası' dediğimiz, hep yasaklı olan o yer vardı ya? Sizinle oraya bir kez gizlice girmiştik, hani o eski kutuları karıştırırken!"
Güneş hemen araya girdi. "Evet! Şimdi hatırladım.Hatta bir kutunun üstünde kırmızı bir leke vardı, biz onu çocuk aklımızla 'kan' sanıp korkmuştuk. Mühürdü o, değil mi?"
Hepimiz birbirimize baktık. O an, cevabın çok uzağımızda değil, kendi evimin çatı katında, tozlu rafların arasında bizi beklediğini anladık. Azra elini omzuma koydu. "Oraya gitmeliyiz," dedi, gözlerinde kararlı bir ışık vardı. "Senin için, senin geçmişin için bunu yapmalıyız."
Eve ulaştığımızda annem mutfaktaydı, bizim eve girdiğimizi bile fark etmedi. Sessizce, adeta birer gölge gibi merdivenleri çıktık. Çatı katının o gıcırdayan kapısını araladığımızda, havaya yükselen toz bulutları arasındaki sessizlik bizi karşıladı.
Ortalık her zamanki gibi karmaşıktı; eski defterler, üst üste yığılmış tablolar, bitmemiş notlar...
Emre, köşedeki o tozlu sandığı işaret etti. "Şuydu," dedi sesi titreyerek.
Yavaş adımlarla sandığa yaklaştım. Kalbim, 5 yaşındaki o çocuğun korkusuyla, yetişkin Tuna'nın merakı arasında bir yerlerde atıyordu. Sandığın üzerindeki kilidi elimle yokladım. Artık geçmişle yüzleşmeye hazırdım.
"Birlikte," dedim, arkamda duran arkadaşlarıma bakarak. "Birlikte açacağız."
Ellerimi kilide koyduğumda, çatı katının penceresinden vuran gün ışığı, sandığın üzerindeki o tanıdık, kırmızı mührü bir kez daha aydınlattı. Bu sefer sis perdesi aralanıyordu.
