1. bölüm · Dalgaya Doğru 🌊
Dalgaya Doğru 🌊
Tarih: 1 Eylül 2025
(Azra’nın Ağzından)
Arabanın camı yarı açık, rüzgâr saçlarımı yüzüme savuruyor. Kulaklığımda Lana Del Rey – Video Games çalıyor; o ağır, rüya gibi sesi her nefesimde içime doluyor. Gözlerimi kapatıp koltuğa yaslandım. Nakarat tam kalbime dokunuyor:
"It’s you, it’s you, it’s all for you…"
Babam direksiyonda, annem ise kucağındaki haritaya ve telefonun navigasyonuna bakıyor. İkisi de o kadar sakin ki, sanki tüm hayatımızı bir bavula sığdırıp bilmediğimiz bir yere taşınmak dünyanın en normal şeyiymiş gibi davranıyorlar. Ben ise arka koltukta, valizlerin arasında sıkışmış durumdayım. Çantam kucağımda, içinde o siyah kaplı defter var; dün gece İstanbul’daki odamda karaladığım birkaç satır… yarım kalmış duygular. Belki bu sessiz kasaba, o cümleleri tamamlamama izin verir.
Kasabaya girerken tabela göründü: “Hoş Geldiniz – Günbatımı Kasabası”. Küçük, hafif paslanmış mavi-beyaz harfler. Deniz kokusu aniden açık camdan içeri doldu; tuz, yosun ve bahçelerden gelen hafif bir limon çiçeği kokusu. İstanbul’un o boğucu egzoz dumanından sonra bu koku… sanki zamanı yavaşlatıyor.
“Burası mıymış?” diye mırıldandım, sesim rüzgârda kayboldu.
Annem dikiz aynasından bana bakıp gülümsedi: “Evet tatlım. Küçük, sakin… yeni bir sayfa.”
Yeni bir sayfa. Ben eski sayfayı seviyordum aslında. Orada mutluydum; vapur sesleri, Kadıköy’deki o küçük kafeler, arkadaşlarımla bağıra çağıra söylediğimiz şarkılar… Ama ailem karar verdi. “Daha huzurlu olur,” dediler. Sustum. Belki de huzur, can sıkıntısının kibarcasıydı.
Araba dar, taş döşeli sokaklara girdi ve babam beyaz bir evin önünde durdu. Ev, büyük ve ferah görünüyordu. Temiz cephesi, ahşap balkonları ve geniş pencereleriyle kasaba standartlarına göre biraz gösterişli ama bir o kadar da sıcaktı. Bahçesindeki limon ağaçlarının gölgesi verandaya düşüyordu.
“Hadi inelim, yerleşelim,” dedi annem heyecanla.
Ben bir süre daha arabadan inmedim. Uzakta deniz görünüyordu; masmavi, durgun ve davetkâr. Dalgalar kıyıya o kadar usulca vuruyordu ki, sanki fısıldıyorlardı: “Gel bakalım… belki burada da bir yerin vardır.”
Arabadan indiğimde sıcak asfaltın kokusu burnuma çarptı. Annem elime bir anahtar tutuşturup, “Biraz dolaş istersen, kasabayı keşfet,” deyince itiraz etmedim.
Küçük bir marketin önüne kadar yürüdüm. İçerisi serin ve loştu. Rafların arasında dalgın dalgın dolaşırken telefonum bir anlık dikkatsizlikle elimden kayıp yere düştü. Tam eğilecekken, benden önce davranan bir el telefonu kavradı.
Koyu saçlı, uzun boylu bir çocuk karşımdaydı. Bakışları o kadar düz ve ifadesizdi ki, ne bir sıcaklık ne de bir soğukluk hissediliyordu. Ama gözleri… denizin derinliklerindeki o koyu lacivert gibiydi.
“Al,” dedi kısaca. Sesi beklediğimden daha düz çıkmıştı.
“Teşekkürler,” dedim, hafifçe şaşırarak.
Başını sadece milimetrik bir hareketle salladı. Ne "rica ederim" dedi ne de gülümsedi. Arkasını dönüp kasiyere doğru yürüdü, sanki az önce hayatımdan bir hayalet geçmiş gibiydi. Arkasından bakarken içimden, “Ne garip biri,” diye geçirdim. “Bu kasabada herkes bu kadar sessiz mi?”
Marketten bir su alıp kendimi dışarı attım. Ayaklarım beni doğrudan sahile götürdü. Ayakkabılarımı çıkarıp ayaklarımı suya soktum. Su beklediğimden serindi ama canlandırıcıydı.
İçimden bir ses fısıldadı:
Eski hayatın güzeldi Azra… ama belki de bu durgun suyun altında senin bile bilmediğin bir şeyler gizlidir.
Dalgalar cevap vermedi ama içimde küçük bir merak uyanmıştı. Belki de bu "yeni sayfa" sandığım kadar boş kalmayacaktı.
_______
Umarım bölümü beğenmişsinizdir yorumlarınızı ve beğenilerinizi bekliyorum💖
