Bir yıl daha sev kitap kapağı

2. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

YENİ BİRİ, ESKİ BİR DÜZEN

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: YENİ BİRİ, ESKİ BİR DÜZEN

BÖLÜM 2

YENİ BİRİ, ESKİ BİR DÜZEN

Ertesi sabah yağmur dinmişti ama şehir, gece boyunca üzerine çöken gri örtüyü henüz üzerinden atamamıştı. Kaldırımlar ıslaktı, sokak aralarında biriken sulara solgun gökyüzünün rengi yansıyordu. İnsanlar yakalarını kaldırmış, ellerindeki kahvelerle işe yetişmeye çalışırken pasajın içindeki eski dükkânlar birer birer açılmaya başlamıştı.

Aras, dükkânın kepengini kaldırırken esnedi.

Aslında erken kalkmayı sevmezdi. Ona göre sabahın sekizinde uyanmak, insanın kendisine yapabileceği gereksiz bir kötülüktü. Hele ki havanın bu kadar soğuk olduğu bir günde yataktan çıkmak için makul bir sebep bulmak neredeyse imkânsızdı.

Fakat babası, dükkânın kapısını açma işini ona bırakmıştı ve Nihat Bey'in bu konuda anlayış göstermesi, dünyanın dönmeyi bırakması kadar düşük bir ihtimaldi.

Kepenk sonuna kadar açıldığında metalin çıkardığı gürültü pasajın boşluğunda yankılandı.

Aras ellerini ovuşturarak içeri girdi. Dün akşam bıraktığı sehpa hâlâ tezgâhın üzerindeydi. Zımpara kâğıdı da tam bıraktığı yerde duruyordu. Birkaç saniye boyunca sehpanın pürüzsüzleşen kenarını inceledi, ardından başını salladı.

"Bence gayet güzel olmuş," diye mırıldandı kendi kendine. "Babamın ahşapla arasında duygusal bir bağ var. Bir gün masayla evlenecek diye korkuyorum."

Kendi esprisine güldü.

Dükkânın sessizliği bu gülüşü hemen yuttu.

Montunu çıkarıp askıya astıktan sonra arka tarafa geçti. Dün Defne'nin düzenlemeye başladığı dosyalar, masanın üzerinde düzgün sıralar hâlinde duruyordu. Kataloglar türlerine göre ayrılmış, internet üzerinden satılan ürünlerin kayıtları birbirinden farklı klasörlere yerleştirilmişti. Hatta masanın üzerindeki kalemler bile boyutlarına göre yan yana dizilmişti.

Aras kapının eşiğinde durdu.
Bir süre hiçbir şey söylemeden masaya baktı.

Sonra dudaklarını büktü.
"Bu kızın ciddi bir sorunu var."

Dün akşam her şeyin birbirine karıştığı odayı bugün tanımakta zorlanıyordu. Defne, birkaç saat içinde aylardır el sürülmeyen işleri toparlamıştı. Aras'ın özellikle görmezden geldiği bazı evraklar bile düzenlenmişti.

Bir dosyayı eline aldı. Üzerindeki etikette Restorasyon Bekleyen Ürünler yazıyordu.
İçini açtı.

Her ürünün fotoğrafı, ölçüleri, tahmini onarım süresi ve satış bilgileri ayrı ayrı kaydedilmişti.
Aras kaşlarını kaldırdı.

"Tamam," dedi kendi kendine. "Biraz çalışkan olabilirsin. Ama bunu yüzüne söyleyip kendini bir şey sanmasına izin veremem."

Dosyayı yerine koydu.

Tam o sırada kapının önünden bir kadın sesi duyuldu.

"İnsan kendi yaptığı işle bu kadar gurur duyuyorsa, muhtemelen daha önce doğru düzgün bir şey yapmamıştır."

Aras başını hızla çevirdi.

Defne, kapının önünde duruyordu. Üzerinde dün giydiği trençkotun yerine koyu yeşil bir kaban vardı. Saçlarını ensesinde toplamış, omzuna astığı çantanın askısını düzeltirken Aras'a bakıyordu.

Aras'ın yüzüne hemen o tanıdık gülümseme yerleşti.

"Sabah sabah beni gözetlemeye mi başladın?"

"İçeri girdiğimde kendi kendine konuşuyordun."

"Ben yaratıcı bir insanım. Bazen fikir alışverişinde bulunmam gerekiyor."

"Kiminle?"

"Üstün zekâmın diğer yarısıyla."

Defne'nin bakışları bir anlığına boşaldı. Ardından çantasını masanın üzerine bıraktı.

"Anladım. Demek henüz kahvaltı yapmamışsın."

Aras kahkaha attı.
Bu kez gerçekten eğlenmişti.

"Sen hep böyle misin?"

"Nasıl?"

"İnsanların sabahlarını mahvetmek konusunda bu kadar yetenekli."

"Hayır," dedi Defne, kabanını çıkarıp askıya asarken. "Bazen daha kötüyüm."

Aras başını hafifçe yana eğdi. Bu cevabı beklemiyordu. Çoğu insan onunla tartışırken bir noktadan sonra yorulur, söylediklerine gülümseyerek karşılık verir ya da sessizce işine dönerdi. Defne ise her cümlesinin karşılığını buluyor, üstelik bunu yaparken en ufak bir çaba harcamış gibi görünmüyordu.

Bu durum Aras'ın canını sıkıyor muydu?

Biraz.

Hoşuna gidiyor muydu?

Bunu düşünmemeyi tercih etti.

"Geç kaldın," dedi saati göstererek.

Defne duvardaki saate baktı.

"Dokuzu on geçiyor."

"İşte. Geç."

"İşe başlama saatim dokuzdu. Saat dokuzu on geçiyorsa on dakika geç kalmış sayılırım. Ama dükkânı açma sorumluluğum yoksa kepengi kaldırmak benim görevim değil. Dolayısıyla benden şikâyetçi olabilmen için önce iş tanımımı öğrenmen gerekiyor."

Aras bir süre ona baktı.
Sonra ellerini iki yana açtı.

"Allah'ım, babam dükkâna çalışan değil, avukat almış."

Defne gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

Başaramadı.

Dudağının kenarında beliren küçük gülümsemeyi gören Aras, nedense kendisini kazanan taraf gibi hissetti. Sanki Defne'nin yüzünde o ifadeyi oluşturmak, sabahın ilk saatlerinde elde edilebilecek en büyük başarıydı.

Bu düşünce aklından geçer geçmez kaşlarını çattı.

Saçmalıyordu.

Hem de daha sabahın dokuzunda.

Nihat Bey dükkâna geldiğinde ikisini arka odada buldu.

Defne, bilgisayarın başında internet satışlarına ait kayıtları kontrol ediyordu. Aras ise masanın karşısına oturmuş, elindeki eski bir ahşap çekmece kulpunu havaya kaldırıp parmaklarının arasında çeviriyordu.

Nihat Bey önce masaya, sonra oğluna baktı.

"Sen ne yapıyorsun?"
Aras kulpu gösterdi.
"Çalışıyorum."
"Elindeki ne?"
"Çalışmamın fiziksel kanıtı."
"Aras."

"Tamam, tamam." Aras kulpu masaya bıraktı. "Bunun hangi dolaba ait olduğunu bulmaya çalışıyorum."

Nihat Bey çekmece kulpunu eline aldı, kısa bir incelemeden sonra masanın altındaki küçük kutulardan birini açtı.

"Bu, geçen ay getirdiğimiz ceviz ağacından dolabın kulpu. Yerine takılmayı bekliyor."

Aras gözlerini kırpıştırdı.

"Ben de onu bulmaya çalışıyordum zaten."
"On dakikadır elinde çevirip duruyorsun."
"Detaylı inceliyorum."

Defne başını bilgisayardan kaldırmadan konuştu.

"Oldukça detaylı. Biraz daha incelese kulp kendiliğinden dolaba takılacak."

Nihat Bey'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

Aras ise kızın bulunduğu tarafa döndü.

"Bak, Defne. Daha ikinci günün. İnsan önce çalışma arkadaşlarına alışır, sonra onları eleştirmeye başlar."
"Ben hızlı adapte oluyorum."
"Fark ettim."

Nihat Bey, oğlunun omzuna hafifçe vurdu.
"Şu kulpu dolaba tak. Sonra da ön taraftaki sandalyelerin ayaklarını kontrol et. Defne, sen dün başladığın envanter işine devam et kızım. Bir şeye ihtiyacın olursa bana söylersin."

"Tamam Nihat Amca."

Nihat Bey dükkânın ön tarafına geçtiğinde Aras kulpu eline aldı. Birkaç saniye boyunca parçaya baktı, sonra Defne'nin masasının yanına yürüdü.

"Bir şey soracağım."
Defne gözlerini ekrandan ayırmadı.
"Şaşırtıcı. Buyur."
"Bu kadar konuşmak için ayrıca enerji depoluyor musun?"
"Hayır. Senin söylediklerine cevap vermek için fazla düşünmeme gerek kalmıyor."
Aras elini göğsüne götürdü.
"İnsan kaynaklarına şikâyet edeceğim."
"Şikâyet dilekçeni ben düzenlerim. Yazım yanlışlarını da düzeltirim."

Aras gülerek başını iki yana salladı.
Sonra masanın üzerindeki dosyalardan birini aldı.

"Bu arada, dün şu katalogları düzenlemişsin ya..."
Defne nihayet ona döndü.
"Ne olmuş?"
"Fena değil."

Defne birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Aras'ın yüzüne baktı. Sanki az önce duyduğu iki kelimenin arkasında gizli bir alay olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.

"Fena değil mi?"
"Evet."
"Yani iyi mi?"
"Abartma. Sadece fena değil."

Defne arkasına yaslandı.

"Seninle anlaşmak gerçekten zor."
"İnsanların benimle anlaşması gerekmiyor. Beni sevmeleri yeterli."
"Onu da pek kolaylaştırmıyorsun."

Aras cevap verecekti ama birden göğsünün ortasında hafif bir baskı hissetti. Nefesi kısa bir an için düzensizleşti. Elindeki dosyayı masaya bırakırken yüzündeki gülümseme silinmek üzereydi.

Hemen başını eğdi.

Dün akşamdan beri doğru dürüst uyuyamamıştı. Gece yarısına doğru başlayan ağrı, sabaha karşı yeniden kendisini göstermişti. Birkaç kez yatakta doğrulmuş, pencereyi açmış ve nefesini düzene sokmaya çalışmıştı.
Sabah aynaya baktığında yüzünün normalden daha solgun olduğunu fark etmişti.
Ama bunların hiçbiri yeni değildi.
Asıl sorun, artık vücudunun ona eskisi kadar kolay izin vermemesiydi.

Aras parmaklarını masanın kenarına bastırdı. Birkaç saniye bekledi. Baskı yavaşça azaldı.

"İyi misin?" diye sordu Defne.

Aras başını kaldırdı.
Defne'nin bakışlarında merak vardı. Henüz endişe denebilecek bir şey değildi ama yüzündeki en küçük değişikliği fark etmişti.

Aras hemen omuz silkti.

"Gayet iyiyim. Sabahın köründe babam beni çalıştırmaya karar verdi. Vücudum buna itiraz ediyor."
"Sabahın körü mü? Saat dokuz buçuk."
"Benim için öğleden önceki her saat sabahın körüdür."

Defne bir süre daha ona baktı. Sonra önündeki evraklara döndü.

"Bir gün gerçekten hasta olduğunda da böyle şakalar yaparsın artık."

Aras'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına dondu.
Çok kısa sürdü.
Defne bunu fark etmedi.
Aras kulpu avucunda sıktı ve ayağa kalktı.

"Ben şu dolabı kurtarmaya gidiyorum. Sen de evraklarınla mutlu bir hayat yaşa."
"Elimden geleni yapacağım."

Aras arkasını döndü.
Bu kez gülmedi.
Öğleye doğru dükkânın kapısı peş peşe açılmaya başladı.
İlk gelen yaşlı bir adam, ceviz ağacından yapılmış bir konsolun fiyatını sordu. Ardından iki genç kadın, vitrin önündeki eski aynayı incelemek için içeri girdi. Bir müşteri sandalye ayağının onarımı hakkında bilgi almak istedi. Bir başkası, internet sitesinde gördüğü küçük sehpayı yerinde görmek için gelmişti.

Dükkânın sakinliği, birkaç saatliğine yerini hareketliliğe bırakmıştı.

Defne, müşterilerle ilgilenirken şaşırtıcı derecede rahattı. Ürünlerin özelliklerini soruyor, bilmediği konuları not alıyor ve fiyatları kontrol etmeden kesin bir cevap vermiyordu. Aras onu uzaktan izlerken, dün akşamki ilk izleniminin doğru çıktığını kabul etmek zorunda kaldı.

Kız işini ciddiye alıyordu.

Üstelik yalnızca kendisine verilen görevleri yerine getirmekle kalmıyor, dükkânın işleyişini anlamaya da çalışıyordu.

Bir ara Defne, vitrindeki küçük bir masanın etiketini değiştirmek için eğildiğinde Aras yanına geldi.

"O masanın fiyatını yanlış yazmışsın."
Defne elindeki etikete baktı.
"Ürün kayıtlarında bu fiyat vardı."
"O kayıt geçen seneden kalma."
"Yeni fiyatı nereden öğrenebilirim?"

Aras eliyle arka tarafı gösterdi.

"Eski defterde. Nihat Bey'in masasında, üçüncü çekmecede."
Defne etiketi bıraktı.
"Teşekkür ederim."
Aras bir an durdu.
Bu kadar basit bir teşekkür beklemiyordu.

"Rica ederim," dedi, sesini toparlayarak. "İnsanlara nazik davranınca başına kötü bir şey gelmiyor, haberin olsun."

Defne ona baktı.

"Sen denedin mi?"
"Benim için artık çok geç."

Defne bu kez sesli güldü.
Gülüşü dükkânın içinde kısa bir süre yankılandı. Aras, nedenini tam olarak açıklayamadığı bir hisle o sesi dinledi. Defne'nin yüzü güldüğünde, ilk günkü sert ifadesinin yerini daha yumuşak bir şey alıyordu. İnsan onun böyle güldüğünü görünce, kendisini savunmak için her an hazır bekleyen o keskin tarafının aslında bütün kişiliği olmadığını anlayabilirdi.

Aras bakışlarını kaçırdı.

"Tamam, yeterince güldün. Müşterileri korkutacaksın."

Defne yeniden işine döndü.
"Sen de yeterince konuştun. Ahşap seni bekliyor."

Aras uzaklaşırken başını iki yana salladı.
Bu kızla aynı dükkânda bir gün daha geçirmişti ve şimdiden kendi mekânında yabancı gibi hissetmeye başlamıştı.
Bunun hoşuna gitmediğine karar verdi.
En azından şimdilik.
Öğle arasında Nihat Bey, dükkânın arkasındaki küçük mutfağa iki tabak yemek bıraktı.

Defne çantasından çıkardığı sandviçi masaya koymuş, bilgisayarındaki kayıtları kapatmaya hazırlanıyordu. Aras ise bir bardak su doldurmuş, pencerenin önünde duruyordu.

"Gel, yemek yiyin," dedi Nihat Bey. "Sabah beri ayaktasınız."

"Ben ayakta değilim baba," diye karşılık verdi Aras. "Az önce yarım saat oturdum."

"Yarım saat oturmak çalışmak sayılmaz."
"Benim felsefeme göre sayılır."
"Senin felsefene göre hiçbir şey yapmadan para kazanmak da çalışmak."
"Bak, sonunda beni anladın."

Defne başını eğerek gülümsedi.
Nihat Bey oğluna ters bir bakış attıktan sonra Defne'ye döndü.

"Alışabildin mi kızım?"
"Şimdilik evet. Dükkânın düzenini öğrenmeye çalışıyorum."
"Biraz karışık olabilir. Aras işleri hep son dakikaya bırakır."
"Baba, burada olduğumu unutuyorsun."
"Unutmadım. Sorun da bu zaten."

Defne kahkaha attı.
Aras ona dönüp parmağını kaldırdı.

"Bu evdeki ittifakın farkındayım. İkiniz de bana karşı birleşmişsiniz."

Nihat Bey gülümsedi ama ardından oğluna dikkatle baktı.

"Sen de oturup bir şeyler ye. Yüzün solmuş."
Aras'ın eli su bardağının etrafında sıkılaştı.
Defne başını kaldırdı.

Aras, babasının bakışlarını yakaladı. Nihat Bey'in yüzünde bir anlığına beliren o tanıdık endişeyi gördü. Bu, son haftalarda giderek daha sık karşılaştığı bir bakıştı. Babası, oğlunun yüzündeki değişiklikleri fark ediyor ama ne zaman soru sormaya kalksa Aras konuyu başka yere çekiyordu.

"Solmadı," dedi Aras. "Işık kötü."
Nihat Bey pencereye baktı.
"Hava güneşli."
"İşte. Fazla güneş de insanı solduruyor."
"Aras."
"Tamam, yemek yiyorum."

Sandalyeyi çekip masaya oturdu. Önündeki tabağa baktı, çatalını eline aldı. Birkaç lokma yedi ama midesinde beliren rahatsızlık yüzünden devam etmek istemedi.

Son günlerde iştahı giderek azalıyordu. Bazı sabahlar kahvaltı edemiyor, bazen en sevdiği yemeklerin kokusu bile midesini bulandırıyordu. Doktorunun önerilerine uymaya çalışsa da her gün aynı şeyleri yapmak kolay değildi.
Özellikle de hayatının geri kalanını bir takvimin üzerinde küçülen günler gibi görmeye başladığından beri.

Çatalını tabağa bıraktı.

"Ben biraz dışarı çıkacağım."
Nihat Bey kaşlarını çattı.
"Daha yeni oturdun."
"Hava alacağım."
"Yemek yemeden mi?"
"Birazdan yerim."

Aras ayağa kalktı. Montunu alıp kapıya yöneldiğinde Defne, onun ardından baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama vazgeçti.
Aras bunu fark etti.
Kapının yanında durup başını çevirdi.

"Bir şey mi diyecektin?"
Defne omuz silkti.
"Hayır."
"Yüzün öyle demiyor."
"Sen de yüzünden anlaşılmayacak kadar çok konuşuyorsun."
Aras gülümsedi.
"Bu bir yetenek."

Kapıyı açtı ve pasajın serin havasına çıktı.
Dışarıda birkaç dakika boyunca yürüdü. İnsanların yanından geçişini, esnafın birbirine seslenişini, kaldırım kenarında bekleyen bir kedinin başını bir çöp poşetine uzatışını izledi.
Şehrin gündelik hayatı, bütün bunlar hiçbir zaman değişmeyecekmiş gibi devam ediyordu.
Bazen bu düşünce ona huzur veriyordu.
Bazen de öfkelendiriyordu.
Çünkü dünyanın onun başına gelenlerden haberi yoktu. İnsanlar işe yetişiyor, kahve alıyor, çocuklarını okula götürüyor, akşam ne yiyeceklerini düşünüyorlardı. Aras ise bazı geceler sabaha çıkıp çıkamayacağını değil, sabaha çıktığında ne kadar daha dayanabileceğini düşünerek uyanıyordu.
Cebindeki telefon titredi.
Ekranda hastanenin numarası görünüyordu.
Aras birkaç saniye boyunca aramaya baktı. Sonra telefonu açtı.

"Efendim?"

Karşı taraftaki görevli, yaklaşan kontrol randevusunu hatırlatıyordu. Aras tarih ve saat bilgilerini dinledi, gerekli notu aldığını söyledi ve telefonu kapattı.

Ekran yeniden karardığında kendi yansımasını gördü.
Solgun yüzünü.
Gözlerinin altındaki koyu halkaları.
Ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaktan yorulmuş bir adamın ifadesini.
Telefonunu cebine koydu.

"Biraz daha," diye fısıldadı.

Kime söylediğini bilmiyordu.
Belki kendisine.
Belki de henüz yaşanmamış günlere.
Sonra derin bir nefes alıp dükkâna geri döndü.

Defne, Aras içeri girdiğinde bilgisayarın başında oturuyordu. Önündeki evrakları kapatmış, eline küçük bir not defteri almıştı.

Aras montunu askıya astı.
"Yemeğimi sakladınız mı?"
Defne başını kaldırdı.
"Hayır. Nihat Amca senin tabağını kaldırdı."
Aras mutfağa baktı.
"Harika. Öz babam tarafından açlığa terk edildim."
"İstersen sana bir sandviç hazırlayabilirim."

Aras'ın yüzünde kısa bir şaşkınlık belirdi.
Defne bunu fark edince hemen ekledi:

"Yanlış anlama. Dükkânda çalışan birinin açlıktan bayılması iş akışını bozar."
"Tabii. Ben de zaten merhametinden etkilenmiştim."

"Merhametimle tanışman için biraz erken."
Aras masaya yaslandı.
"Ne yiyeceksin?"
"Ben yedim."
"Ne yedin?"
"Sandviç."
"İçinde ne vardı?"

Defne şüpheyle baktı.
"Bu sorgulama neden?"
"Merak ettim."
"İnsanların ne yediğini merak etmek yerine kendi yemeğini yiyebilirsin."

Aras başını salladı.

"Bir gün bana insan ilişkileri üzerine kitap yazdıracaksın."
"Önce okuyabileceğin bir kitap seçelim."

Defne'nin not defterinden küçük bir kâğıt düştü. Aras eğilip yerden aldı. Kâğıtta, eski mobilyaların onarımına ilişkin birkaç not ve kenarına yazılmış kısa bir cümle vardı.

Bazı şeyleri düzeltmek için önce nasıl kırıldıklarını anlamak gerekir.

Aras cümleyi bir kez okudu.
Sonra bir daha.

"Bu senin mi?"
Defne kâğıdı onun elinden aldı.
"Evet."
"Restorasyonla mı ilgili?"
"Biraz."
"Biraz mı?"

Defne kâğıdı defterinin arasına yerleştirdi.
"İnsanlarla da ilgili olabilir."
Aras'ın yüzündeki ifade değişti. Bu kez alaycı bir karşılık vermedi. Cümlenin kendisinde bıraktığı hissi anlamaya çalışır gibi birkaç saniye sessiz kaldı.

"Her kırılan şey düzelmiyor," dedi sonunda.
Defne ona baktı.
"Biliyorum."
"Öyleyse neden uğraşıyorsun?"
"Çünkü bazen düzelip düzelmeyeceğini öğrenmenin tek yolu denemektir."

Aras'ın parmakları masanın kenarında durdu.
Bu söz, beklemediği bir yerden dokunmuştu ona.
Son aylarda kendisine sorulan her sorunun cevabını biliyormuş gibi davranıyordu. Doktorun söylediklerini, babasının gözlerindeki korkuyu, hastane koridorlarında karşılaştığı insanların yüzlerini... Hepsini anlamlandırmaya çalışmış ama sonunda elinde yalnızca belirsizlik kalmıştı.

Defne ise bir kâğıdın kenarına yazdığı basit bir cümleyle, onun uzun zamandır uzak durduğu bir düşünceyi ortaya çıkarmıştı.

Aras gözlerini kaçırdı.
"Fena cümle değil," dedi.
Defne kaşlarını kaldırdı.
"Bu, senden alabileceğim en büyük övgü mü?"
"Şimdilik."
"Öyleyse bunu hayatım boyunca saklayacağım."

Aras gülümsedi.
"Çerçevelet. Hatta dükkânın girişine as. Müşteriler de görsün."

Defne başını iki yana salladı ama bu kez ona cevap vermedi.
Aralarındaki sessizlik, ilk kez rahatsız edici değildi.
Aras masanın kenarındaki kitabı gördü. Dün arka odada bıraktığı Tutunamayanlar oradaydı. Kitabı eline aldı, kapağını açtı. Sayfaların arasından eski, sararmış bir ayraç çıktı.

Ayraçta kendi el yazısıyla yazılmış bir not vardı.

İnsan bazen kendisini anlatacak doğru kelimeyi bulamadığı için susmaz. Söylediği kelimelerin hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini düşündüğü için susar.

Aras notu görünce kitabı hemen kapatmadı.

Bir an için Defne'nin yanına geldiğini unutmuştu.

"Bu da mı senin?" diye sordu Defne.
Aras başını kaldırdı.
"Hayır. Benim."
Defne'nin yüzündeki ifade yumuşadı.
"Ne zaman yazdın?"
"Hatırlamıyorum."
"Demek çok eski."
"Ya da çok önemsiz."

Defne, Aras'ın yüzüne dikkatle baktı.

"Önemsiz bulduğun şeyleri neden saklıyorsun?"

Aras cevap vermedi.
Çünkü bunun cevabını kendisi de bilmiyordu.
Belki de bazı şeyleri saklamak, onlara değer verdiğini kabul etmekten daha kolaydı.
Kitabı masaya bıraktı.

"İşine dön, Defne. Daha ilk haftadan bütün sırlarımı öğrenmene izin veremem."

Defne hafifçe gülümsedi.

"Merak etme. Senin sırlarını öğrenmek gibi bir hedefim yok."
"Çok iyi."
"Ama sen kendin anlatmaya başlarsan dinlerim."

Aras'ın gülümsemesi yavaşça silindi.
Defne yeniden not defterine döndüğünde, onun söylediği cümle dükkânın içinde kaldı.
Sen kendin anlatmaya başlarsan dinlerim.
Aras kitabı tekrar eline aldı.
Belki de hayatında ilk kez biri, ondan bir şey anlatmasını istemeden dinlemeye hazır olduğunu söylüyordu.

Ve Aras, bunun ne kadar tehlikeli olabileceğini henüz bilmiyordu.
Akşamüstü pasajın ışıkları birer birer yanmaya başladı.

Dükkânda müşteriler azalmış, sokaktan gelen sesler yavaşlamıştı. Defne son kayıtları tamamladıktan sonra bilgisayarını kapattı. Gün boyunca öğrendiği şeyleri küçük defterine not etmiş, ertesi gün yapması gereken işleri de ayrı bir sayfaya yazmıştı.

Aras, vitrin önündeki eski koltuğun döşemesini kontrol ediyordu. Elindeki küçük fırçayla ahşap yüzeyin üzerindeki tozu temizledi.

"Bugün nasıl geçti?" diye sordu Nihat Bey, kasayı kapatırken.
Defne çantasını omzuna aldı.
"İyi geçti. Öğrenmem gereken çok şey var ama alışacağımı düşünüyorum."
"Alışırsın. Yeter ki Aras'ın söylediklerini fazla ciddiye alma."

Aras başını kaldırdı.
"Baba, benim karakterime yönelik bu saldırılar artık kişisel bir hâl almaya başladı."

"Senin karakterin kendisini savunabiliyor."

"Yarın görüşürüz kızım. Hava soğuk, dikkatli git."

"İyi akşamlar Nihat Amca."

Defne kapıdan çıkmak üzereyken Aras seslendi.

"Hey, Defne!"
Defne arkasını döndü.
"Ne oldu?"

Aras, tezgâhın üzerinde duran kitabı eline aldı. Birkaç saniye boyunca kitabın kapağına baktıktan sonra onu tekrar bıraktı.

"Yarın gelirken..."
Durdu.

Ne söyleyeceğini düşünmemişti. Aslında Defne'ye seslenirken aklında belirli bir cümle yoktu. Yalnızca onun gitmek üzere olduğunu görünce, bir şey söyleme ihtiyacı hissetmişti.

Bu his ona yabancıydı.
"Ne?" diye sordu Defne.
Aras dudaklarını ıslattı.
"Şu katalogların kalanını bitirebilir misin? Bazı ürünlerin bilgileri eksik."

Defne birkaç saniye boyunca ona baktı.
Aras, kendi cevabından kendisi bile memnun değildi.
Defne'nin yüzünde belli belirsiz bir hayal kırıklığı belirdi mi, yoksa yalnızca yorgun muydu, anlayamadı.

"Tabii," dedi Defne. "Yarın görüşürüz."

Kapıdaki çan bir kez daha çaldı.
Defne pasajın içine karışırken Aras olduğu yerde kaldı.
Nihat Bey oğluna baktı ama hiçbir şey söylemedi.
Aras, Defne'nin biraz önce geçtiği boş kapıya bakmaya devam etti.
Sonra derin bir nefes aldı ve başını iki yana salladı.

"Saçmalık," diye mırıldandı.
Nihat Bey kasanın anahtarını cebine koydu.
"Ne saçmalık?"
"Hiç."
"Aras."
"Ne var?"

Nihat Bey bir süre oğlunu izledi. Söylemek istediği şeylerin bir kısmı yüzüne yansımıştı ama yine de konuşmadı.

Sonunda yalnızca şunu söyledi:

"İnsan bazen söylemek istediği şeyleri söylemek için çok beklememeli."
Aras'ın yüzü gerildi.
"Bana yine hayat dersi verme, baba."
"Hayat dersi vermiyorum."
"Öyleyse ne yapıyorsun?"

Nihat Bey gözlerini oğlundan ayırmadı.
"Sana bazı şeylerin ertelenebileceğini ama sonsuza kadar ertelenemeyeceğini hatırlatıyorum."

Aras bir an için cevap veremedi.
Babasının neyi kastettiğini biliyordu. Belki de Nihat Bey, oğlunun hastalığından habersiz olmasına rağmen onun hayatında bir şeylerin değiştiğini hissediyordu. Son haftalarda Aras'ın davranışlarında beliren küçük farklılıklar, sustuğu anlar ve bazen dalıp gittiğinde yüzüne yerleşen o ifade, bir babanın gözünden tamamen kaçacak şeyler değildi.

Ama Aras konuşmadı.
Konuşursa her şeyin gerçek olacağından korkuyordu.

Bunun yerine montunu aldı.
"Ben çıkıyorum."
Nihat Bey başını salladı.
"Geç kalma."

Aras kapıyı kapatmadan önce bir kez daha dükkâna baktı. Ahşap mobilyalar loş ışıkların altında sessizce duruyordu. Masanın üzerinde duran Tutunamayanlar kitabı, sanki gün boyunca yaşanan her şeyi içine çekmiş gibi kapalıydı.

Aras kitabı aldı, çantasına yerleştirdi ve dışarı çıktı.
Pasajın merdivenlerini çıkarken telefonu yeniden titredi.
Bu kez hastaneden gelen randevu hatırlatması değildi.
Ekranda en yakın arkadaşının adı yazıyordu.
Mert: Doktorla konuştun mu? Randevunu erteleme sakın.
Aras mesajı okudu.
Parmakları ekranın üzerinde bir süre hareketsiz kaldı.
Sonra kısa bir cevap yazdı.
Aras: Merak etme. Halledeceğim.

Mesajı gönderdi ve telefonu cebine koydu.
Sokağa çıktığında akşamın soğuğu yüzüne çarptı. Birkaç adım attıktan sonra durdu. Vitrinlerden birinde kendi yansımasını gördü. Birkaç saniye boyunca ona baktı; sanki karşısında duran adamı tanımaya çalışıyordu.
Ardından yürümeye devam etti.
Eve gidecekti. Yemek yiyecek, belki biraz kitap okuyacak, sonra uyumaya çalışacaktı.
Yarın yeniden dükkâna gelecekti.
Defne de gelecekti.
Ve Aras, henüz bunun nedenini kendisine açıklayamasa da, ertesi günün gelmesini ilk kez uzun zamandır biraz daha fazla istiyordu.
Bu düşünceyi hemen bastırdı.
Gelecek hakkında fazla düşünmemeyi öğrenmişti.

Çünkü bazı hayaller, insan onları kurduğu anda bile canını acıtabiliyordu.

Yine de o akşam, çantasındaki kitabı düşünürken Defne'nin bir gün kendisine gerçekten ne düşündüğünü sorabileceğini hayal etti.
Belki o zaman cevap verebilirdi.
Belki bir gün, birine gerçeği anlatmak o kadar da korkutucu gelmezdi.
Ama henüz değil.
Şimdilik Aras'ın bildiği tek şey vardı: Yarın sabah kepengi yeniden kaldıracak, aynı dükkâna girecek ve hiçbir şey olmamış gibi davranacaktı.
Çünkü bazı insanlar, hayatları değişmeye başladığında bile eski düzenlerine tutunmaya çalışırdı.
Aras da onlardan biriydi.
Ve Defne, farkında olmadan, onun alıştığı sessizliğin içine ilk küçük soruyu bırakmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

215okunma 12beğeni 2yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.