Bir yıl daha sev kitap kapağı

11. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

KISA BİR MUTLULUK

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: KISA BİR MUTLULUK

11. BÖLÜM
KISA BİR MUTLULUK

Bazı günler insanın hafızasında büyük olaylarla değil, küçük ayrıntılarla yer edinirdi.

Bir fincan kahvenin soğuyana kadar bitirilmesiyle, sabah dükkânın kapısını açarken duyulan zil sesiyle, hiç beklenmedik bir anda gelen mesajla ya da yan yana yürürken ellerin birbirine değmesiyle…

Aras, son iki haftadır hayatın en sıradan anlarının bile ne kadar kıymetli olabileceğini öğreniyordu.

Üstelik bunu ona kimse anlatmamıştı.

Defne öğretmişti.

Pazartesi sabahı, dükkânın kapısını açtığında onu elinde iki karton bardakla beklerken bulmuştu.

“Geç kaldın,” demişti Defne.

Aras saatine bakmış, ardından başını kaldırmıştı.

“Üç dakika.”

“Üç dakika, kırk saniye.”

“Beni saniyesine kadar mı takip ediyorsun?”

“Hayır. Senin yüzünden kahvem soğudu.”

Aras, Defne’nin elindeki bardaklardan birini almıştı.

“Benim yüzümden mi? Kahveyi neden kapının önünde içiyorsun?”

“Çünkü seninle aynı anda içeri girmek istedim.”

Defne bunu söyler söylemez sanki fazla açık konuşmuş gibi gözlerini kaçırmıştı. Aras ise bir anlığına susmuş, elindeki kahveye bakmıştı.

Eskiden olsa hemen bir şaka yapardı. Defne’yi utandırmak, söylediği sözün üzerine gitmek için elinden geleni yapardı.

Ama artık bazı cümlelerin şakayla karşılanmaması gerektiğini öğreniyordu.

“Bir dahaki sefere daha erken gelirim,” demişti.

Defne ona şaşkınlıkla bakmıştı.

“Gerçekten mi?”

“Hayır. Ama yüzündeki ifadeyi görmek için söylemeye değerdi.”

Defne kahkaha atarak dükkâna girmişti.

Aras da onun arkasından yürürken gülümsüyordu.

Son iki haftadır en çok yaptığı şey buydu.

Gülümsemek.

Hem de bunu kimseye bir şey kanıtlamak için yapmadan.

İlk hafta, dükkânın alışılmış düzenini altüst etmekle geçmişti.

Defne, eski mobilyaların bulunduğu arka bölümü temizlemeye karar vermişti. Aras ise bunun gereksiz olduğunu savunmuştu.

“Orası depo,” demişti. “Depoların biraz dağınık olması doğalarında var.”

“Burası depo değil, antikacı dükkânının arka bölümü.”

“İsim değişince tozlar kendiliğinden mi kayboluyor?”

“Aras, bir gün gerçekten seni bir sandığın içine kapatacağım.”

“Güzel. Yeterince büyük bir sandık bulursan içinde uyuyabilirim.”

Defne, elindeki bezi ona doğru fırlatmıştı.

Aras eğilerek bezden kurtulmuş, ardından kahkahalarla gülmüştü.

Nihat Bey, tezgâhın arkasından ikisini izliyordu. Başlangıçta Defne'nin işe girmesiyle dükkânın daha düzenli olacağını düşünmüştü. Oysa kız, birkaç hafta içinde yalnızca rafları ve çalışma masalarını değil, oğlunun yıllardır süren sessizliğini de değiştirmeye başlamıştı.

Aras eskiden sabahları dükkâna gelir, kendisine bir kahve hazırlar ve saatlerce kimseyle doğru düzgün konuşmadan çalışırdı. Şimdi ise kapı her açıldığında başını kaldırıyor, Defne'nin gelip gelmediğine bakıyordu.

Nihat Bey bunu fark etmemiş gibi davranıyordu.

Fakat bir sabah, Defne arka odadan malzeme almaya gittiğinde oğlunun yüzündeki ifadeyi yakaladı.

“Mutlusun,” dedi.

Aras, elindeki küçük fırçayı bırakmadan cevap verdi.

“Bir mobilyanın cilası düzgün oldu diye mi?”

“Mobilyaya bakmıyorsun.”

Aras başını kaldırdı.

Nihat Bey'in yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.

“İşine bak baba.”

“Bakıyorum zaten. Senin işine.”

Aras gözlerini devirdi.

“Emekli olunca insanın boş vakti çok oluyor sanırım.”

“Ben daha emekli olmadım.”

“Zihinsel olarak olmuşsun.”

Nihat Bey başını iki yana sallayarak uzaklaştı. Fakat oğlunun omzuna hafifçe dokunmayı da ihmal etmedi.

Aras o dokunuşun ardından birkaç saniye hareketsiz kaldı.

Babasının sevgisi çoğu zaman böyleydi. Sözcüklere dönüşmekte zorlanan, bazen yanlış anlaşılmaktan korktuğu için hiç söylenmeyen bir sevgi…

Aras, Defne hayatına girdiğinden beri yalnızca kendi korkularıyla yüzleşmiyordu. Babasının yıllardır içinde biriktirdiği korkuyu da görmeye başlamıştı.

Bir akşam dükkânı kapatırlarken Nihat Bey, Defne'ye seslendi.

“Yarın Aras'ı çok çalıştırma kızım. Son zamanlarda kendisini gençliğinin en güçlü dönemindeymiş gibi davranmaya başladı.”

Aras kilidi çevirirken babasına döndü.

“Baba, yirmi altı yaşındayım.”

“Biliyorum.”

“Bunu söylerken sanki yetmiş yaşındaymışım gibi konuşuyorsun.”

Nihat Bey'in yüzündeki ifade bir anlığına değişti.

Çok kısa sürdü.

Ama Aras fark etti.

Defne de fark etti.

Hiçbiri o anın üzerine gitmedi.

Defne yalnızca Aras'ın yanına geldi ve elini tuttu.

“Yarın çok çalışmayacaksın,” dedi.

Aras, parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.

“Sen de mi başladın?”

“Evet.”

“Harika. Artık dükkânda iki patronum var.”

“Üç,” diye araya girdi Nihat Bey.

Aras iç çekti.

“Hayatımın en kötü iki haftası olabilir.”

Defne gülerek başını omzuna yasladı.

“Yalan söylüyorsun.”

Aras ona baktı.

“Evet,” dedi sessizce. “Biraz.”

Salı günü yağmur yağmıştı.

Defne, öğle arasında dışarı çıkmak istemeyince Aras ona dükkânın arka odasında yemek hazırlamayı teklif etmişti.

Teklifin sonunda ortaya çıkan şey, yanmış iki tost ve ne olduğu tam olarak anlaşılamayan bir sos olmuştu.

Defne tabağa bakarken kaşlarını çatmıştı.

“Bunu gerçekten sen mi yaptın?”

Aras gururla sandalyeye yaslandı.

“Şefin özel tarifi.”

“Şefin mutfağa girmesi yasaklanmalı.”

“Beni kırıyorsun.”

“Aras, tostun bir tarafı kömür olmuş.”

“Dumanlı aroma.”

Defne gülmekten konuşamaz hâle gelmişti. Aras ise onun gülüşünü izlerken kendi yemeğini yemeyi unutmuştu.

“Ne var?” diye sordu Defne, gülümsemesi yavaşça azalırken.

“Hiç.”

“Bana öyle bakma.”

“Nasıl bakıyorum?”

“Sanki…”

Cümlesinin devamını getiremedi.

Aras başını hafifçe yana eğdi.

“Sanki ne?”

Defne birkaç saniye düşündü.

“Sanki beni çok uzun zamandır tanıyormuşsun gibi.”

Aras'ın yüzündeki gülümseme yumuşadı.

“Bazen öyle geliyor.”

“Daha birkaç hafta oldu.”

“Biliyorum.”

“Beni doğru düzgün tanımıyorsun bile.”

“Öyleyse anlat.”

Defne, elindeki çatalı tabağa bıraktı.

“Ne anlatayım?”

“Her şeyi değil. Mesela çocukken nasıl biriydin?”

Defne düşünürken pencereye baktı. Yağmur damlaları cama vuruyor, dışarıdaki insanlar başlarını eğerek hızlı adımlarla yürüyordu.

“Çok konuşurdum,” dedi sonunda. “Annem bazen susmam için kitap verirdi. Ben de kitabı bitirip anlatmaya başlardım.”

Aras gülümsedi.

“Demek suçun kökü çocukluğa dayanıyor.”

“Sen nasıldın?”

“Yakışıklı.”

Defne gözlerini kapattı.

“Ciddi bir cevap istiyorum.”

“Ben de ciddi cevap verdim.”

“Aras!”

Aras kahkaha attı, sonra biraz düşündü.

“Ben de çok konuşurdum. Ama babamın yanında değil. Onun yanında hep yanlış bir şey söyleyecekmişim gibi hissederdim.”

Defne'nin bakışları yumuşadı.

“Neden?”

“Bilmiyorum. Belki onun kadar iyi olamamaktan korkuyordum. Belki de onun beni zaten yeterince iyi bulmadığını düşünüyordum.”

“Baban seni seviyor.”

“Biliyorum.”

“Bazen insanlar sevdiklerini söylemeyi beceremiyor.”

Aras, Defne'nin sözlerini düşündü.

“Sen beceriyor musun?”

Defne'nin yanakları kızardı.

“Ben konuştuklarımızdan bahsediyorum.”

“Ben de öyle.”

“Hayır, sen başka bir şey soruyorsun.”

“Belki.”

Defne ayağa kalkıp tabakları toplamaya başladı.

Aras arkasından seslendi.

“Defne?”

“Ne var?”

“Ben seni sevdiğimi söylemekte pek zorlanmıyorum.”

Defne'nin elleri havada kaldı.

Aras sandalyesinde rahatça oturuyordu ama gözleri ciddiydi.

“Yani,” diye devam etti, “henüz o cümleyi söylemedim. Ama söylemekten korktuğumu da sanmıyorum.”

Defne yavaşça ona döndü.

“Peki neden söylemedin?”

Aras bir süre sustu.

Çünkü o kelimelerin ardında kocaman bir gelecek vardı. Birlikte kurulacak planlar, verilecek sözler, yıllar sonra bile hatırlanacak sıradan sabahlar…

Ve Aras, o geleceğin kendisine ne kadarını vereceğini bilmiyordu.

Fakat artık bilmediği şeyleri saklamamaya karar vermişti.

“Çünkü sana söylediğim her şeyin arkasında durmak istiyorum,” dedi. “Bir şey söylersem bunun yalnızca o an hissettiğim bir şey olmadığını bilmeni istiyorum.”

Defne'nin gözleri dolmadı. Ağlamadı da.

Sadece yanına gelip eğildi ve alnına bir öpücük kondurdu.

“Bence bu yeterince güzel bir cevap.”

Aras başını kaldırdı.

“Öpücükle mi ödüllendiriliyorum?”

“Fikrimi değiştirmeden uzaklaş.”

Aras onun elini yakaladı.

“Bir tane daha alabilir miyim?”

“Hayır.”

“Lütfen?”

“Hayır.”

“Defne, reddedilmek benim hassas ruhumu yaralıyor.”

Defne gülerek yanağına bir öpücük daha bıraktı.

“İşte şimdi iyileştin.”

Aras onun elini bırakmadı.

Bir süre öyle oturdular. Yağmurun sesini dinlediler, yanmış tostları unuttular ve dışarıdaki dünyanın kendilerinden hiçbir şey istemediği o kısa öğle arasının tadını çıkardılar.

İkinci haftanın başında Defne, Aras'ı dükkândan çıkarmanın yeni bir yolunu bulmuştu.

Pazartesi akşamı elinde küçük bir kâğıtla yanına geldi.

“Yarın programımız var.”

Aras kâğıdı aldı.

Üzerinde üç madde yazıyordu.

Bir: Sahaf gezisi.

İki: Kahve.

Üç: Aras'ın itiraz etmesi hâlinde zor kullanılması.

Aras, son maddeyi iki kez okudu.

“Bana karşı şiddet mi planlıyorsun?”

“Yalnızca gerekli hâllerde.”

“Benim rızam nerede?”

“Listenin birinci maddesinde kayboldu.”

Aras kâğıdı cebine koydu.

“Peki. Ama benim de bir şartım var.”

Defne şüpheyle baktı.

“Ne?”

“Öğle yemeğini ben seçiyorum.”

“Geçen seferki tostları hatırlatmamı ister misin?”

“Geçmişte yaşamak insanı yaşlandırır.”

“Aras, o tostlar iki gün önceydi.”

“İki uzun gün.”

Ertesi gün sahafın dar koridorlarında saatlerce dolaştılar. Defne, aradığı kitabı bulmak için rafların önünde eğilip kalkarken Aras onu uzaktan izledi. Bir kitabın kapağına dokunurken yüzünün aldığı ifadeyi, sayfaları dikkatle karıştırışını, hoşuna giden bir cümleyi bulduğunda dudaklarının kıpırdamasını fark etti.

Defne bir ara arkasını döndü.

“Bana yine öyle bakıyorsun.”

“Kitaplara bakıyorum.”

“Benim elimde kitap yok.”

“Kitap okumak isteyen insanın kendisi de edebiyatın bir parçası olabilir.”

Defne birkaç saniye ona baktı.

“Bunu gerçekten sen mi söyledin?”

“Bazen benden de güzel cümleler çıkıyor.”

“Bunu bir yere yazalım. Tarihe geçsin.”

Aras elindeki kitabı kaldırdı.

“İmzalı fotoğraf da verebilirim.”

Defne gülerek yanına geldi. Birlikte rafların arasında dolaşırken Aras, onun çocukken sevdiği kitapları, defalarca okuduğu romanları ve bir kitabın sonunu önceden öğrenmekten neden nefret ettiğini öğrendi.

Defne de Aras'ın bazı kitapları yalnızca hikâyeleri için değil, altını çizdiği cümleler yüzünden sakladığını fark etti.

Bir kitabı eline aldığında Aras'ın yüzü değişmişti.

Tutunamayanlar.

Defne kitabın kapağına baktı.

“Bunu kaç kere okudun?”

“Saymadım.”

“Her okuduğunda aynı şeyi mi hissediyorsun?”

Aras başını iki yana salladı.

“Hayır. Sanırım kitap değişmiyor ama insan değişiyor. Aynı cümle, başka bir gün başka bir yere dokunuyor.”

Defne kitabı eline aldı.

“Ben de bazen öyle hissediyorum.”

Aras, onun parmaklarının kitabın kapağında gezinmesini izledi.

“Bir gün bunu birlikte tekrar okuyalım mı?”

“Bir gün mü?”

“Ne oldu?”

“Bunu yarın yapabiliriz.”

Aras gülümsedi.

“Yarın olsun o zaman.”

O gün kahvelerini küçük bir sahaf kafesinde içtiler. Defne, fincanının yanında duran kurabiyeyi ikiye bölüp yarısını Aras'a uzattı.

Aras kurabiyeyi aldı.

“Beni besliyorsun.”

“Bir daha tost yaparsan aç kalmanı istemiyorum.”

“Bence aramızdaki ilişki giderek tek taraflı hâle geliyor.”

“Nasıl yani?”

“Sen beni besliyorsun, ben seni güldürüyorum.”

Defne başını yana eğdi.

“Ben de seni dinliyorum.”

Aras'ın gülümsemesi yavaşladı.

“Evet,” dedi. “En çok da bunu yapıyorsun.”

Defne elini masanın üzerinden uzattı. Aras parmaklarını onun eline doladı.

Kafenin camından içeri solgun bir öğleden sonra ışığı süzülüyordu. Masaların arasında hafif bir uğultu, uzaktan gelen kahve makinesinin sesi vardı.

Aras o anı bir fotoğraf gibi zihnine kaydetmeye çalışmadı.

Yalnızca yaşadı.

Çünkü ilk defa, güzel bir anı kaybetmemek için onu sürekli düşünmek zorunda olmadığını hissediyordu.

Çarşamba günü Mert geldi.

Dükkânın kapısından girer girmez Aras'ı tezgâhın arkasında, Defne'yle birlikte bir çekmecenin menteşesini tamir ederken gördü.

Bir süre ikisini izledi.

Sonra yüzünde kocaman bir gülümsemeyle konuştu.

“Ben yanlış yere mi geldim? Burası antikacı dükkânı mı, aile saadeti merkezi mi?”

Aras başını kaldırmadan cevap verdi.

“Kapıda yazıyor. Okuma yazman yoksa sana heceletebilirim.”

Mert, Defne'ye döndü.

“Bu adam sana da böyle mi davranıyor?”

“Daha kötüsü.”

“İnanılmaz. Demek sonunda kendisine dayanabilecek birini bulmuş.”

Defne güldü.

Mert'in Aras'la arasındaki rahatlığı seviyordu. Birbirlerine laf yetiştirirken bile yıllardır süren bir dostluğun güveni hissediliyordu.

Mert, Aras'ın yüzüne biraz daha dikkatli baktı.

“Nasıl gidiyor?”

Aras onun ne sorduğunu anlamıştı.

Son günlerde uykusu bazı geceler bölünüyordu. Sabahları eskisi kadar enerjik uyanmadığı oluyordu. Bazen merdivenleri hızlı çıktığında nefesini toparlamak için durması gerekiyordu.

Bunları yok saymıyordu.

Ama hayatının geri kalanını da belirtilerini izleyerek geçirmek istemiyordu.

“İyi,” dedi. “Kontrollerimi aksatmıyorum.”

Mert başını salladı.

“Güzel.”

Defne, çekmecenin vidasını sıkarken ikisine baktı. Aras'ın hastalığını öğrendiğinden beri bazen Mert'in ona baktığını görüyordu. O bakışta bir arkadaşın endişesi vardı. Bir şeyi sormak isteyen ama cevabından korktuğu için susan birinin endişesi…

Defne artık Aras'ın yanında yalnızca güzel günlerde bulunmak istemiyordu.

Bu yüzden çekmeceyi yerine yerleştirdikten sonra Mert'e döndü.

“Bir ara birlikte yemek yiyelim,” dedi. “Siz ikinizin eski hikâyelerini dinlemek istiyorum.”

Mert'in yüzü aydınlandı.

“Eski hikâyeler mi? Aras'ın çocukluk fotoğrafları bile var bende.”

Aras anında doğruldu.

“Hayır.”

“Çok güzel fotoğraflar.”

“Mert.”

“Birinde saçları…”

“Bu dükkândan sağ çıkamayacaksın.”

Mert kahkahalarla gülmeye başladı.

Defne ise ilk kez Aras'ın çocukluğunu merak ederken içinde bir sızı değil, sıcak bir heyecan hissetti.

Onun geçmişini öğrenmek istiyordu.

Yalnızca hastalığını değil.

Yalnızca korkularını değil.

Aras'ın bütün hayatını…

Perşembe akşamı Defne, Aras'ı evine davet etti.

Nihat Bey'e akşam yemeğine yetişemeyeceğini haber veren Aras, kapının önünde durup ceketinin yakasını düzeltti.

“Çok mu resmî giyindim?”

Defne onu baştan aşağı süzdü.

“Üzerinde siyah bir tişört ve kot pantolon var.”

“Yani sade bir şıklık.”

“Yani her zamanki hâlin.”

“Beni böyle kabul etmen çok güzel.”

Defne kapıyı açtı.

“İçeri gel de konuşmayı bırak.”

Evde mercimek çorbası, fırında sebze ve pilav vardı. Aras masaya oturduğunda mutfaktan gelen kokuyu içine çekti.

“Bunu sen mi yaptın?”

Defne kaşlarını kaldırdı.

“Hayır, komşuların gizli aşçısı.”

“Şaka yaptım. Kokusu güzel.”

Yemek boyunca Aras, Defne'nin anlattığı aile hikâyelerini dinledi. Çocukken düştüğü bisikletten, annesinin her bayram aynı tatlıyı yapmasından, üniversiteye ilk başladığı gün yanlış otobüse binip şehrin öbür ucuna gitmesinden bahsetti.

Aras, onun anlattığı her şeye dikkatle karşılık veriyordu. Bazen gülüyor, bazen bir ayrıntıyı soruyor, bazen de yalnızca dinliyordu.

Yemekten sonra birlikte bulaşıkları yıkadılar.

Aras, elindeki tabağı kurularken birden konuştu.

“Burada olmak hoşuma gitti.”

Defne musluğu kapattı.

“Evde olduğun için mi?”

“Senin hayatının içinde olduğum için.”

Defne'nin yüzündeki gülümseme yumuşadı.

Aras tabağı dolaba yerleştirdi.

“Dükkânda seni görmek güzel. Dışarıda seninle yürümek de güzel. Ama burada…” Bir an durdu. “Burada seni başka türlü tanıyorum. Neyi nereye koyduğunu, hangi bardağı sevdiğini, kahveni içerken pencereye baktığını…”

Defne ona yaklaştı.

“Bunlar çok sıradan şeyler.”

“Ben de zaten sıradan şeyleri seviyorum.”

Aras'ın sesi alçalmıştı.

“Eskiden hep büyük şeyler olmasını beklerdim. Çok para kazanmak, bir yerlere gelmek, bir gün her şeyin yoluna girdiğini görmek… Sanki hayat o zaman başlayacakmış gibi.”

Defne elini onun yanağına koydu.

“Peki şimdi?”

Aras gözlerini ondan ayırmadı.

“Şimdi seninle bulaşık yıkamanın bile güzel bir şey olabileceğini biliyorum.”

Defne gülümsedi.

“Çünkü bulaşıkları ben yıkayınca daha iyi oluyor.”

Aras kahkaha attı.

“İşte bu yüzden seninle konuşmak imkânsız. Romantik bir şey söylemeye çalışıyorum, sen bütün havayı bozuyorsun.”

“Ben de seni seviyorum.”

Sözler mutfağın içinde asılı kaldı.

Defne bunu o kadar doğal söylemişti ki Aras ilk anda cevap veremedi.

Sonra yüzündeki gülümseme kayboldu. Yerine, şaşkın ve derin bir mutluluk yerleşti.

“Ne dedin?”

Defne gözlerini kıstı.

“Duymadın mı?”

“Bir daha söyle.”

“Hayır.”

“Defne…”

“Aras, az önce duydun.”

“Benim hafızam zayıf.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Evet ama işe yarıyor mu diye deniyorum.”

Defne gülerek kollarını onun boynuna doladı.

“Ben seni seviyorum, aptal.”

Aras gözlerini kapattı. Bir elini Defne'nin beline yerleştirdi, diğer eliyle saçlarını okşadı.

“Ben de seni seviyorum,” dedi.

Bu kez cümleyi söylerken korkusunu bastırmaya çalışmadı.

Ne olacağını bilmiyordu.

Kaç günleri, kaç ayları olduğunu bilmiyordu.

Ama o an, Defne'nin kollarının arasındaydı ve sevdiği kadın da onu seviyordu.

Bu gerçekti.

Şimdilik bilmesi gereken tek şey buydu.

Cuma günü Aras, Defne'ye küçük bir hediye verdi.

Dükkânın arka odasındaki çalışma masasının üzerine bırakılmış, koyu kahverengi ahşaptan yapılmış bir ayraçtı. Kenarları ince ince zımparalanmış, üzerine küçük bir dal ve yaprak motifi işlenmişti.

Defne ayıracı eline aldı.

“Bunu sen mi yaptın?”

“Hayır. Dükkânda çalışan görünmez bir usta var.”

“Aras!”

“Evet, ben yaptım.”

Defne ahşabın üzerindeki ince çizgileri parmağıyla takip etti.

“Çok güzel.”

“Kitaplarının arasında kaybolmasın diye köşesine adını yazdım.”

Ayıracın arkasında küçük harflerle *Defne* yazıyordu.

Defne uzun süre ona baktı.

“Bunu nasıl yaptın?”

“Ahşapla çalışıyorum, Defne. Çok şaşırtıcı bir yetenek değil.”

“Hayır, onu demiyorum.”

Başını kaldırdı.

“Bunu benim için yapmayı nasıl düşündün?”

Aras omuz silkti.

“Bir gün kitap okurken parmağını sayfanın arasında tutmaya çalışıyordun. Kitabı kapatınca da nerede kaldığını unutmuştun.”

Defne hatırladı. O gün bir kafede oturuyorlardı. Kitabını kapatmış, sonra sayfayı bulmak için neredeyse bütün bölümü yeniden karıştırmıştı.

Aras o küçücük ayrıntıyı hatırlamıştı.

“Sen bunları gerçekten fark ediyor musun?” diye sordu.

Aras'ın yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.

“Tabii ki.”

“Her şeyi mi?”

“Hayır. Bazen sen konuşurken ne dediğini unutuyorum.”

Defne güldü.

“Neden?”

Aras bir adım yaklaştı.

“Çünkü sana bakıyorum.”

Defne'nin yüzü kızardı. Ayıracı göğsüne bastırıp başını onun omzuna yasladı.

“Teşekkür ederim.”

“Rica ederim.”

“Gerçekten çok sevdim.”

“Biliyorum.”

“Bunu nereden biliyorsun?”

“Çünkü on dakikadır elinden bırakmıyorsun.”

Defne ona hafifçe vurdu.

Aras güldü ve alnından öptü.

O akşam Defne, ayıracı ilk kez okumaya başladığı kitabın arasına koydu.

Ve o kitabı yıllar sonra bile eline aldığında, yalnızca hikâyeyi değil, ahşabın üzerindeki ince çizgileri yapan elleri de hatırlayacaktı.

Ama bunu henüz bilmiyordu.

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

İkinci haftanın cumartesi günü, ikisi deniz kenarına gittiler.

Hava serindi. Gökyüzü açık gri bulutlarla kaplıydı, denizin yüzeyinde küçük dalgalar birbirini kovalıyordu.

Defne atkısını boynuna dolarken Aras ellerini ceplerine soktu.

“Bence bugün eve dönüp film izlemeliydik.”

Defne ona baktı.

“Sen dün de film izlemek istiyordun.”

“Evet. İstikrarlı bir insanım.”

“Geçen hafta da yürüyüşe çıkmak istemiyordun.”

“Çünkü geçen hafta yürüyüşe çıkmak istemiyordum.”

“Aras, seninle plan yapmak gerçekten zor.”

Aras gülümsedi.

“Ama yine de yapıyorsun.”

Defne onun elini tuttu.

“Çünkü seni seviyorum.”

Aras, bu cümleyi duymaya hâlâ alışamamıştı.

Her duyduğunda içinde bir yer, uzun zamandır kapalı kalmış bir pencere gibi açılıyordu.

Bir süre sahil boyunca yürüdüler. Sonra küçük bir bankta oturup denizi izlediler. Defne başını Aras'ın omzuna yasladı.

“Biliyor musun,” dedi, “son iki haftadır çok mutluyum.”

Aras başını ona çevirdi.

“Ben de.”

“Bazen bunun ne kadar hızlı geliştiğini düşünüyorum. Önce birbirimize katlanamıyorduk.”

“Ben sana katlanıyordum. Sen bana katlanamıyordun.”

“Aras, ilk gün bana tembel demiştin.”

“Çünkü çalışırken çok ciddi görünüyordun. Biraz sinirini bozmak istedim.”

“Başardın.”

“Yetenekliyim.”

Defne gülümsedi, sonra yüzü ciddileşti.

“Bazen mutluluğun bu kadar güzel olması beni korkutuyor.”

Aras'ın eli onun elini biraz daha sıkı tuttu.

“Nasıl yani?”

“İnsan güzel bir şey yaşarken bir gün bitebileceğini düşünüyor. Sanki mutlu olduğun için bir bedel ödeyecekmişsin gibi.”

Aras denize baktı.

O duyguyu biliyordu.

Mutluluk bazen onun için bir kapının önünde durmak gibiydi. İçeri girmeye cesaret ettiğinde, kapının bir gün yüzüne kapanacağını hatırlıyordu.

Fakat Defne'ye hastalığından söz ettikten sonra bir şey değişmişti. Artık korkusunu tek başına taşımak zorunda değildi.

“Bence mutluluk, bitebilir diye daha az yaşanacak bir şey değil,” dedi.

Defne başını kaldırıp ona baktı.

Aras devam etti.

“Bir kitabın son sayfası var diye onu okumaktan vazgeçmiyorsun. Bir şarkı üç dakika sürüyor diye yarısında kapatmıyorsun. Güzel bir şeyin sonsuza kadar sürmemesi, onu yaşadığın gerçeğini değiştirmiyor.”

Defne sessizce onu dinledi.

“Bunu kendin için de söyleyebiliyor musun?” diye sordu.

Aras dürüstçe düşündü.

“Her zaman değil.”

“Peki bugün?”

Aras onun saçlarına baktı. Rüzgâr birkaç tutamı yüzüne savurmuştu. Elini kaldırıp saçlarını kulağının arkasına yerleştirdi.

“Bugün söyleyebiliyorum.”

Defne gülümsedi.

“Güzel.”

Aras ona döndü.

“Defne?”

“Efendim?”

“Bana bir söz verir misin?”

Defne'nin yüzündeki gülümseme hafifçe silindi. Aras'ın hastalığını öğrendiğinden beri böyle başlayan cümlelerin kendisini tedirgin ettiğini fark etmişti.

“Ne sözü?”

“Benim yanımdayken her şeyi yoluna koymak zorunda hissetme. Bazen kötü bir günüm olabilir. Bazen susabilirim. Bazen de seni güldüremeyebilirim.”

Defne kaşlarını çattı.

“Bunun için mi söz istiyorsun?”

“Evet.”

“Aras, ben senin yanında olmak için geldim. Gösteri izlemeye değil.”

Aras güldü.

“Biraz sert söyledin.”

“Çünkü anlamanı istiyorum. Her gün mutlu olmak zorunda değiliz. Her gün güzel şeyler yaşamak zorunda da değiliz. Bir gün canın acırsa yanında otururum. Konuşmak istemezsen susarım. Ama kendini iyi hissetmiyormuş gibi davranıp beni korumaya çalışırsan kızarım.”

Aras'ın yüzü yumuşadı.

“Tamam.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.”

Defne elini uzatıp serçe parmağını onun serçe parmağına doladı.

“Anlaştık.”

Aras da onun parmağını tuttu.

“Anlaştık.”

Bir süre sonra Defne başını yeniden omzuna yasladı. Aras, elini onun saçlarında gezdirirken gözlerini denize çevirdi.

İki hafta önce geleceği düşündüğünde aklına hastane odaları, doktorların yüzündeki ciddi ifadeler ve babasının sessizliği geliyordu.

Şimdi ise aklında başka şeyler de vardı.

Defne'nin kahvesini nasıl içtiği.

Kitap okurken kaşlarını çatması.

Gülerken başını geriye atması.

Kendisini öptükten sonra utanıp başka tarafa bakması.

Birlikte yemek yapmaları.

Küçük bir sahafın dar koridorlarında kaybolmaları.

Ve o gün, deniz kenarında, omzunda uyuklayan kadının sıcaklığı…

Aras bunların hiçbirini sonsuza kadar sürecekmiş gibi düşünmüyordu.

Ama hepsinin gerçek olduğunu biliyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

26okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.