29. bölüm · Camdan Hayaller // SKZ
❄️29.Bölüm: "Aşk Hep Olsun"❄️
Yeniden gülümsedim ve kendimden oldukça emin bir sesle onu yanıtladım.
"Korkma, Minho. Seni her ne olursa olsun beklerim. Senden asla sıkılmam. Böyle bir şey asla mümkün olamaz. Her zaman yanında olacağım, her zaman başucunda durup güzel gözlerinin içine bakacağım."
"Söz mü?"
"Söz. Lee Jae Hee sözü."
Kelimelerim dudaklarımdan dökülür dökülmez Minho gülmemek için kendisini zor tuttu. Dudaklarını şirin bir şekilde birbirine bastırdı.
Durum böyle olunca ben de kaşlarımı çatmadan edemedim.
"Ne oldu?" diye sordum saf bir şaşkınlıkla.
Dudaklarını aralar gibi olduğu an tatlı bir kıkırtı sesi yükseldi. Onu böyle görmek güzeldi ve ortamdaki tüm duygusal hava aniden uçup gitmişti.
İkimiz de kızarmış ve yaşlı olduklarından ötürü parıldayan gözlerimizle birbirimize bakmaya başlamıştık. Bu hâlde bir de gülümsüyorduk. Onun ifadesi bana da bulaşmıştı.
"Pek sözlerini tutan biri değilsin ya hani?" diye sordu hızlıca.
Kaşlarım biraz daha çatıldı. Konuyu nereye bağlayacağını bilsem ve gülümsemeye devam etsem de anlamamış gibi yaptım.
"Eee?"
Gözleriyle bana yandan yandan, tatlı bakışlar gönderirken cevap verdi.
"Lee Jae Hee sözüne güvenebilir miyim bilemedim şimdi."
Alıngan bir tavırla kollarımı birbirine bağladım.
"Aşk olsun ama Minho ya?"
Hızla cevabı yapıştırdı.
"Olsun güzelim, aşk hep olsun."
Bana güzelim dedikçe içimde kıpırdanıp duran o tatlı okşayışın vermiş olduğu güzel hisleri dizginlemeye çalıştım. Tabii, ne kadar başarılı olabildiysem artık!
Onunla olduğum her an mutluydum ve yüzüm hiç 10 dakikadan fazla asık kalmıyordu.
Yine gülmeye başladım. O da öyle. Odayı ve gecemizi şen gülüşlerimiz doldurdu.
❄️
~O herife ondan hoşlandığını söyleyerek büyük bir halt yedim. Hepsi şu lanet olasıca dilimin suçu! İçim hiç rahat değil Jae Hee. Sakın yalnız kalma.~
Minho'nun attığı mesaja yüzümdeki hafif gülümseme eşliğinde baktım.
Gözlerim usulca dolmaya başladı çünkü Minho'nun bana vermiş olduğu değer içimde her zaman ağlama isteği uyandırıyordu. Ben onun gibi güzel yürekli bir adamı hayatım boyunca tanıyacağıma inanmamıştım. Erkeklerden bu zamana kadar hep nefret etmiştim. Ama o... O çok farklıydı ve yüreğini bana vermişti. Kendisi hayallerimden bile daha güzeldi.
"İyi misin Jae Hee?"
İşittiğim ses üzerine buğulu gözlerimi telefonumun ekranından hızla kaldırıp karşımdaki sandalyede oturan Chan'a baktım. Tebessümü biraz daha büyüttüm.
"İyiyim iyiyim."
Parmaklarımı klavyemin üzerine götürdüm.
~Merak etme, Chan yanımda. O olmasa bile sivil polisler yakınımda. Tek bir düğmeye basmamla saniyesinde yanımda olurlar. Ben iyiyim. Sen de iyi ol.~
Gerçekten Hyunjin o kadar titiz çalışıyordu ki her yer sivil polis kaynıyordu. Peşimi hiç bırakmıyorlardı. Üstelik bana verdikleri kolyede, bileklikte, akıllı saatte, yüzükte ve daha pek çok aksesuarda gizlenmiş acil durum düğmeleri bulunuyordu. Birine bastığım anda polislerin saniyesinde yanımda biteceğinden hiç şüphem yoktu.
"Minho ile mi mesajlaşıyorsun?"
Telefonun ekranını söndürüp onu masamın üzerine bırakırken başımı kaldırıp Chan'a baktım. Gözlerimi yumup açarak ona sessiz bir onay verdim.
"Merak etmiştir doğal olarak. Hastanedeyken Jung Tae'den hoşlandığını ona söylemişti. Şimdi de muhtemelen pişmanlık duyuyordur."
Gülümsedim. "Öyle, yalnız kalmamı istemiyor."
Chan da gülümsedi. "Haklı da ama merak etme. Yalnız bırakmayacağız seni."
Biraz sonra odamın kapısı tıklatıldı ve içeri Yejin unnie girdi. Kapı aralığından başını uzatıp bana muhteşem bir tebessüm sundu.
"Girebilir miyim?"
"Tabii."
Chan onu burada görünce epey bir şaşırdı. Yejin unnie de tam olarak içeri girip kapıyı kapattığında onu fark edebildi. Kaşları hızla çatıldı. Şüpheci bakışları bir benim bir de Chan'ın üzerinde gidip geldi.
"Onun burada ne işi var?"
Chan da şaşkın gözlerini Yejin unnienin üzerinden çekip bana odaklandı.
"Ben de aynı soruyu soracaktım. Onun burada ne işi var?"
Doğru ya, onlar birbirlerini henüz görmemişlerdi. En son Chan hastaneye gelip olay çıkardığında Yejin unnie onunla ilgilenmiş ve kapı önünde epey kavga etmişlerdi.
Oturduğum ofis sandalyesinden ayağa kalktım. Gergin bir şekilde gülümsemeye devam ederken Yejin unnienin yanına doğru adımladım çünkü tedbir almam gerektiğini hissetmiştim. Yejin unnie her an bir yırtıcı gibi Chan'ın üzerine atlayabilecek vaziyette görünüyordu.
"Sakin olun lütfen. Unnie..." dedim ve bana bakmasını umdum. Nihayet delici gözlerini Chan'ın üzerinden çekip bana baktı. O an hızla konuştum.
"Chan benim yanımda, bizim yanımızda. Bize yardımcı oluyor. Eskisi gibi değil. Lütfen sakin ol."
Sessizce dinledi ama bakışları bir an olsun yumuşamadı. Şimdilik onu es geçip hemen yanında adımlarımı durdurdum. Bu sefer de oturduğu yerden bizi seyreden Chan'a açıklama yaptım.
"Ben de şaşırmıştım Chan ama Yejin unnie burada işe başlamış. Onu gitmesi için uyardım ama sözleşmeyi feshedemediği için ona her şeyi anlatmak zorunda kaldım. Biz de karşılaşalı çok olmadı, inan."
Chan anlayışla başını aşağı yukarı sallamaya başladı. Oturduğu yerde öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine dayadı. Ellerini birleştirip, "Anladım," dedi. Ardından devam etti:
"İyi olmuş aslında. Ben yanında olmadığım zamanlarda o olur. Hiç yalnız kalmazsın."
Yejin unnienin kaşları bir nebze daha çatıldı. Başını bana çevirip gözlerini gözlerimle buluşturdu.
"Neden yalnız kalmak istemiyorsun? Evet, tehlikeli. Bunun farkındayım ama kelimelerinizin altında başka bir şey yatıyormuş gibi hissettim."
Chan da ayağa kalktı. Derin bir nefes alıp aldığı nefesi usulca bırakırken ellerini ceplerine attı.
"Hislerinde yanılmıyorsun. Bu Jung Tae denen pislik maalesef, Jae Hee'ye fena yanık. İşin kötü yanı Jae Hee'yi de kendisinden hoşlanıyor olarak biliyor. Ne zaman ne yapacağı belli olmaz."
Yejin unnie elini başına götürdü. "Ah, lanet olsun!" dedikten sonra başındaki elini sırtıma götürüp sıvazlamaya başladı.
"Şimdi anladım. Merak etme, yanından hiçbir yere ayrılmam. Patron sensin, yanında olduğumu şu gıcık üstlere de bildirirsen hiçbir sorun olmaz."
O kadar bezgince konuşmuştu ki gülümsemeden edemedim.
"Ne o?" diye sordum. "Canından bezmiş gibi görünüyorsun."
Üzerindeki şüpheci ve sert bakışları anında yok etti. Derin bir iç çekti, omuzlarını düşürdü. Paytak paytak ilerleyip kendisini yorgunca Chan'ın karşısında bulunan boş koltuğun üzerine bıraktı.
"Ahh, bezdim zaten Jae Hee! Sizin bu çalışanlarınız çok fena. Oradan oraya koşuşturup duruyorum ama yine de yaranamıyorum! Lanet olsun..."
Bir makineli tüfek gibi anlatmaya başladı ve saatlerce hiç susmadı. Yaşadıklarını anlatarak başımızı şişirmeyi sürdürdü.
❄️
Nihayet işlerimi bitirmiş koridor önünde asansörü bekliyordum. İçim içime sığmıyordu çünkü Minho'nun yanına gidiyordum. Onu çok özlemiştim. Güzel yüzünü görmeyeli neredeyse 1 tam gün olmuştu. Onsuz geçen her bir saniye resmen işkence gibiydi.
Asansör geldiğinde hızla bindim ve giriş kata giden düğmeye bastım. Ardından tek başıma olduğum için ayna karşısında kendime bakmaya başladım. Gülümsedim. Saçımı düzelttim, kıyafetime çeki düzen verdim, makyajım iyi mi değil mi şöyle bir kontrol ettim. Minho'ya güzel görünmek istiyordum.
Tam asansörün kapısı kapanacaktı ki araya giren elle beraber yeniden açıldı. İçeri nefes nefese Jung Tae girdi.
"Jae Hee!"
Ah, lanet olsun!
Şu an asansördeydim ve yalnızdım! Kaçacak hiçbir yerim de yoktu!
Yüzüm anında asıldı. Bir süre asansörün aynasından Jung Tae'ye bakakaldım. Ardından gülümsemeye çalışıp şaşkınca, "Jung Tae?" diyebildim.
Otopark katına inen düğmeye basarken hâlâ nefes nefeseydi. Gözlerini bir saniye olsun üzerimden ayırmamıştı.
Ona doğru dönüp biraz kenara çekildim. Utanıyormuş gibi çekingen bir tavırla rol kesmeye başladım. Ellerimi önümde, çantamın kolunun üzerinde birleştirip gözlerimi yere indirdim.
"Seni görünce yetişmeye çalıştım. Nefes nefese, kan ter içinde kaldım. Kusuruma bakma."
"Yok canım," dedim biraz daha gülümsemeye çalışıp. "Ne kusuru?"
"Nasılsın? Yanına gelmek istedim ama o kadar yoğundum ki bir türlü gelemedim."
"İyiyim, nasıl olayım işte? Aynı. Sadece biraz yoruldum."
"Evet, çok çalıştın bugün. Yeni personel bir türlü odandan çıkmak bilmedi. Ne çalıştınız bu kadar?"
Bizi mi gözetlemişti?
Ahhh!
O sandığımdan daha da tehlikeli biriydi.
"Yeni personel oldukça kafa biri. Tıpkı benim gibi düşünüyor. Bir tasarım üzerine çalıştık. Tabii bütün zamanımız çalışmakla geçmedi. Açıkçası... Epey bir sohbet ettik."
Benimle birlikte gülümsedi. Sonra ne diyeceğini bilemedi. Ya da demek istediği şeyi hemen dillendiremedi. Sertçe yutkundu. Kuruyan dudaklarını ıslattı. Hızlıca inip kalkan göğsü biraz daha düzene girmeye başlamıştı.
"Şey," dedi ve utangaç bir edayla elini ensesine götürdü.
"Nereye gidiyorsun? Dilersen seni ben bırakabilirim."
Ah, hayır! Olamaz. Ne diyecektim ben şimdi?
Başka bir yere gittiğimi söyleyemezdim. Eve gidiyorum demekten başka çarem yoktu ama eğer dersem, beni eve bırakmak için daha çok ısrar ederdi. Onunla yalnız başıma kalmak istemiyordum. Hele bir de arabada, asla!
"Teşekkür ederim ama gerek yok. Taksi çağırdım. Önce kardeşimin bir yanına uğrayacağım. Sonra eve geçeceğim. O yüzden hiç zahmet etme."
"Zahmet olur mu hiç?"
Olsun ya! Zahmet olsun lütfen!
"Olur olur, hiç yorulma."
"Yorulmam Jae Hee. En azından kardeşinin yanına kadar bırakmama izin ver."
Son bir kez şansımı denemek için, "Taksi çağırmıştım," dedim ama işe yaramadı. Baygın gözlerle gözlerime baktı.
"Sen benden mi kaçıyorsun?" diye sordu.
Yakalanmamam gerekiyordu. Gerginliğimi, güm güm atan kalbimi kontrol etmem gerekiyordu.
"Yooo," dedim hızla. Ardından bu hallerimin yalnızca utançtan kaynaklı olduğunu ona hissettirebilmek için daha utangaç davrandım. Oldukça kısık tuttuğum sesimle, "Sadece utanıyorum," diye ekledim.
Bu söylediklerimi onun duymasını istemiyormuşçasına kısık bir sesle söylemiştim ama elbette ki asıl niyetim duymasıydı. Duyduktan sonra da yakalanmış gibi yapıp daha utangaç davranacaktım.
"Ne?" dedi beni duyduğunu belirterek. O da gülümsedi. Ellerini nereye koyacağını bilemedi.
Sahi... Bu lanet asansör neden hâlâ inmemişti?!
Amacıma ulaşınca beni duyduğunu fark etmiş gibi yapıp daha da utangaç tavırlar sergiledim. Karşısında ezilip büzüldüm ama ne yaparsam yapayım ondan kurtulamadım.
Neyse ki peşimi bir an olsun bırakmayan polis arkadaşlar vardı da güvende hissediyordum.
Onunla otopark katına inip ilerledik. Aracının içine oturdum. Emniyet kemerimi o klişe sahnelere denk gelmeden evvel büyük bir hızla bağladım. Şoför koltuğuna yerleşip aracı çalıştırmak için hazırlanan Jung Tae ile de göz teması kurmadım. Yalnızca yaptıklarını seyrettim.
Nihayet şirketten çıkış yaptığımızda gece ışıklarının süslediği koca şehri seyre koyuldum.
"Kardeşinin yanına gitmek istediğine emin misin?"
Ansızın sorduğu soruyla bir an boşluğa düştüm. "Efendim?" dedim yenilenmesini istercesine.
O an yüzünde garip bir tebessüm yer edindi. Bu seferki fazla kasıntıydı. Gerilmeden edemedim.
"Kardeşinin yanına mı gitmek istiyorsun yoksa çok sevdiğin Lee Minho'nun yanına mı?"
Minho mu? Çok sevdiğin mi?!
Anlamış mıydı bir şeyleri?
Ben olduğum yerde iyice gerilmeye devam ederken çaktırmadan bileğime uzandım. Boncuklardan birinin üzerine basıp ses kaydını aktif hâle getirdim. Hemen yanındaki boncuğa da dokunup acil durum butonunu aktif ettim.
Kaşlarımı çattım. Kıstığım gözlerimle onun yüzüne dikkatle bakmayı sürdürdüm. Bu sırada Jung Tae kısa bir anlığına gözlerini yoldan çekip bana odakladı. Aklına yeni gelmiş gibi sözlerine bir ekleme daha yaptı.
"Ah! Dur, şeyi unuttum! Yoksa akıbetini çok merak ettiğin ve uğruna polis teşkilatını ayaklandırdığın Kim Seungmin'in yanına mı?"
...
Jung Tae👇🏻
Ah, bu da bizimki.👇🏻😍
