1. bölüm · CİN KÖYÜ
Ne oluyor?
Ben Yasemin. Alev’le kuzeniz. Babalarımız kardeş. Aramızda sadece birkaç ay var ama küçüklüğümüzden beri herkes bizi kardeş sanırdı. Zaten biz de kendimizi hiç kuzen gibi görmedik. Aynı evlerde büyüdük, aynı okullara gittik, aynı sıralarda oturduk. Şimdi de aynı üniversitede, aynı bölümde okuyoruz. Küçüklüğümüzden beri neyi sevsek birlikte sevdik. Aynı kıyafetleri beğenir, aynı yemekleri söyler, aynı şeylere gülerdik.
Babam komiser. Dışarıdan bakınca sert biri gibi görünür ama bana karşı hiçbir zaman öyle olmadı. Annem ise edebiyat öğretmeni. Çocukken bana sürekli kitap okurdu. Sanırım kitapları bu kadar sevmemin nedeni biraz da oydu.
Ben doğduğumda ailem eve yatılı bir bakıcı almış. Cennet Hanım…
Ama ben ona hiçbir zaman öyle demedim.
Benim için o hep Şekerci Nine oldu.
Çünkü küçükken bana elleriyle rengârenk şekerler yapardı. Tarçın kokulu akideler, çilekli küçük şekerler, ağızda eriyen renkli lokumlar… Çocuk aklımla onun gerçekten masaldan çıkmış biri olduğuna inanırdım.
Sonradan öğrendim ki Cennet Hanım yıllar önce kocasını ve oğlunu trafik kazasında kaybetmiş. O günden sonra bir daha evlenmemiş. Sonra bizim eve gelmiş ve bir daha hiç ayrılmamış. Beni kendi çocuğu gibi büyüttü.
Alev’in ailesi ise bizden daha sakin bir hayat yaşardı. Amcam çarşıda küçük bir mağaza işletirdi. Yengem ev hanımıydı. Amcamla lisede tanışıp genç yaşta evlenmişler. Alev de ben de tek çocuktuk. Belki bu yüzden birbirimize bu kadar bağlandık.
Üniversitede bir arkadaş grubumuz vardı. Oğuz, Hakan, Melih, Efe… Hep birlikte takılırdık. Ders çıkışı kahve içmeye gider, bazen gece yarısına kadar saçma şeylere gülerdik. Kendimize “kankalar” derdik.
Ve Oğuz…
Oğuz benim sevgilimdi.
Onun yanında kendimi huzurlu hissederdim. Bana baktığında dünyada kötü hiçbir şey yokmuş gibi olurdu.
İnsanlar güzel olduğumu söylerdi hep. Beyaz tenim, belime kadar uzanan simsiyah saçlarım vardı. Girdiğim ortamda dikkat çektiğimi bilirdim ama bununla övünen biri değildim. Alev de güzeldi. Ama herkes nedense beni daha çok konuşurdu. Bu bazen Alev’in hoşuna gitmese bile bana hiçbir zaman belli etmezdi.
O zamanlar hayatımızın sonsuza kadar böyle devam edeceğini sanıyordum.
Yanılmışım.
Ve bizim grup...
Üniversitede nereye gitsek birlikte giderdik zaten. İnsanlar bizi görünce şaşırmazdı artık. Oğuz, Hakan, Melih, Efe, ben ve Alev… Çocuk gibi eğlenirdik bazen. Özellikle Melih yüzünden ciddi kalmak imkânsızdı.
Oğuz ise grubun en sosyal insanıydı. Herkesle konuşurdu. Ortama girdiği anda dikkat çekerdi zaten. Enerjisi yüksekti. Ama bazen sadece bana karşı sakinleşirdi. İnsanların yanında sürekli şaka yapan biri olmasına rağmen benimle yalnız kaldığında daha farklı olurdu.
Hakan diğerlerine göre daha ağırbaşlıydı. Çok konuşmazdı ama boş konuşmayı da sevmezdi zaten. Bir şeyi kafasına taktı mı uzun uzun düşünürdü. Bazen hepimizin içinde en mantıklı kişi oymuş gibi hissederdim.
Melih tam tersiydi. Yerinde duramazdı. Sürekli bir şeylerle uğraşır, saçma espriler yapar, durduk yere milleti güldürürdü. Alev’le atışmalarını izlemek ayrı olaydı zaten. İki dakika kavga edip beş dakika sonra hiçbir şey olmamış gibi davranırlardı.
Efe ise en meraklımızdı. Özellikle garip şeylere karşı. İnternette ne kadar korku videosu, şehir efsanesi varsa bulurdu. Gece bize zorla izletmeye çalışırdı. Biz korkmayalım diye dalga geçerdik ama kendisi daha çok korkardı aslında.
Yine yorucu bir günün ardından eve geçtiğimde mutfaktan yayılan yemek kokuları bütün yorgunluğumu aldı. Şekerci Ninem her zamanki gibi çeşit çeşit yemek yapmıştı. Annem sofrayı hazırlamasına yardım ediyor, salata yapıyordu. Babam ise salonda oturmuş haber izliyordu.
Çantamı kenara bırakıp önce babamın yanağından öptüm. Sonra mutfağa geçip anneme ve Şekerci Ninem’e sarıldım.
“Acıkmışsındır benim güzel kızım,” dedi Şekerci Ninem gülümseyerek.
Gülümsedim. “Çok hem de.”
Odama çıkıp üzerimi değiştirdim. Aynada kısa bir süre kendime baktım. Günün yorgunluğu yüzüme vurmuştu ama evin içindeki huzur insana iyi geliyordu. Saçlarımı toplayıp aşağı indim.
Sofrada her zamanki gibi sohbet vardı. Babam gün içinde yaşadığı komik bir olayı anlatıyor, annem arada ona laf yetiştiriyordu. Alev mesaj atıp yine Melih’le tartıştığını yazmıştı. Okurken istemsizce güldüm.
Yemek bitince annemle sofrayı topladık. Sonra herkese iyi geceler deyip odama çıktım.
Gece duş almadan uyuyamazdım. Odamdaki banyoya girip kapıyı kapattım. Ilık suyu açarken aynadaki buğulu yansımama kısa bir an baktım. Ev sessizdi. Sadece aşağıdan televizyonun boğuk sesi geliyordu.
O an her şey normaldi. En azından ben öyle sanıyordum.
Sanki biri beni izliyormuş gibi garip bir hisse kapıldım. Daha önce hiç böyle hissetmemiştim. İçimi bir anda tarif edemediğim bir huzursuzluk sardı.
Başımı yavaşça kaldırıp aynaya baktım. Banyoda benden başka kimse yoktu. Sadece akan suyun sesi vardı. Ama yine de kalbim sebepsiz yere hızlı atmaya başlamıştı.
Kendime saçma davrandığımı söyleyip derin bir nefes aldım. Büyük ihtimalle günün yorgunluğuydu. Üniversite, dersler, insanlar… Beynim iyice yorulmuştu.
Ama o his geçmiyordu.
Sanki banyoda yalnız değildim.
Bir an arkamda bir hareket olmuş gibi hissettim. Hızla arkamı döndüm.
Hiçbir şey yoktu.
Daha fazla oyalanmadan banyodan çıktım. Üzerimi giyinip saçlarımı havluyla kurularken hâlâ üzerimde garip bir huzursuzluk vardı ama büyütmemeye çalışıyordum.
Biz sitede oturuyorduk ama öyle apartmanlı sitelerden değildi. İki katlı, bahçeli ve havuzlu evlerin olduğu sakin bir yerdi. Bizim ev ise sitenin en arka taraflarındaydı. Evin arkasında upuzun bir orman uzanıyordu. Benim odamın balkonu da direkt ormana bakardı.
Gündüzleri manzarası güzel görünürdü ama geceleri aynı şeyi söyleyemezdim.
Çünkü ormanın olduğu tarafta hiç ışık yoktu.
Gece olunca her yer kapkaranlık olurdu. Öyle böyle değil… İnsan baktığında sanki karanlığın içine çekilecekmiş gibi hissederdi.
Perdeyi kapatmak için balkona doğru yürüdüm. Camdan dışarı baktığım anda içimdeki huzursuzluk yeniden büyüdü.
Orman her zamankinden daha sessiz görünüyordu.
Fazla sessiz.
Perdemi kapatıp yatağıma uzandım. İçimdeki huzursuzluk geçmese de yorgunluktan kısa süre sonra uyuyakalmışım.
Ertesi gün okul yoktu. Sabah gözlerimi açtığımda nedensizce keyifsiz hissediyordum kendimi. Sanki gece hiç uyumamış gibiydim. Halsizce yataktan kalkıp aşağı indim.
Babam erkenden işe gitmişti. Mutfakta sadece annemle Şekerci Ninem vardı. Kahvaltı masasına oturdum ama pek iştahım yoktu. Çatalımla tabaktaki peynirleri dağıtıp duruyordum.
“Yasemin, oynama artık şu yemekle,” dedi annem.
Şekerci Ninem de hemen söze girdi.
“Hadi kızım, iki lokma bir şey ye. Böyle boş mideyle durulur mu?”
Ben cevap vermeden tabağımla oynamaya devam ettim.
Annem kaşlarını çattı.
“Hastaymışsın gibi duruyorsun sen. Solgunsun sanki.”
“Biraz halsizim galiba,” dedim omuz silkerek.
Şekerci Ninem iç çekti.
“Fazla oyalanma da tabağını bitir. Kahvaltıyı toplamam lazım. Temizlik ekibi gelecek birazdan.”
Zaten midem bulanıyormuş gibi hissediyordum. Sandalyeyi geri itip ayağa kalktım.
“Ben doydum. Odama çıkıyorum.”
İkisi de arkamdan söylendi ama dinlemedim. Odama çıkıp kendimi yatağa bıraktım. Telefonumu elime aldığımda Oğuz’un aradığını gördüm. Bekletmeden geri aradım.
“Aşkım sonunda,” dedi telefonu açar açmaz. “Niye açmadın?”
“Kahvaltıdaydım. Telefon odamdaydı.”
“Bugün ne yapıyoruz?”
“Bilmiyorum,” dedim yorgun bir sesle. “Bana fark etmez.”
“Önce birlikte bir kahve içeriz. Akşama doğru da bizimkilerle buluşuruz. Bir şeyler yaparız artık. Olur mu?”
İstemeden de olsa gülümsedim.
“Olur aşkım.”
“O zaman hazırlan sen.”
“Tamam,” dedim.
Bir süre daha konuştuktan sonra telefonu kapattık.
