8. bölüm · CİN KÖYÜ

Ev

Lavinya Stepen

Titreyen ellerimle tekrar telefona baktım.

Çekmiyordu.

Ekranın sağ üst köşesindeki o küçücük işaret bile kaybolmuştu.

Panikle etrafa bakmaya başladım. Göğsüm sıkışıyor, nefesim daralıyordu. Ağlamamak için dudaklarımı öyle sert ısırıyordum ki canım acıyordu.

Tam o sırada Şekerci Ninem’in sesi yankılandı zihnimde.

“Korkunca bunu oku pamuğum… geçer.”

Küçükken bana öğrettiği duayı mırıldanmaya başladım. Sesim titriyordu. Bir yandan da elim boynumdaki muskaya gitmişti. Deri parçayı avucumun içinde sıkı sıkı tutuyordum.

Dua ettikçe biraz sakinleşir gibi oldum.

Sonrasını tam hatırlamıyordum.

Nasıl olduysa uyuyakalmışım.

Bir anda cama gelen tıklama sesiyle irkildim.

Tak… tak…

Gözlerimi açar açmaz yüzüme güçlü bir ışık vurdu. El feneriydi. Gözlerim kamaştığı için birkaç saniye hiçbir şey göremedim.

Sonra doğruldum.

Ve onu gördüm.

Arabanın camına doğru eğilmişti.

Uzun boyluydu.

Ama normalden fazla uzun…

Neredeyse arabanın üzerine gölge gibi çökmüştü. Benim yaşlarımda görünüyordu. Eliyle yavaşça camı açmamı işaret etti.

Ama ben hareket edemiyordum.

Çünkü yüzüne bakıp kalmıştım.

Daha önce böyle bir yüz görmemiştim.

Sanki gerçek değilmiş gibiydi. Kusursuz denecek kadar düzgün hatları vardı. Ay ışığı tenine vurdukça yüzü neredeyse çizilmiş bir resim gibi görünüyordu.

Şaşkınlık içinde bakarken tekrar cama vurdu.

Tak.

Kendime geldim.

Hâlâ camı açmamı işaret ediyordu.

Hızla başımı iki yana salladım.

Hayır.

Sonra tekrar kontağı çevirmeyi denedim.

Motor yine çalışmadı.

Adam bir süre beni izledi. Ardından eliyle yolun ilerisini gösterdi.

İstemsizce baktım.

Ağaçların arasından görünen iki katlı bir ev vardı. Işıkları yanıyordu.

Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.

Camı yalnızca bir parmak aralayacak kadar açtım.

Soğuk hava yüzüme vurdu.

“Selamün aleyküm,” dedi adam.

Sesi beklediğimden çok daha sertti. Derin ve soğuk bir ton vardı sesinde.

Korkuyla başımı salladım.

“Yolda kaldın galiba,” dedi.

“Evet…” dedim.

Sesimi ben bile zor duymuştum.

Adam tekrar evi işaret etti.

“Bak,” dedi. “Şurası bizim ev. Buralar tekin yerler değil. İstersen sabaha kadar bizde beklersin.”

Başımı hemen iki yana salladım.

“Yok… teşekkür ederim. Kapılarım kilitli zaten.”

Adam birkaç saniye sustu.

Sonra biraz daha eğildi.

“Korkma,” dedi. “Evde annemle kız kardeşim de var.”

Zoraki bir gülümsemeyle tekrar başımı salladım.

“Yine de teşekkür ederim…”

Ama içimdeki ses o adamdan uzak durmam gerektiğini söylüyordu.

Çünkü gözleri…

Normal görünüyordu belki ama içinde açıklayamadığım bir şey vardı.

Sanki karanlığın içinden bana bakan başka biri daha vardı o gözlerin ardında.
Adam birkaç saniye bana baktı. Sonra yavaşça başını salladı ve hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp ormanın içine doğru yürüdü.Kısa süre içinde karanlığın arasında kayboldu.Ben ise hâlâ evin ışıklarına bakıyordum.Ev oradaydı.Koskoca iki katlı bir ev…Peki ben onu nasıl fark etmemiştim?Bir an kendi kendime mantıklı açıklamalar üretmeye çalıştım. Belki ışıkları uzaktan belli olmuyordu. Belki panikten gözüm görmemişti.Derin bir nefes alıp çantamdaki sudan birkaç yudum içtim.“Kendine gel Yasemin…” diye fısıldadım. “Olabilir böyle şeyler. Araba arızalandı sadece…”Arka koltuktan kabanımı aldım. Koltuğu biraz yatırıp uzandım üzerime örttüm.“sabah uyanınca inersin arabadan” dedim kendi kendime. “Telefon çekinceye kadar geriye doğru yürürsün…”Kendimi sakinleştirmek ister gibi tekrar dua etmeye başladım.Tam o sırada…Arabanın önünden hızla bir karartı geçti.Bir anda sustum.Hafifçe doğrulup etrafa baktım.Kimse yoktu.Nefesimi tutup birkaç saniye bekledim. Sonra yavaşça dikiz aynasına baktım.Ve gördüm.Arabanın arkasında… uzakta… bir çocuk vardı.Yüzü net seçilmiyordu.Ama koşuyordu.Bir sağa…Bir sola…Anlamsız şekilde hareket ediyordu.Boğazım düğümlendi.Korku yavaş yavaş bütün bedenimi sarıyordu.Hızla önüme döndüm. Telefonumu tekrar elime aldım.Hâlâ çekmiyordu.“Lanet olsun…” dedim sinirle.Elimle yan koltuğa sertçe vurdum.Sonra tekrar aynaya baktım.Çocuk yoktu.Tam rahatlamaya çalışırken bir uğultu yükseldi.Fısıltılar…Birden fazla kişi aynı anda konuşuyordu sanki.Sesler arabanın etrafında dolaşıyor gibiydi. Ama ne dedikleri anlaşılmıyordu.Kelimeler boğuk ve karışıktı.İyice titremeye başladım.Saate baktım.Gece üçtü.Sabah olmasına daha çok vardı.Derin bir nefes verdim.“Acaba adamla gitmeli miydim?” diye düşündüm.Ama ona nasıl güvenebilirdim ki?Belki yalan söylüyordu.Belki kötü biriydi.Ama ya gerçekten yardım etmek istiyorsa?En azından bu korkunç seslerle saatlerce yalnız kalmazdım…Yine de arabadan inmeye cesaret edemiyordum.Başımı direksiyona yaslayıp gözlerimi kapattım.“Allah’ım… bana yardım et…” diye fısıldadım.Tam o sırada cama vuruldu.İrkilerek başımı kaldırdım.Aynı adamdı.Ama bu sefer yanında bir kız vardı.On sekiz yaşlarında görünüyordu. Siyah çarşaf içindeydi ama yüzü açıktı.Ve…Hayatımda böyle bir güzellik görmemiştim.Yüzü gerçek olamayacak kadar kusursuzdu. Ay ışığı tenine vurdukça sanki insan değilmiş gibi görünüyordu.Titreyen ellerimle camı yine çok az araladım.“Selamün aleyküm,” dedi adam.Başımı hafifçe salladım.“Bu kız kardeşim,” dedi yanındaki kızı göstererek. “Seni balkondan görmüş. Rahatsız ediyorlar galiba?”“Evet…” dedim korkuyla. “Ama… kim bunlar?”Adam yüzünü karanlık ormana çevirdi.“Buralar tekin değildir,” dedi sertçe. “Sana söylemiştim.”Yanındaki kız hafifçe gülümsedi.“Gel,” dedi adam tekrar. “Sabah olunca yoluna devam edersin.”Kararsız kaldım.İnmekle arabada kalmak arasında gidip geliyordum. Onlar bana bakıyor, ben onlara bakıyordum.Sonunda telefonumu ve çantamı aldım. Montumu giydim. Cebimdeki biber gazını kontrol ettim.Titreyen bacaklarla arabadan indim.Adam başıyla onu takip etmemi işaret etti.Önde adam…Arkasında ben…En arkada kız…El fenerinin soluk ışığında ormanın içine girdik.Ağaçların arasından yürürken dallar yüzüme sürtüyor, ayaklarım çamura batıyordu. İçimdeki korku her adımda büyüyordu.Bir süre sonra eve ulaştık.Adam kapıyı açtı.İçeri girer girmez olduğum yerde donup kaldım.Ev…Bir ev gibi değildi.Adeta bir saraydı.Her yerde eski antikalar, altın işlemeli eşyalar, tavandan sarkan dev avizeler vardı. Masaların üzerinde altın kaseler duruyordu. Koltuklar taht gibi görünüyordu.Gözlerim hayretle etrafta dolaşırken yukarıdaki merdivenlerden biri inmeye başladı.O da siyah çarşaflıydı.Yüzü görünmüyordu.Sadece gözleri seçiliyordu.Bana doğru hafifçe başını eğdi.Sanki “Hoş geldin” diyordu.Ben de istemsizce başımla selam verdim.Tam o sırada adam arkamdaki kapıyı kilitledi.Kilidin sesi evin içinde yankılandı.İçimde tuhaf bir ürperti yükseldi.Adam ardından merdivenlere yöneldi. Yarıya geldiğinde dönüp bana baktı.“Hadi,” der gibi başını eğdi.Sessizce peşinden çıktım.Koridorun sonundaki bir kapıyı açtı.Oda nefes kesecek kadar güzeldi.Kocaman bir yatak, altın işlemeli aynalar, ağır kadife perdeler…Sanki bir masal odasıydı.İçeri girdim.Adam kapının önünde durdu.“Burada uyu,” dedi. “Sabah olunca yoluna gidersin.”Sonra yüzü bir anda ciddileşti.“Sakın dışarı çıkma.”Başımı sessizce salladım.“Teşekkür ederim…” dedim.
Adam çıktıktan sonra hızla kapıyı kapattım. Ardından arkasındaki kilidi titreyen ellerimle hemen kilitledim. İçimdeki korku geçmiyordu. Sürekli sure okuyordum.
Yatağa uzandım. Dua ede ede ne zaman uyuyakaldığımı hatırlamıyordum.
Sonra bir anda seslere uyandım.
Dışarıdan sesler geliyordu ama bu seslerin bir tonu yoktu. Fısıltı gibiydi sanki… boğuk, anlaşılmaz, insanın içine işleyen tuhaf seslerdi bunlar.
Peki bir fısıltı ikinci kata kadar nasıl gelebilirdi ki?
Odamın ışıkları hâlâ yanıyordu.
Yavaşça yerimden kalktım. Ayaklarım buz gibiydi. Kalbim göğsümün içinde sert sert atıyordu.
Cama doğru yavaş adımlarla ilerledim.