23. bölüm · Camdan Hayaller // SKZ
❄️23.Bölüm:"Ayaklarımın Suçu"❄️
Başını uzatan kişi bu sefer Minho'ydu!
"Ben geldiiiiimmm!"
"Yok artık," dedikten sonra kendimi baygın bir şekilde yeniden koltuğa attım.
Minho o esnada ablasını gördü. Şaşkınlıktan minik dilini yuttu. İçeri girip kapıyı kapattı.
"Noona, senin burada ne işin var?"
Yejin unnie sadece güldü. Ayağa kalktı. Kardeşinin karşısına geçti.
"Bu seremoniyi bugün fazlasıyla yaşadım. Konuşuruz sonra. Ben sizi yalnız bırakayım. Aramam gereken bir yer var. Yine gelirim Jae Hee. Görüşürüz."
Onu uğurlamak için ayağa kalktım. Yejin unnie gittikten hemen sonra da onun kalktığı koltuğa oturan Minho'ya ölümcül bakışlarımla baktım.
"Yaptığın şeyin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorsun değil mi? Neden geldin Minho? Ben zaten her gün yanına geliyorum."
Minho güzel dişlerini göstere göstere gülümsedi. Gözleri ortadan kayboldu.
"Dayanamadım. Ayrıca sen de yaptığın işin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyorsun ama yine de buradasın."
"Minho... Jung Tae seni görsün istemiyorum. Defteri ararken beni sakladın. Onunla konuştun. Beni senin yanında görürse şüphe etmesinden korkuyorum."
"Benim için endişelenme."
"Nasıl? Söylesene Minho bunu nasıl yapacağım? Zaten korkuyorum. Aklına gelebilecek her türlü şeyden. Babamdan, bu işlerden, şirketten, Jung Tae denen manyaktan, sana zarar gelmesinden! Kafayı yemek üzereyim. Bir de üzerine Yejin unnie... Ne yapacağım Minho. Ben çözmeye çalıştıkça her şey iyice düğümleniyor. Karman çorman bir hâl alıyor."
Minho yine de tebessümü ile baktı yüzüme.
"Endişelenme, her şey yoluna girecek. Kimseye bir zarar gelmeyecek. Ama beni de anla. Ben... Ben de sana bir şey olacak diye çok korkuyorum. Hastanede duramıyorum. Duvarlar üzerime üzerime geliyor. Her saniye senin ne yaptığını düşünüyorum. Kafamda bir sürü sahne kuruyorum. Ya şu olduysa, ya bu olduysa, ya gerçekten şu an bu hâldeyse... Dayanamadım. Seni görmeden içim rahat etmeyecekti."
Yutkundum.
Onu da anlayabiliyordum.
Sağ elimi kaldırdım ve sıkıntıyla saçlarımın arasından geçirdim. Biraz daha sakinleştim. Kollarımı birbirine bağladıktan sonra:
"Yine de gelmemeliydin," dedim.
Sakinleştiğimi anlayınca anında şımardı. Gülümsedi. Onun kaybolan güzel gözlerine bakıp hafif bir tebessüm ettim.
"Vallahi benim değil, hepsi ayaklarımın suçu," deyince kendimi tutamayarak bir anda gülmeye başladım.
Sinirlerim iyice bozulmuştu.
"Ne? Ama öyle. Beni buraya ayaklarım getirdi."
Ayaklarına baktı. Onlara işaret parmağını sallaya sallaya azar çekmeye başladı.
"Yah! Neden getiriyorsunuz beni buraya?! Jae Hee'm bana kızdı sizin yüzünüzden!"
Bir anda eridi. Sırıtmaya başlayıp devam etti.
"Kızınca da ayrı bir güzel oluyor, değil mi? Ay! Buraya sonra gelelim. Ne diyordum ben? Hah! Getirmeyin bir daha beni buraya! Yoksa çok fena olur ona göre!"
Ben ona gülmeye devam ederken bana havadan bir öpücük gönderdi.
Beni yumuşatıp kafamdaki düşüncelerden uzaklaştırmak için sergilediği bu şirin hareketler kalbimi her zamanki gibi sıcacık etti. O sıcaklığa sığındım.
❄️
Minho'yu zar zor ikna edip Yejin unnie sayesinde de nihayet gönderebilmemin üzerinden yarım saat geçmiş, odamda yapayalnız kalakalmıştım. Zihnimi meşgul edip duran düşüncelerle verdiğim savaş hâlâ bir neticeye varamamış devam ediyordu.
Derin bir nefes verdim. Ayağa kalkıp odamdaki boydan cama doğru ilerledim. Camın kollarını tutup kendime doğru çektim ve duvara yasladım.
Açılan camlardan dolayı yüzüme vuran rüzgârı gözlerimi yumarak karşıladım. Ellerimi önümdeki demirlere yaslayıp rüzgârın uzun saçlarımı geriye doğru savurmasına izin verdim.
Bu esnada odamın kapısı tıklatıldı.
"Gel,"diye seslensem de şu anki hâlimi bozamadım. Dinlenen gözlerimi açamadım, rüzgârın bu kadar tatlı bir şekilde yüzümü okşayıp saçlarımı savurmasını engelleyemedim.
Bana doğru yaklaşan ayak seslerine kulak verdim. Biraz sonra ayak seslerinin sahibinin sesini işittim.
"Beni görmek istemişsin, Jae Hee."
Bangchan'ın sesini işitir işitmez yummuş olduğum gözlerimi açtım. Olduğum yerde kalıp başımı ona çevirdim. Gözlerimi, onun şaşkın gözlerine sabitledim.
"Evet, Chan. Seni görmek istedim."
Gözlerindeki parıltı ve son derece masum, şaşkın bakışının yanı sıra gülümsedi. Sağ yanağındaki gamzesi çukurlaştı.
"Kıyamet koptu da haberim mi yok? Sen-beni-görmek-istedin?"
Son kelimeleri emin olmak için bastıra bastıra söylediği esnada ben de hafif bir tebessüm ettim.
"Konuşmamız gereken çok önemli bir konu var."
"Neyle ilgili?"
Sorusuna karşılık bir müddet duraksadım. Sıkıntıyla derin bir nefes daha alıp verdim.
"Şirket, babam, Jung Tae, her şey. Her şey Chan..."
Kafası karıştı. Kaşları çatıldı. Ağır ağır yanıma geldi. O da ellerini benim gibi demirlere yasladı.
"Ne demek istiyorsun?"
Başımı önüme çevirdim. Önümdeki manzaraya bakmaya başlayıp cevap verdim.
"Nasıl söyleyebileceğimi inan bilmiyorum Chan ama... Ama burada kötü şeyler dönüyor. Kafam çok karışık. Babam bu işin neresinde bilmiyorum."
"Hangi işin?"
Bangchan başını bana doğru eğdi ve yüzüne yeniden bakmamı sağladı.
"Daha açık konuşur musun Jae Hee?"
Başını eğerek bana merakla bakmaya başlayan Chan'ın gözlerine gözlerimi çıkardım.
"Jung Tae çok tehlikeli biri Chan. Onu daha önce babamın yanında görmemiştim, ta ki hastanede babamı ziyarete geldiği güne kadar. O gün babamın kendisini yetiştirip okuttuğunu ve şirketimizde çalıştığını öğrendim ama onu ilk gördüğüm an o gün değildi. Ben hastanedeyken bir çocuk omzuma çarptı. Elinden bir defter düşürdü. Bir ara durup yardım dilenen gözlerle gözlerime baktı ardından peşinden gelenlerle arasını açmamak için koşmaya devam etti. Gözden kayboldu."
Beni büyük bir ilgiyle dinlemeye devam eden Chan'ı görünce içimdeki güven duygusu giderek arttı. Anlatmayı sürdürdüm.
"O çocuğun peşinden gidenlerden biri Jung Tae idi. Deftere bakarken cebimden bir not çıktı. Yardım etmemi söyleyen bir not. Neden bendim bilmiyordum ama o çocuk bana bilerek çarpmıştı ve cebime bilerek bu notu koymuştu. Emindim. Jung Tae o günden sonra defterin peşine düştü. Defterde bu kadar gizli ne var bilmiyorum, polise verdim ve onların da çözmesini bekliyorum ama Jung Tae bir gün benim için ölüm emri verdi."
"Ne?"
"Defterdekileri görme korkusuyla defteri alan ben için ölüm emri verdi. Hastanede onları duydum. Saklandım."
"Sonra ne oldu? Şimdi... Şimdi nasıl? Nasıl onunla aynı şirket içerisinde yan yana olabilirsin?!"
"Sakin ol Chan, lütfen."
"Nasıl sakin olabilirim? Jae Hee o herif burada! Senin burnunun dibinde!"
Gözleri resmen koyulaşmıştı. Epey sinirlenmişti.
"Sessiz ol, lütfen. Birileri duyabilir. Lütfen Chan. Sakin ol."
Sakin olmaya çalıştı. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Sağ elini hırsla saçlarının arasından geçirdi. Derin derin nefesler alıp vermeye başladı.
Ellerimi demirlerden çekip onun sol koluna yerleştirdim.
Kolunu tutan ellerime gözlerini indirdi. Yutkundu. Ellerime kısa bir süre bakıp gözlerini yeniden gözlerime çıkardı.
"İyi misin?"diye sordum. Başını aşağı yukarı salladı.
"Devam et," dedi.
Onu fazla bekletmeden anlatmaya devam ettim.
"Hastanede onunla karşılaştığım an hazırlıklıydım. Üstelik endişelenme, beni o pislikten koruyacak sivil bir polis dahi var peşimde. O gün de vardı. Plan yaptık. Karşısına çıktım. Kim olduğunu öğrendim. O da benim kim olduğumu ilk orada öğrendi. Kendisinin baba bildiği adamın öz kızı olduğum şokunu atlatır atlatmaz defteri sordu. Ben de rahat davranıp onu o gün çöpe attığımı söyledim. Önemsememiş gibi davrandım. Bir daha bahsi açılmadı."
"Peki neymiş bu defterle derdi?"
"İnan hâlâ bilmiyorum ama bildiğim bir başka şey daha var. Chan, bir gün bana bir dosya getirildi. Jung Tae'nin dosyasıymış aslında. Aldım ve bilgisayara geçirmek için hazırlandım. Dosyanın içinden çıkanları çektim, sana hepsini göstereceğim ama bilmen gereken şu ki o bir katil. Donggu Mağarasının sahibinin işinin hâlledildiği dosya arasındaki bir notta yazılıydı. Akşam haberlerde gördüm. O adam öldürülmüş."
Chan bedenini tamamen bana doğru çevirdi. Kolundaki ellerim aşağı doğru kaydı.
"Sen ne diyorsun Jae Hee?"
"Sana her şeyi ama her şeyi en başından anlatacağım Chan. Ben... Ben yalnızca şu an... Şu an çok yalnızım ve ne düşünmem gerektiğini bilemiyorum. Babam bu işin neresinde bilmiyorum. O Jung Tae denen pisliği öz oğluymuşçasına seviyor. Onun ne halt olduğunu bilmemesi imkânsız."
"Bu işin aslını senin için öğreneceğim Jae Hee."
Chan hışımla gitmek için ayaklanınca onu hızla kolundan yakaladım.
"Chan, dur! Önce her şeyi sana detaylı bir şekilde anlatmama izin ver. Lütfen, kimseye bir şey belli ettirme. Ben de ne halt olduğunu bilmeme rağmen ona ayak uyduruyorum. Lütfen, sakin ol ve yanımda kal."
Bir kez daha gözlerime derin derin baktı. Gözlerimdeki endişe ve korkuyu görmüş olmalı ki dayanamadı. Kabul etti.
"Tamam, buradayım."
"Buradan korkuyorum Chan. Bu şirketten, Jung Tae'den, içindekilerden, babamdan, zihnimi işgal eden berbat düşüncelerden. Her şeyden çok korkuyorum."
Chan ellerini kaldırdı ve avuç içlerini yanaklarıma yerleştirdi.
"Korkma, ben buradayım."
Yakınlığından her ne kadar rahatsızlık duysam da gözlerinin içinde gördüğüm şefkat ve güven geri adım atmamı engelledi. Bana kötü bir amaçla yaklaşmadığından son derece emin hissettim. Aynı vaziyette kalıp bir kere daha söze girdim.
"Güvenebileceğim tek kişi sensin Chan. Aramızda her ne olursa olsun, ben sana gerçekten güveniyorum."
Buruk bir tebessüm etti.
"Bana güvendiğini bilmek güzel."
Ben de ona aynı şekilde buruk bir tebessüm gönderdim.
Tam bu esnada odamın kapısı hızla açıldı.
"Jae Hee seninle şu yemek mevzusunu-!"
Sözünü yarıda bırakan kişi Jung Tae'den başkası değildi. Bizi bu vaziyette görünce donup kalmış, öylece yüzümüze bakakalmıştı.
...
