Bir yıl daha sev kitap kapağı

13. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

GÜNEŞ DOĞARKEN

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: GÜNEŞ DOĞARKEN

13. BÖLÜM
GÜNEŞ DOĞARKEN

Gece boyunca yağmur yağmıştı.

Aras'ın durumu kötüleşiyordu.
Doktorların yüzlerindeki ifadeler değiştikçe Defne'nin içindeki umut da şekil değiştiriyordu. Önce iyi haber beklemişti. Sonra yalnızca Aras'ın gözlerini açmasını istemişti. Ardından elini tutabilmeyi, sesini duyabilmeyi, bir kez daha kendisine gülümsemesini…

İnsan sevdiği birini kaybetmekten korktuğunda istekleri küçülüyordu.

Dünyanın bütün nimetleri anlamsızlaşıyor, bir zamanlar sıradan saydığı şeyler paha biçilemez hâle geliyordu.

Defne artık büyük bir mutluluk istemiyordu.

Aras'ın gözlerini açmasını istiyordu.

Ona kızabilmeyi, yine saçma şakalarına göz devirebilmeyi, birlikte kahve içebilmeyi istiyordu.

Bir sabah daha…

Yalnızca bir sabah daha.

Yoğun bakımın kapısı açıldığında Defne hemen ayağa kalktı. Doktorun yüzüne baktı ama sormaya cesaret edemedi.

“Durumu hâlâ kritik,” dedi doktor. “Tedaviye rağmen vücudu çok yorgun. Şimdilik yapabileceğimiz şey, onu yakından takip etmek.”

Defne'nin dudakları aralandı.

“Peki… beni duyabiliyor mu?”

Doktor bir an duraksadı.

“Bilinç durumu zaman zaman değişiyor. Onunla konuşmanızın bir zararı yok. Ancak çok yorulmamasına dikkat etmeliyiz.”

Defne başını salladı.

Teşekkür etti mi, hatırlamıyordu.

Yalnızca yeniden sandalyeye oturdu ve ellerini birbirine kenetledi.

Aras'la ilk karşılaştıkları günü düşündü.

Onu ilk gördüğünde ne kadar sinir bozucu bulduğunu… Her şeye bir cevabı olduğunu sanmasını, durmadan konuşmasını, insanın sinirini bozmak için özel bir yeteneği varmış gibi davranmasını…

O gün, hayatının bir gün bu adamın nefes alışını bekleyerek geçeceğini bilseydi, yine de ona kızar mıydı?

Evet.

Muhtemelen yine kızardı.

Aras'ı severken onun bütün kusurlarını da sevmişti. Her şeyi bir şakaya dönüştürmesini, ciddi bir konuşmanın ortasında bile kendisini güldürmeyi başarmasını, sevgisini anlatırken utanıp gözlerini kaçırmasını…

Onun yalnızca iyi yanlarını değil, bütün hâlini sevmişti.

Defne başını ellerinin arasına aldı.

“Lütfen,” diye fısıldadı. “Lütfen onu benden alma.”

Kimse cevap vermedi.

Hastane, onun yalvarışını duymamış gibi çalışmaya devam etti.

Aras gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey ışık oldu.

Göz kapakları ağırdı. Bedeni sanki kendisine ait değilmiş gibi hissediyordu. Derin bir uykudan uyanmaya çalışıyor, fakat her seferinde yeniden karanlığa çekiliyordu.

Sonra bir ses duydu.

“Aras?”

Bu sesi tanıyordu.

Dünyanın neresinde olursa olsun tanırdı.

Defne…

Gözlerini biraz daha açmaya çalıştı.

Defne yatağının yanındaydı. Saçları dağılmış, gözlerinin altı morarmıştı. Yüzünde günlerdir uyumamış bir insanın yorgunluğu vardı. Ama Aras'ın gözlerini açtığını fark edince yüzündeki bütün ifade değişti.

“Aras?”

Bu kez sesi titredi.

Aras dudaklarını araladı.

“Ne… kadar kötü görünüyorum?”

Defne'nin ağzından istemsiz bir kahkaha çıktı. Kahkahanın ardından gözyaşları geldi.

“Gerçekten bunu mu soruyorsun?”

Aras'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Cevap vermene gerek yok. Yüzünden anladım.”

Defne onun elini tuttu.

“Sus. Lütfen biraz sus.”

Aras gözlerini kapatıp yeniden açtı.

“Sen de ağlama.”

“Bana ne yapacağımı söyleme.”

“Tamam.”

Bir süre birbirlerine baktılar.

Defne onun elini iki avucunun arasında tutuyordu. Aras'ın parmakları güçsüzdü ama elinin sıcaklığı hâlâ oradaydı.

Defne, bu küçük sıcaklığa tutunmak istedi.

“Beni çok korkuttun,” dedi.

Aras'ın gözleri doldu.

“Özür dilerim.”

“Her şey için özür dileme.”

“Peki.”

“Beni sevdiğin için de özür dileme.”

Aras'ın dudakları titredi.

“Onun için hiç dilemem.”

Defne başını eğerek onun elini öptü.

“Ben de.”

Aras bir süre onu izledi. Sanki yüzündeki her ayrıntıyı zihnine kaydetmek istiyordu. Kaşlarının arasındaki çizgiyi, gözlerinin çevresindeki yorgunluğu, kendisine bakarken dudaklarını bastırma şeklini…

Sonra çok yavaş konuştu.

“Güneşin doğuşunu izlemek istiyorum.”

Defne başını kaldırdı.

“Ne?”

“Deniz kenarında… Güneş doğarken.”

Defne'nin gözleri doldu.

“İyileşince gideriz.”

Aras bakışlarını ondan ayırmadı.

“Defne…”

“İyileşeceksin. Sonra istediğin kadar denize gideriz. Her sabah güneşin doğuşunu izleriz. Hatta o kadar erken kalkmaktan bıkarsın.”

Aras hafifçe gülümsedi.

“Ben zaten sabah insanı değilim.”

“Biliyorum.”

“Beni zorla kaldırırsın.”

“Her sabah.”

“Sonra kahve alırız.”

“İki kahve.”

“Sen benimkinden içersin.”

“Çünkü seninkinin tadı daha güzel.”

Aras'ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

Defne hemen eğildi.

“Ne oldu?”

Aras başını hafifçe iki yana salladı.

“Hiçbir şey.”

“Aras…”

“Seninle geleceği konuşmayı özlemişim.”

Defne'nin kalbi sıkıştı.

Aras onun elini biraz daha sıkı tutmaya çalıştı.

“Bir gün daha istiyorum,” diye fısıldadı. “Sadece bir gün değil aslında. Bir sürü gün. Ama bazen insan çok şey isteyince elindekini de kaybedecekmiş gibi korkuyor.”

Defne onun elini alnına götürdü.

“Seninle daha çok günümüz olacak.”

Aras cevap vermedi.

Sadece gözlerini kapattı ve Defne'nin elini yüzünde tuttu.

O an Defne, onun da korktuğunu anladı.

Ama bu kez Aras korkusunu saklamıyordu.

Ertesi sabah, doktorun değerlendirmesinden ve kısa bir görüşmeden sonra Defne, Aras'ın güneşin doğuşunu izleme isteğini anlattı.

Önce bunun mümkün olmadığını düşündüler. Aras'ın durumu hâlâ hassastı ve onu hastaneden çıkarmak risk taşıyordu. Doktorlar, Aras'ın o anki durumunu dikkatle değerlendirdikten sonra, ancak gerekli tıbbi önlemler ve refakatle, kısa süreliğine dışarı çıkmasına izin verilebileceğini söylediler.

Defne, Aras'ın yanında otururken bunu ona anlattı.

“Birkaç saat değil,” dedi. “Kısa bir süre. Yorulursan hemen döneceğiz.”

Aras ona baktı.

“Yani güneşin tamamını izleyemeyeceğim.”

“Aras.”

“Tamam, tamam. Pazarlık yapmıyorum.”

Defne gülümsemeye çalıştı.

“Bir şartım var.”

“Yine mi?”

“Beni dinleyeceksin. Kendini kötü hissedersen hemen söyleyeceksin. Kahramanlık yapmayacaksın.”

Aras elini kaldırıp iki parmağını havaya kaldırmaya çalıştı.

“Söz.”

Defne o elin üzerine kendi elini koydu.

“Beni korkutma.”

Aras'ın gülümsemesi kayboldu.

“Deneyeceğim.”

Bu, Defne'nin duymak istediği cevap değildi.

Ama Aras'ın ona verdiği en dürüst cevaplardan biriydi.

Sabahın en sessiz saatleriydi.

Gökyüzü henüz tam olarak aydınlanmamıştı. Ufuk çizgisinde koyu mavi, gri ve soluk pembe birbirine karışıyordu. Sokak lambaları hâlâ yanıyor, şehir uykusunun son dakikalarını yaşıyordu.

Defne, Aras'ın yanında yürürken elini hiç bırakmadı.

Aras yavaş hareket ediyordu. Her birkaç adımda bir durmaları gerekiyordu. Üzerindeki kalın montun yakasını Defne düzeltmiş, boynuna yumuşak bir atkı dolamıştı. Yanlarında sağlık görevlisi ve gerekli destek ekipmanı bulunuyordu.

Defne, her nefes alışını takip etmemeye çalışıyordu.

Her duraksamasında ona korkuyla bakmamaya çalışıyordu.

Her şeyin normal olduğu bir sabahmış gibi davranmak istiyordu.

Aras bunu fark etmişti.

“Bana bakmayı bırak,” dedi usulca.

Defne hemen ona döndü.

“Ne?”

“Sanki her saniye yere düşecekmişim gibi bakıyorsun.”

Defne'nin yüzü buruştu.

“Çünkü korkuyorum.”

Aras'ın bakışları yumuşadı.

“Biliyorum.”

“Bir daha söyleme o zaman.”

“Neyi?”

“Bana böyle şeyler söyleme. Seni izlemeyeceğim de ne yapacağım?”

Aras hafifçe gülümsedi.

“Beni seviyorsun.”

“Evet.”

“Çok.”

“Evet, Aras.”

“Tamam. O zaman bakabilirsin.”

Defne, ağlamamak için dudaklarını birbirine bastırdı.

Aras onun elini tuttu.

“Ben de sana bakmak istiyorum.”

Defne başını eğdi.

Bir süre sonra deniz göründü.

Sahil sakindi. Biraz uzakta martı vardı. Kıyıya vuran dalgalar, geceden kalan sessizliği bozmadan geri çekiliyordu.

Aras denizi gördüğünde derin bir nefes almaya çalıştı.

“İşte burası.”

Defne gülümsedi.

“Burası.”

Bir banka kadar ilerlediler. Aras yavaşça oturdu. Defne hemen yanına yerleşti, montunun kenarını düzeltti ve atkısını kontrol etti.

Aras ona baktı.

“Bana çocukmuşum gibi davranıyorsun.”

“Çünkü bir dakika yalnız bıraksam kendini hasta etmeyi başaracaksın.”

“Ben zaten hastayım.”

Defne'nin yüzü değişti.

Aras hemen onun elini sıktı.

“Özür dilerim.”

“Aras…”

“Tamam. Bir daha özür dilemiyorum.”

Defne başını onun omzuna yasladı.

Bir süre konuşmadılar.

Deniz, ufuk çizgisinin altında saklanan güneşi bekliyordu.

Aras, başını yavaşça Defne'nin omzuna koydu. Parmaklarını onun parmaklarının arasına geçirdi.

Defne bir an gözlerini kapattı.

Bu kadar basit bir şeyin bu kadar değerli olabileceğini hiç düşünmemişti.

Aras'ın başının omzunda durması…

Elinin elinde olması…

Nefesinin yakınında hissedilmesi…

İnsan sevdiği birinin varlığını çoğu zaman fark etmeden yaşardı. Onun her zaman yanında olacağını sanır, yarın yeniden göreceğini bilir, ayrılırken geri dönüp bir kez daha sarılmayı düşünürdü.

Defne artık hiçbirini sıradan kabul edemiyordu.

Aras'ın başını omzuna koyduğu o sabahı, bütün ömrü boyunca hatırlayacağını bilmiyordu.

Ama içindeki bir yer, bu anın bir daha gelmeyebileceğinden korkuyordu.

“Defne?”

“Efendim?”

“Bir evimiz olsa nasıl olurdu?”

Defne başını hafifçe kaldırdı.

“Nasıl bir ev?”

“Bilmiyorum. Küçük bir ev. Çok büyük olmasına gerek yok. Bir odası kitaplarla dolu olsun. Sen kitapları yerleştir, ben de hepsini yanlış sıraya koyayım.”

Defne gülümsedi.

“Sonra seni evden kovarım.”

“Ben de kitapların arasına saklanırım.”

“Bulurum.”

“Beni bu kadar iyi tanıman bazen korkutucu.”

Defne güldü.

Aras'ın yüzünde de hafif bir gülümseme belirdi. Sonra gözlerini ufka çevirdi.

“Bir de mutfağı olsun,” dedi. “Ama yemekleri sen yap.”

“Tabii ki.”

“Ben de sana yardım ederim.”

Defne ona şüpheyle baktı.

“Sen mi?”

“Artık tost yapmayı öğrendim.”

“Geçen sefer ekmeği yaktın.”

“Tecrübeydi.”

“Dumanlı aroma mıydı?”

Aras güldü.

Gülüşü kısa sürdü ama gerçekti.

Defne o sesi duyunca onun elini dudaklarına götürdü.

“Başka ne olsun evimizde?” diye sordu.

Aras bir süre düşündü.

“Pencerenin önünde iki sandalye. Sabahları orada kahve içeriz. Sen kitap okursun, ben de seni rahatsız ederim.”

“Bu kısmı zaten yapıyorsun.”

“Alışkanlıklarımı değiştiremem.”

“Peki bahçemiz olacak mı?”

Aras kaşlarını kaldırdı.

“Bahçe mi?”

“Evet. Küçük bir bahçe. Çiçekler ekeriz.”

“Ben çiçeklerden anlamam.”

“Öğrenirsin.”

“Ya hepsi ölürse?”

Defne omzunu silkti.

“Yenilerini ekeriz.”

Aras gözlerini ona çevirdi.

Bu kadar basit söylemişti.

*Yenilerini ekeriz.*

Sanki kaybetmek, yeniden başlamanın önünde aşılmaz bir duvar değilmiş gibi…

Aras'ın gözünden bir damla yaş süzüldü.

Defne hemen fark etti.

“Aras?”

Aras başını omzundan kaldırmadı.

“Ben o evi gerçekten istiyorum.”

Defne'nin boğazı düğümlendi.

“Olacak.”

“İçinde sen olacaksın.”

“Evet.”

“Sabahları bana kızacaksın.”

“Kesinlikle.”

“Bazen beni öpeceksin.”

Defne'nin gözleri doldu.

“Her gün.”

Aras'ın dudakları titredi.

“Ben de seni öpeceğim.”

Defne onun elini iki eliyle tuttu.

“Evet.”

“Sonra birlikte yaşlanacağız.”

Defne gözlerini kapattı.

“Evet, Aras.”

“Saçların beyazlayacak.”

“Seninki de.”

“Benimki beyazlamadan önce dökülür belki.”

Defne, ağlamasının arasından güldü.

“Yeter artık.”

Aras da güldü ama gözlerinden yaşlar akıyordu.

“Ben seni yaşlanırken görmek istiyorum, Defne.”

Defne'nin yüzü acıyla buruştu.

“Göreceksin.”

“Seninle tartışmak istiyorum. Hangi kitabın daha güzel olduğunu konuşmak istiyorum. Senin yaptığın yemekleri yemek, sabahları uykulu gözlerle seni görmek istiyorum.”

Sesi gittikçe zayıflıyordu.

“Bazen sana kızmak, sonra barışmak istiyorum. Bir gün saçma bir şey söyleyip seni güldürmek istiyorum. Sen de bana, ‘Aras, sus artık,’ diyeceksin.”

Defne ağlıyordu.

“Diyeceğim.”

“Sonra ben yine konuşacağım.”

“Biliyorum.”

“Çünkü ben…”

Aras durdu.

Nefes almak için kendini topladı. Defne hemen ona döndü.

“İyi misin?”

Aras başını hafifçe salladı.

“Biraz yoruldum.”

“Dönelim mi?”

Aras gözlerini ufka çevirdi.

“Biraz daha kalalım.”

Defne onun elini sıktı.

“Peki. Ama kendini kötü hissedersen hemen söyle.”

Aras cevap vermedi.

Sadece elini onun elinin içinde tuttu.

Gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyordu.

Güneş ufkun kenarında belirdiğinde denizin yüzeyine ince bir ışık yayıldı.

Önce solgun bir çizgi oluştu. Sonra gökyüzünün rengi değişti. Karanlık, bir gecede yaşanan bütün acıları yanında götüremese de yavaşça geri çekildi.

Aras gözlerini açıp güneşe baktı.

“Güzelmiş,” dedi.

Defne onun yüzüne baktı.

“Evet.”

“Bunu daha önce de izlemiştim.”

“Biliyorum.”

“Şimdi başka.”

Defne yutkundu.

“Neden?”

Aras, başını yeniden onun omzuna koydu.

“Çünkü bu kez seninleyim.”

Defne artık ağlamasını durduramıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyor, Aras'ın elini tuttuğu parmakları titriyordu.

Aras bunu hissetti.

“Defne…”

“Buradayım.”

“Bana bir şey anlat.”

Defne gözlerini sildi.

“Ne anlatayım?”

“Geleceği.”

Defne'nin kalbi sızladı.

Aras, gelecekten söz etmek istiyordu. Belki de zihninde biriktirdiği hayalleri son kez sesli duymak istiyordu. Defne onun bu isteğini geri çeviremedi.

“Peki,” dedi. “Bir gün birlikte o küçük evi bulacağız. Penceresi denize bakacak. Her sabah güneşin doğuşunu izlemek için kalkacağız.”

Aras'ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Ben yine uyuyakalacağım.”

“Evet. Ben de seni uyandıracağım.”

“Sonra kahvemi içeceksin.”

“Seninkini içeceğim.”

“Benim kahvem neden daha güzel?”

“Çünkü senin.”

Aras gözlerini kapattı. Yüzünde hafif bir huzur vardı.

Defne devam etti.

“Bahçemize çiçekler ekeceğiz. İlkbaharda her yer rengârenk olacak. Sen çiçeklere su vermeyi unutacaksın, ben de sana kızacağım.”

Aras'ın parmakları onun elini hafifçe sıktı.

“Sonra?”

“Sonra birlikte kitap okuyacağız. Sen sevdiğin cümlelerin altını çizeceksin. Ben de neden o cümleyi sevdiğini soracağım. Bazen tartışacağız. Bazen aynı şeyi düşüneceğiz.”

Defne burnunu çekti.

“Sonra çok yaşlanacağız. Sen yürürken benden yavaş olacaksın, ben de sana takılacağım.”

Aras'ın yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.

“Ben yine yakışıklı olacağım.”

Defne ağlayarak güldü.

“Evet. Dünyanın en yakışıklı yaşlı adamı olacaksın.”

“Sen de…”

Aras'ın sesi kesildi.

Defne başını ona çevirdi.

“Ben de ne?”

Aras gözlerini açmaya çalıştı.

“Sen de… benim güzelim olacaksın.”

Defne, onun yüzünü iki eli arasına almak istedi. Ama Aras'ın başı omzundaydı ve onu rahatsız etmekten korktu.

“Zaten senin güzelinim,” diye fısıldadı.

Aras'ın elindeki sıcaklık, Defne'nin avucunda hâlâ duruyordu.

“Aras?”

“Efendim?”

“Beni duyuyor musun?”

“Duyuyorum.”

“Beni seviyor musun?”

Aras'ın dudakları kıpırdadı.

“Çok.”

Defne gözlerini kapattı.

“Ben de seni çok seviyorum.”

Bir süre yalnızca denizin sesi duyuldu.

Defne, Aras'ın başını omzunda hissediyor, elini tutuyor ve geleceği anlatmaya devam ediyordu.

“Bir de kitaplığımız olacak. Çok büyük bir kitaplık. Bütün kitaplarını oraya yerleştireceğiz. Ama benim kitaplarımı senin kitaplarının yanına koymayacağım çünkü sen benim kitaplarımı karıştırıyorsun.”

Aras cevap vermedi.

Defne gülümsemeye çalıştı.

“Aras?”

Onun elini hafifçe sıktı.

“Dinliyor musun?”

Sessizlik…

Defne başını çevirdi.

Aras'ın gözleri kapalıydı. Yüzü omzuna yaslanmış, dudaklarının kenarında çok hafif bir gülümseme kalmıştı.

“Aras?”

Defne onun yanağına dokundu.

“Aras, uyuma. Güneş doğuyor.”

Cevap gelmedi.

Defne önce onun yorulup uyuyakaldığını düşündü. Son günlerde çok yoruluyordu. Belki birkaç dakikalığına gözlerini kapatmıştı.

“Aras, bak,” dedi, sesi yumuşacık. “Güneş çıktı.”

Elini tuttu.

Ama Aras'ın parmakları onun parmaklarının arasında gevşemişti.

Defne'nin içinden bir şey koptu.

“Aras?”

Bu kez sesi daha yüksek çıktı.

Başını onun yüzüne çevirdi. Yanağına dokundu, alnını okşadı.

“Aras, bana bak.”

Aras hareket etmedi.

Defne'nin nefesi kesildi.

“Aras, lütfen.”

Elini biraz daha sıkı tuttu.

“Şaka yapıyorsun, değil mi? Aras, hadi. Aç gözlerini.”

Sessizlik.

Deniz kıyısında güneş yükselmeye devam ediyordu.

Defne, onun yüzünü iki eli arasına aldı.

“Aras!”

Sesi boş sahilde yankılandı.

Yanlarındaki sağlık görevlisi hemen harekete geçti. Defne'yi dikkatlice Aras'tan uzaklaştırmaya çalıştılar. Defne elini bırakmadı.

“Hayır! Hayır, bırakın beni! Aras!”

Bir görevli Aras'ın durumunu kontrol ederken diğeri yardım çağırdı. Defne dizlerinin üzerinde kalmış, onun elini tutuyordu.

“Aras, bak bana! Ben buradayım. Hani evimiz olacaktı? Hani bahçemiz olacaktı? Hani beni yaşlanırken görecektin?”

Sesi kırıldı.

“Aras, daha bitirmedim! Sana anlatacaklarım bitmedi!”

Ama Aras'ın eli artık Defne'nin elinin içinde hiçbir karşılık vermiyordu.

Defne, onun başını omzunda tutmaya çalıştı.

“Lütfen… Lütfen beni bırakma.”

Güneş, denizin üzerinde parlıyordu.

Aras'ın görmek istediği güneş doğmuştu.

Ama Aras, Defne'nin omzunda hayata gözlerini yummuştu.

Defne'nin dünyası o an durdu.

Sanki deniz susmuş, rüzgâr durmuş, gökyüzü kararmıştı. Oysa her şey eskisi gibi devam ediyordu. Dalgalar kıyıya vuruyor, uzaktaki martılar uçuyor, güneş yükseliyordu.

Dünya, Aras ölmüş olmasına rağmen dönmeye devam ediyordu.

Defne bunu anlayamıyordu.

Nasıl devam edebilirdi?

Aras yokken sabah nasıl olabilirdi?

Güneş nasıl doğabilirdi?

Bir insanın kalbi durmuşken, dünyanın geri kalanı nasıl atmaya devam edebilirdi?

“Hayır…”

Defne'nin dudaklarından yalnızca bu kelime çıktı.

Sonra Aras'ın yüzüne baktı.

“Hayır, hayır, hayır…”

Onun yanağını okşadı.

“Aras, hadi. Kalk. Eve gidelim. Üşüyeceksin.”

Sesini yükseltti.

“Aras, kalk artık. Bak, söz verdim sana. Kahve alacağız. Sen yine benimkinden içeceksin. Hadi.”

Aras'ın yüzüne dokundu.

“Lütfen…”

Bir görevli Defne'nin omzuna elini koydu. Defne onu itti.

“Dokunmayın! Ona dokunmayın! Aras, beni duyuyor musun?”

Gözyaşları yüzünü kaplamıştı. Nefes alamıyor, elleri titriyor, kelimeler boğazında birbirine düğümleniyordu.

“Aras, bana bak. Ne olur bana bak.”

Onun elini dudaklarına götürdü.

“Ben buradayım. Senin Defne'n buradayım.”

Sesi bir fısıltıya dönüştü.

“ Aras.”

Başını onun göğsüne yasladı.

Bir zamanlar başını koyduğunda kalbinin sesini duyduğu yere…

“Ben daha gitmedim ki…”

Omuzları sarsılarak ağladı.

“Bana neden veda etmedin? Neden söylemedin? Ben sana sarılmak istiyordum. Sana daha çok sarılmak istiyordum…”

Aras'ın montunu parmaklarıyla tuttu.

“Sen bana sarılamayacağın günler için özür dilemiştin. Ben sana her gün sarılabileceğimi sanmıştım. Ben… ben seni son kez ne zaman öptüm, biliyor musun? Hatırlamıyorum. Son kez olduğunu bilseydim daha uzun öperdim.”

Kelimeleri birbirine karıştı.

“Daha uzun sarılırdım. Ellerini bırakmazdım. Sana her sabah seni sevdiğimi söylerdim. Belki bin kere söylerdim. Belki bir milyon kere…”

Aras'ın elini yüzüne bastırdı.

“Senin yüzünden şikâyet ettiğim bütün anlar için özür dilerim. Şakalarına kızdığım için özür dilerim. Sana sus dediğim için özür dilerim. Bir daha konuşmanı istiyorum. Ne olur, Aras. Ne söylersen söyle. Saçma şeyler söyle. Beni kızdır. Bana aptal de. Yeter ki konuş…”

Sesi çığlığa dönüştü.

“ARAS!”

Ama Aras cevap vermedi.

Defne onun elini bırakmadı.

Sağlık görevlileri müdahalelerini sürdürürken Defne, Aras'ın yanından ayrılmamak için direndi. Birisi onu sakinleştirmeye çalıştı, bir diğeri yanında durdu.

Sonunda ona söylenen kelimeleri duydu.

Aras'ın hayatını kaybettiğini…

Defne başını kaldırdı.

“Hayır.”

Sanki yanlış duymuştu.

“Hayır, doktor çağırın. Daha önce de kötüleşmişti. Sonra gözlerini açtı. Beni duydu. Benimle konuştu.”

Birileri ona bir şeyler anlatmaya çalıştı.

Defne başını iki yana salladı.

“Hayır, anlamıyorsunuz. Bizim bir evimiz olacaktı. Bahçemiz olacaktı. Kitaplığımız olacaktı.”

Sesini yükseltti.

“Biz birlikte yaşlanacaktık!”

Son kelime dudaklarından çıktığında dizlerinin bağı çözüldü.

Yere oturdu.

Ve hayatında ilk kez, bütün kalbiyle sevdiği birinin geri dönmeyeceğini öğrendi.

Bir süre sonra Defne'nin yanına Nihat Bey geldi.

Haberi aldığında önce anlamamıştı. Sonra aynı cümleyi bir kez daha duymuş, ardından hiçbir şey söylemeden sahile koşmuştu.

Aras'ın yüzünü gördüğünde olduğu yerde durdu.

Oğlu…

Onun küçük oğlu…

Bir zamanlar geceleri korktuğunda babasının yatağına gelen, dizini yaraladığında gözyaşlarını saklamaya çalışan, büyüdükçe duygularını şakaların arkasına gizleyen o çocuk…

Artık yoktu.

Nihat Bey yavaşça yanına çöktü.

“Aras…”

Oğlunun yüzüne dokundu.

Bir süre hiçbir şey söyleyemedi.

Sonra iki eliyle yüzünü kapattı ve ağlamaya başladı.

Defne onun ağladığını duyduğunda başını kaldırdı.

“Nihat amca…”

Nihat Bey ona baktı.

Defne'nin dudakları titriyordu.

“Ben onu koruyamadım.”

Nihat Bey başını sertçe iki yana salladı.

“Hayır, kızım. Hayır.”

“Onu çok sevdim. Ama koruyamadım.”

Nihat Bey, Defne'yi kendine çekti.

“Sen ona hayatının en güzel günlerini verdin.”

Defne başını onun göğsüne gömdü.

“Ben daha fazlasını vermek istiyordum.”

Nihat Bey'in gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Ben de…”

Bir baba ve bir sevgili, aynı adamın ardından ağlıyordu.

İkisi de onunla daha çok konuşmak, ona daha çok sarılmak, söyleyemedikleri bütün sözleri söylemek istiyordu.

Ama bazı sözler, söylenecekleri insanın yokluğunda boğazda kalıyordu.

Defne, Nihat Bey'in kollarından ayrılıp yeniden Aras'a baktı.

“Ben onunla konuşacağım,” dedi.

Nihat Bey bir şey söylemedi.

Defne, Aras'ın yanına yaklaştı. Elini tuttu ve yüzüne baktı.

“Aras, bak. Baban da geldi.”

Sesi hâlâ titriyordu.

“Beni yalnız bırakıp uyumak yok, tamam mı? Kalkınca bana kızacaksın. Babanın yanında ağladığım için benimle dalga geçeceksin.”

Aras'ın yüzü sessizdi.

Defne, ağlamanın arasından gülümsemeye çalıştı.

“Sonra eve gideceğiz. Sana çorba yapacağım. Sen beğenmeyeceksin. Ben de bir daha sana yemek yapmayacağım diyeceğim.”

Bir an durdu.

“Sonra yine yapacağım.”

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Çünkü ben seni seviyorum, Aras. Sana yemek yapmayı da seviyorum. Seninle kavga etmeyi de. Sana kızmayı da. Seninle kitap okumayı da…”

Nefes aldı ama ciğerlerine hava dolmuyormuş gibi hissetti.

“Ben senin her şeyini seviyorum.”

Bir kez daha elini öptü.

“Ben seni seviyorum.”

Bu kez cevap beklemedi.

Çünkü Aras'ın sevgisini duymak için onun sesine ihtiyacı yoktu.

Ama yine de o sesi duymak için her şeyini verebilirdi.

Cenaze günü gökyüzü kapalıydı.

Defne, siyah elbisesinin içinde sessizce duruyordu. İnsanlar gelip başsağlığı diliyor, ellerini tutuyor, sarılıyor ve teselli etmeye çalışıyordu.

Söylenen sözlerin hiçbiri ona ulaşmıyordu.

*Başın sağ olsun.*

*Zamanla hafifler.*

*Güçlü olmalısın.*

*Aras artık acı çekmiyor.*

Defne hepsini duyuyordu.

Ama hiçbirini anlayamıyordu.

Nasıl hafifleyebilirdi?

Aras'ın yokluğu, hayatındaki bir eşyanın eksilmesi değildi. Bir sandalye boş kalmamıştı yalnızca. Bir telefon numarası silinmemişti. Bir alışkanlık sona ermemişti.

Aras, Defne'nin geleceğinde duran bütün günlerdi.

Birlikte içecekleri kahvelerdi.

Kitapçıda yapacakları tartışmalardı.

Sabahları onu uyandırırken söyleyeceği sözlerdi.

Bahçeye ekecekleri çiçeklerdi.

Yaşlanınca birbirlerine anlatacakları hikâyelerdi.

Aras yalnızca geçmişten gitmemişti.

Henüz yaşanmamış bütün günlerden de gitmişti.

Defne, tabutun başında dururken parmaklarını birbirine kenetledi.

“Ben sana bir şey anlatacaktım,” diye fısıldadı.

Kimse duymadı.

“Geleceği anlatacaktım. Bitiremedim.”

Gözlerinden yaşlar süzüldü.

“Seninle bir evimiz olacaktı. Penceresi denize bakacaktı. Sabahları kahve içecektik. Sen benim kahvemi çalacaktın. Ben de sana kızacaktım.”

Dudaklarını birbirine bastırdı.

“Ben sana kızmak istiyorum, Aras.”

Bir damla yaş elinin üzerine düştü.

“Bir daha beni kızdırmayacak olman çok haksızlık.”

Defne başını eğdi.

“Bana verdiğin ayraç hâlâ kitabımın içinde. Onu çıkarmaya korkuyorum. Çünkü çıkarırsam, sanki senin elinden çıkmış son şeylerden birini kaybedecekmişim gibi geliyor.”

Bir süre sustu.

Sonra gözlerini kapattı.

“Ben seni unutmayacağım.”

Bu bir teselli cümlesi değildi.

Bir söz vermekti.

Aras'ı hayatının içinden silmeyecekti. Onunla yaşadığı günleri bir hastalığın, bir hastane odasının ya da bir cenazenin sonuna sıkıştırmayacaktı.

Aras yaşamıştı.

Gülmüştü.

Sevmişti.

Ve Defne'yi sevmişti.

Bunların hiçbiri ölümle yok olmayacaktı.

Ama Defne, bunu bilmenin acıyı azaltmadığını da biliyordu.

Çünkü bir insanın sevgisi hatıralarda yaşayabilirdi.

Fakat kolları artık ona sarılamazdı.

Günler geçti.

Defne ilk zamanlar evden çıkmak istemedi. Telefonunu eline aldığında Aras'ın adını arıyor, sonra onun artık aramayacağını hatırlıyordu. Bazen mesajlarını açıp okuyor, bazen fotoğraflarına bakıyor, bazen de telefonu göğsüne bastırıp sessizce ağlıyordu.

Bir sabah uyandığında aklına Aras'ın ona yazdığı son mesajlardan biri geldi.

Aras: Yarın ne yapıyoruz?

Defne: Seni seviyorum demeyi öğreniyorsun.

Aras: Bunu zaten biliyorum.

Defne: O zaman söyle.

Aras: Seni seviyorum, Defne.

Defne telefonu elinden düşürür gibi oldu.

Yatağın kenarına oturup ağladı.

O gün hiçbir şey yapamadı.

Ertesi gün de yapamadı.

Bazı sabahlar Aras'ın sesini rüyasında duyuyor, gözlerini açtığında odanın sessizliğiyle karşılaşıyordu. Bazen dükkânın önünden geçiyor, kapının üzerindeki küçük zili duyduğunu sanıyordu. Bazen birinin onun gibi güldüğünü duyunca arkasını dönüyordu.

Ama Aras gelmiyordu.

Her seferinde, onun artık gelmeyeceğini yeniden öğreniyordu.

Ve her seferinde kalbi aynı yerden kırılıyordu.

Nihat Bey de oğlunun yokluğuna alışamıyordu. Dükkânı açıyor, çalışma masasının başında duruyor, bazen Aras'ın yarım bıraktığı bir mobilyaya dokunuyordu.

Aras'ın sandalyesini yerinden oynatmadı.

Defne bir gün dükkâna geldiğinde onu orada gördü.

“Onun eşyalarını toplamak zorunda değilsiniz,” dedi.

Nihat Bey başını kaldırdı.

“Biliyorum.”

“İsterseniz hiçbir şeye dokunmayabilirsiniz.”

Nihat Bey, oğlunun sandalyesine baktı.

“Bir gün oturup onunla konuşacağımı sanıyorum.”

Defne'nin gözleri doldu.

“Ben de.”

Nihat Bey ona yaklaştı ve sarıldı.

İkisi de uzun süre konuşmadı.

Aras'ın yokluğunda birbirlerine kalan tek şey, onunla yaşadıkları anılardı.

Ve birbirlerinin anlayabildiği bir acı…

Bir sabah Defne, Aras'ın kendisine verdiği kitabı çantasına koydu.

Kitabın arasında duran ahşap ayıracı dikkatlice çıkardı. Parmaklarını üzerindeki ince çizgilerde gezdirdi.

Defne.

Aras onun adını yazmıştı.

Defne ayıracı avucuna aldı.

“Bugün dışarı çıkacağım,” diye fısıldadı.

Sanki Aras onu duyabilirmiş gibi…

“Bunu sana söylemek istedim. Çünkü sen olsaydın, evde oturup durduğum için bana kızardın.”

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

“Sonra da bana kahve alırdın.”

Gözleri doldu ama bu kez ağlamadı.

“Ben de kendime kahve alacağım.”

Çantasını kapattı.

“Seninkinden içmeyeceğim. Çünkü kahveni paylaşmayı hiç beceremiyordun.”

Kısa bir kahkaha çıktı dudaklarından.

Ardından sessizlik geldi.

Defne gözlerini kapattı.

“Seni çok özlüyorum.”

Bu cümle hâlâ canını yakıyordu.

Belki uzun zaman boyunca yakacaktı.

Ama artık özlemin içinde yalnızca ölüm yoktu.

Bir kahkaha vardı.

Bir kitapçı vardı.

Yanmış tostlar vardı.

Sahil kenarındaki bir bank vardı.

Ve güneş doğarken omzunda uyuyan adamın son sözleri…

"Ben seni yaşlanırken görmek istiyorum, Defne."

Defne, o gün evden çıktı.

Yürüdü.

Kahvesini aldı.

Bir parkta oturdu.

Aras'ın sevdiği yazarlardan birinin kitabını açtı ve birkaç sayfa okudu.

Sonra ağladı.

Çünkü iyileşmek, onu özlememek değildi.

Yaşamak, onu unutmak değildi.

Mutlu olmak, ona ihanet etmek değildi.

Defne bunları hemen öğrenemedi. Öğrenmesi uzun zaman aldı. Bazı günler yeniden başa döndüğünü sandı. Bazı günler, Aras'ın yokluğunu kabullenmek yerine onun geri geleceğine inanmak istedi.

Ama zamanla bir şey değişti.

Aras'ın ölümünü kabul etmek, onu daha az sevmek anlamına gelmiyordu.

Hayatına devam etmek, onunla yaşadıklarını geride bırakmak demek değildi.

Defne, Aras'ı geçmişinde bir yere kapatmak istemiyordu.

Onu hayatının içinde taşımak istiyordu.

Aylar sonra Defne yeniden deniz kıyısına gitti.

Aynı sahil…

Aynı bank…

Deniz yine kıyıya vuruyor, martılar gökyüzünde dönüyor, güneş ufkun arkasında doğmaya hazırlanıyordu.

Defne bankta oturdu.

Yanındaki boş yere baktı.

Uzun süre hiçbir şey söylemedi.

Sonra elini bankın üzerine koydu.

“Geldim, Aras.”

Sesi sakindi ama gözleri doluydu.

“Sana anlatacaklarım var.”

Çantasından kitabını çıkardı. Ahşap ayıracı sayfaların arasına yerleştirdi ve kitabı açtı.

“Kitaplığımızı hâlâ düşünüyorum. Pencerenin önündeki iki sandalyeyi de. Bahçemizde hangi çiçekleri ekeceğimizi hâlâ bilmiyorum. Sen olsaydın muhtemelen hiçbirini sulamazdın.”

Gülümsedi.

“Ben de sana kızardım.”

Güneşin ilk ışıkları denizin yüzeyine düştü.

Defne başını kaldırdı.

“Bugün hava güzel.”

Bir süre daha denizi izledi.

“Keşke burada olsaydın.”

Bu kez gözyaşlarını durdurmaya çalışmadı.

“Bazen seni unutmaya başladığımdan korkuyorum. Sesini tam hatırlayamadığım günler oluyor. Gülüşünü zihnimde canlandırmak için fotoğraflarına bakıyorum. Sonra kendime kızıyorum. Sanki seni daha iyi hatırlamalıymışım gibi…”

Parmaklarını kitabın kapağında gezdirdi.

“Sonra anlıyorum ki ben seni unutmadım. Sadece hayat devam ediyor. Ben de yaşamaya çalışıyorum.”

Rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu.

Defne saçlarını kulağının arkasına yerleştirdi.

“Bana hep sıradan şeylerin kıymetinden bahsettin. Ben de şimdi anlıyorum. Birlikte kahve içmek, seninle kavga etmek, sabahları sesini duymak… Bunların hepsi benim için bir hayattı.”

Dudakları titredi.

“Bizim hayatımız.”

Bir süre sustu.

Sonra başını boş yere çevirdi.

“Ben seni çok sevdim, Aras.”

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü.

“Ve seni sevmeyi bırakmayacağım. Ama artık seni bekleyerek yaşamak istemiyorum. Seninle yaşadığım günlerin bana öğrettiği gibi, ben de yaşamaya devam edeceğim.”

Güneş biraz daha yükseldi.

Defne kitabı kapattı.

“Bugün kendime kahve aldım,” dedi. “Birazdan içeceğim.”

Başını gökyüzüne kaldırdı.

“Sen olsaydın benimkinden yine bir yudum alırdın.”

Gülümsedi.

Sonra gözyaşlarını sildi.

“Biliyor musun, Aras? Ben hâlâ sana anlatacak şeyler biriktiriyorum.”

Denize baktı.

“Sanırım bundan sonra da biriktireceğim.”

Rüzgâr, sahilin üzerinde hafifçe esti.

Defne ayağa kalktı. Kitabını çantasına koydu, boş bankın üzerine son kez baktı ve yavaşça yürümeye başladı.

Arkasında Aras'ın oturduğu yer kalmıştı.

Ama onunla yaşadığı hiçbir şey, o bankta kalmamıştı.

Hepsini kalbinde taşıyordu.

Güneş doğmuştu.

Ve Defne, ağlamayı bırakmadan da yaşamaya devam edebileceğini öğreniyordu.

Aras'ın ömrü kısa sürmüştü.

Ama onun hikâyesi yalnızca öldüğü sabahla bitmiyordu.

Bir zamanlar bir dükkânda, eski mobilyaların arasında, kendisini dünyaya karşı şakalarla koruyan bir adam vardı. Bir kadın gelmiş, onun sessizliğine ses olmuştu. Birlikte kahve içmişler, tartışmışlar, kitaplar okumuşlar, hayaller kurmuşlardı.

Birbirlerine sonsuz bir zaman verememişlerdi.

Ama birbirlerine gerçek bir sevgi vermişlerdi.

Defne, Aras'ı hiçbir zaman tamamen geride bırakmadı. Onu her hatırladığında bazen gülümsedi, bazen ağladı. Bir gün onun adını duyduğunda içi eskisi kadar parçalanmadı; başka bir gün, sıradan bir şarkı onu yeniden o sabaha götürdü.

Yas, düz bir yol değildi.

Sevgi de ölümle bir anda sona ermiyordu.

Defne yaşamayı öğrendi.

Aras'ın yerine değil.

Onu unutmak için değil.

Onunla yaşadığı günlerin kıymetini bilerek…

Ve her güne uyandığında, dünyanın en sıradan görünen şeylerini biraz daha dikkatle sevmeye çalışarak.

Çünkü bir zamanlar Aras ona şunu öğretmişti:

İnsan bazen sonsuzluğu yaşayamaz.

Ama bir başkasının hayatına dokunarak, kendisinden daha uzun sürecek bir sevgi bırakabilir.

Defne için Aras, artık yalnızca kaybettiği adam değildi.

O, güneşin doğuşunu izlemek isteyen adamdı.

Kahvesini paylaşmayan, kötü tostlar yapan, kitapların kenarına notlar alan, sevdiği kadına ahşaptan bir ayraç hazırlayan adam…

Ve bir sabah, onun omzunda son nefesini veren adam.

Defne onu özledi.

Her zaman özledi.

Ama bir gün, deniz kıyısında güneş doğarken, yalnızca ağlamadı.

Gülümsedi de.

Çünkü o güneşin altında bir zamanlar Aras vardı.

Ve bir zamanlar, bütün dünyanın içinde, birbirlerini bulmuşlardı.

Bu, ölümün geri alamayacağı bir gerçekti.

SON

"Bazı insanlar hayatımızda bir ömür kalmaz. Ama bize, bir ömrün içine sığabilecek kadar çok şey bırakırlar."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.