Bir yıl daha sev kitap kapağı

6. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

KİTAPLARIN ARASINDA KALANLAR

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: KİTAPLARIN ARASINDA KALANLAR

6. BÖLÜM

KİTAPLARIN ARASINDA KALANLAR

Defne, dükkâna girdiğinde Aras'ı yerde otururken buldu.

Önünde açık duran büyük bir ahşap sandık, etrafına dizilmiş birkaç kitap ve elinde tuttuğu küçük bir tornavida vardı. Saçları her zamankinden daha dağınıktı. Siyah kazağının kollarını dirseklerine kadar sıvamış, alnına düşen saçlarını üfleyerek uzaklaştırmaya çalışıyordu.

“Günaydın.”

Aras başını kaldırdı.“Günaydın.”

Defne birkaç saniye bekledi.

“Bir sorun mu var?”

Aras sandığın içine baktı. “Neden?”

“Çünkü bana normal bir insan gibi cevap verdin.”

Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

“Pardon. Günaydın, Defne. Umarım gece boyunca beni düşünerek uyuyamamışsındır.”

Defne montunu çıkarırken güldü.

“İşte şimdi kendine geldin.”

“İnsan bazen kendini kaybediyor.”

“Sen kendini bulduğunda haber ver. Belki kutlama yaparız.”

Defne tezgâhın altına çantasını bıraktı. Ardından Aras'ın önündeki sandığa baktı. Ahşabın rengi koyulaşmış, köşelerindeki işlemeler neredeyse silinmişti. Sandığın kapağı hafifçe aralıktı ve içinden sararmış kâğıtların kenarları görünüyordu.

“Bu ne?”

“Eski bir sandık.”

Defne gözlerini devirdi.

“Bunu fark ettim. İçinde ne var?”

“Henüz bilmiyorum.”

“Peki neden yerde oturuyorsun?”

Aras elindeki tornavidayı kaldırdı.

“Çünkü sandıkla göz hizasında konuşmak istedim.”

Defne başını iki yana salladı, ardından yanına çömeldi.

“Çekil. Bakayım.”

Aras tornavidayı ona uzattı.

“Buyur. Ama dikkatli ol. Bu sandık benden daha yaşlı.”

“Senin yaşını bilmediğim için karşılaştırma yapamıyorum.”

“Yaşımı söylesem bana daha fazla saygı duyacak mısın?”

“Hayır.”

“Öyleyse neden soruyorsun?”

Defne gülümsedi. “Sormadım ki.”

Birlikte sandığın kapağını dikkatlice açtılar. İçinde birkaç eski kitap, mektuplar, fotoğraflar ve kumaşa sarılmış küçük bir kutu vardı. Defne, kitapları tek tek çıkarmaya başladı. Bazılarının kapakları yıpranmış, bazılarının sayfaları nemden kabarmıştı.

Aras, sandığın dibinde duran ince bir defteri eline aldı.

“Bunlar muhtemelen önceki sahibinden kalmış.”

Defne kapağın üzerindeki yazıyı okumaya çalıştı.

“Bunları atacak mıyız?”

Aras ona baktı.

“Bir şeyin eski olması, atılması gerektiği anlamına gelmez.”

Defne gülümsedi.

“Bunu daha önce de söylemiştin.”

“Çünkü hâlâ anlamadın.”

“Sen de aynı cümleyi yüz kere söyleyince daha anlamlı olacağını sanıyorsun.”

Aras güldü. Sonra defteri açtı. İlk sayfada el yazısıyla yazılmış birkaç tarih ve kısa notlar vardı. Kâğıtların arasında küçük bir fotoğraf duruyordu. Fotoğrafta genç bir adam, pencerenin yanında oturmuş bir kitap okuyordu.

Defne fotoğrafı eline aldı.

“Acaba kim?”

“Bilmiyorum.”

“Kitap okurken fotoğraf çektirmiş.”

“Belki de fotoğraf çekilirken kitap okuyormuş gibi yapıyordu.”

Defne fotoğrafı ona uzattı.

“Sen olabilirsin.”

Aras fotoğrafa baktı.

“Benim saçlarım bu kadar düzgün olamaz.”

“Doğru. Ayrıca bu adamın yüzünde huzur var.”

Aras elini göğsüne götürdü.

“Bunu kişisel algılamam gerekiyor sanırım.”

“Nasıl istersen.”

Defne kitapları ayırmaya devam ederken eski bir romanın kapağı dikkatini çekti. Kitabı eline aldı, kapağındaki ismi okudu ve yüzünde şaşkın bir gülümseme belirdi.

“Aras!”

Aras başını kaldırdı.

“Ne oldu? Sandık seni ısırdı mı?”

Defne kitabı ona gösterdi.

“Bak ne buldum.”

Aras kitabın kapağını görür görmez elindeki defteri kapattı.

Tutunamayanlar.

Kitap oldukça eskiydi. Kapağının köşeleri kıvrılmış, sayfaları sararmıştı. Buna rağmen özenle korunmuş gibiydi. İç kapağında bir isim ve tarih yazılıydı.

Aras kitabı Defne'nin elinden aldı.

“Bunu burada bırakacağız.”

Defne şaşırdı.

“Neden?”

“Çünkü dükkânda kalması gerekiyor.”

“Bir müşterinin eşyasından çıktı. Belki sahibi geri almak ister.”

Aras kapağın içindeki ismi gösterdi.

“Sandığın sahibi bu kitabı da bırakmış. Diğer eşyalarla birlikte kayıt altına alırız.”

Defne başını salladı. “Peki. Ama önce bakabilir miyim?”

Aras bir an tereddüt etti. Sonra kitabı ona uzattı.

“Kirletme.”

Defne kitabı iki eliyle aldı.

“Aras, bu bir kitap. Bomba değil.”

“Benim için aralarında çok büyük bir fark yok.”

Defne ilk sayfaları dikkatle çevirdi. Bazı sayfaların kenarlarında kurşun kalemle alınmış notlar vardı. Bir paragrafın yanına küçük bir yıldız çizilmişti. Başka bir sayfada ise tek bir kelimenin altı defalarca çizilmişti.

Defne kitabı kapatmadan önce Aras'a baktı.

“Sen Oğuz Atay'ı neden bu kadar seviyorsun?”

Aras sandığın içindeki mektupları düzenlemeye başladı.

“Çünkü insanın kendine bile anlatamadığı şeyleri anlatabiliyor.”

Defne kitabın kapağına baktı.

“Bence de. Bazen bir cümle okuyorsun ve sanki birisi kafanın içini karıştırıp düşüncelerini sayfaya dökmüş gibi oluyor.”

Aras başını kaldırdı.

“İnsanların kendilerini anlaşılmış hissetmesi tehlikelidir.”

Defne kaşlarını çattı.

“Neden?”

“Çünkü bir kez anlaşıldığını hisseden insan, bir daha anlaşılmak istiyor.”

Defne birkaç saniye sustu.

“Bu kötü bir şey mi?”

Aras cevap vermedi. Kitabın kapağını işaret etti.

“Şu sayfayı aç.”

Defne kitabı çevirdi. Aras'ın işaret ettiği sayfanın kenarında kurşun kalemle yazılmış bir not vardı. Yazı Aras'a aitti.

"İnsan bazen kendisini anlatmak için değil, yalnız olmadığını kanıtlamak için konuşur."

Defne notu okudu.

“Bunu sen mi yazdın?”

Aras başını salladı.

“Lisedeyken.”

“Güzelmiş.”

“Çok gençmişim. Böyle şeylere inanıyormuşum.”

Defne kitabı kapattı.

“Şimdi inanmıyor musun?”

Aras'ın yüzündeki gülümseme hafifledi.

“Bilmiyorum.”

Defne, onun bu kez konuyu değiştirmesini bekledi. Fakat Aras sessiz kaldı. Elindeki eski defteri sandığa koydu ve fotoğrafları düzenlemeye başladı.

Defne de kitaba yeniden baktı.

Oğuz Atay'ın kitaplarında sevdiği şey, karakterlerin her zaman doğru cümleleri kuramamasıydı. İnsanlar düşünür, çelişir, susar ve bazen kendi kendilerine bile itiraf edemedikleri şeylerin etrafında dolaşırlardı.

Gerçek hayatta da böyleydi.

İnsanların söylediklerinden çok söylemedikleri şeyler, onları anlamayı zorlaştırıyordu.

Aras bunun canlı bir örneğiydi.

Sandıktan çıkan eşyaları ayırmaları öğleye kadar sürdü. Nihat Bey geldiğinde kitapların ve fotoğrafların bir kısmını kayıt altına almışlardı. Sandığın sahibiyle iletişime geçilecek, kişisel eşyaların kendisine ait olup olmadığı sorulacaktı.

Nihat Bey, tezgâhın üzerindeki kitapları görünce gülümsedi.

“Güzel bir şey bulmuşsunuz.”

Defne kitabı gösterdi.

“Bunun dükkânda kalmasını istiyor.”

Nihat Bey oğluna baktı.

“Şaşırmadım.”

Aras omuz silkti.

“Biri de kitapları sevmeli.”

“Senin odanda yeterince kitap var.”

“Onların sayısı hiçbir zaman yeterli olmaz.”

Nihat Bey başını iki yana sallayarak arka odaya geçti. Defne, Aras'ın yüzündeki memnuniyeti fark etti.

“Kitaplarına çok düşkünsün.”

“İnsanların çoğundan daha az sorun çıkarıyorlar.”

“Kitapların mı?”

“Evet. Sayfalarını açarsın, anlatmak istediklerini anlatırlar. Sonra kapatırsın.”

Defne gülümsedi.

“İnsanlar öyle değil.”

Aras ona baktı.

“İnsanlar kitaplardan daha kötü.”

“Bence daha güzel.”

“Demek yeterince kötü insan tanımamışsın.”

Defne'nin gülümsemesi kaybolmadı ama sesi ciddileşti.

“Belki de yeterince iyi insan tanımamışsındır.”

Aras cevap vermedi.

Defne sandıktan çıkan mektupları bir dosyaya yerleştirdi. Aras ise *Tutunamayanlar* kitabını aldı ve tezgâhın arkasındaki küçük rafa koydu. Kitabı yerleştirirken kapağını eliyle düzeltti.

Defne onu izledi.

“Bir şey sorabilir miyim?”

“Bugün kaçıncı sorun?”

“Bilmiyorum. Saymayı bıraktım.”

“Beni yıpratıyorsun.”

“Aras.”

“Dinliyorum.”

Defne bir an duraksadı.

“Hiç kendini bir yere ait hissetmediğin oldu mu?”

Aras'ın eli raftaki kitabın üzerinde durdu.

Bu soru, beklediğinden daha derine ulaşmıştı.

Eskiden dükkânın arka odasında oturup babasının çalışmasını izlerdi. Ahşap kokusu, aletlerin sesi ve annesinin mutfaktan gelen sesi ona güven verirdi. O zamanlar dünyanın büyük ama anlaşılır bir yer olduğunu düşünürdü. İnsanlar büyür, çalışır, sevdiklerinin yanında kalırdı.

Sonra bazı şeyler değişmişti.

İnsan, bir şeyleri kaybettiğinde yalnızca kaybettiği şeyin yokluğuna alışmıyordu. Kendisine ait sandığı dünyanın da eskisi gibi olmadığını öğreniyordu.

“Bazen,” dedi.

Defne sessizce bekledi.

Aras ona baktı.

“Sen?”

Defne omuzlarını hafifçe kaldırdı.

“Bazen kendi hayatımın içinde misafir gibi hissediyorum. Herkes bir yere yetişmeye çalışıyor. Ben de yetişiyorum ama nereye gittiğimi her zaman bilmiyorum.”

Aras'ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Bunu bir kitaba yazmalısın.”

“Belki yazarım.”

“Başlığı ne olacak?”

Defne düşündü.

“Henüz karar vermedim.”

“Ben olsam ‘Nereye Gittiğini Bilmeden Koşan Kadın’ koyardım.”

Defne güldü.

“Berbat bir başlık.”

“Kitapçıda gören herkes merak eder.”

“Kitabı sen yazsaydın kimse satın almazdı.”

“Bence çok satanlar listesine girerdim.”

“İlk sıradan mı?”

“Listenin sonunda da olsa listedeyim sonuçta.”

Defne kahkahasını tutamadı.

Aras da güldü. Bir süre sonra ikisi de sustu. Aralarındaki sessizlik bu kez rahatsız edici değildi. Konuşmak zorunda kalmadan aynı odada durabiliyorlardı.

Defne bunun hoşuna gittiğini fark etti.

Aras'ın da fark etmesini istemedi.

Öğleden sonra yağmur yeniden başladı. Dükkânın camlarına vuran damlalar, içerideki eski radyonun cızırtısına karışıyordu. Nihat Bey arka odada telefonla konuşurken Defne, tezgâhın yanında duran küçük masayı temizliyordu.

Aras ise rafların önündeki sandalyeye oturmuş, kitabın sayfalarını çeviriyordu.

“Bir şey soracağım,” dedi Defne.

Aras başını kaldırmadan cevap verdi.

“Bugün soru sormama izin vermediğim bir saat var mı?”

“Yok. Şanslı günündesin.”

“Dinliyorum.”

Defne elindeki bezi masaya bıraktı.

“Oğuz Atay'dan en sevdiğin cümle hangisi?”

Aras sayfayı çevirmeyi bıraktı.

“Bir tane seçemem.”

“Bir tane seç.”

“Hayat o kadar basit değil.”

“Bir cümle soruyorum, hayatını değil.”

Aras güldü.

“Peki. En sevdiğim kitaplarından birinde şöyle bir ifade var: ‘Tutunamayanlar.’”

Defne kaşlarını kaldırdı.

“Bu bir cümle değil, kitap adı.”

“Bazen bir kelime, uzun bir cümleden daha fazla şey anlatır.”

Defne karşısındaki sandalyeye oturdu.

“Peki, bu kitapta seni kendine çeken ne?”

Aras kitabı kapatıp dizlerinin üzerine koydu.

“İnsanların dünyaya uyum sağlayamadıklarında kendilerinde bir sorun olduğunu düşünmeleri. Sanki herkes aynı şekilde yaşamak zorundaymış gibi. Birileri kalabalığın içinde rahatça nefes alırken başkaları aynı yerde boğulabiliyor.”

Defne'nin yüzündeki ifade değişti.

“Sen de öyle mi hissediyorsun?”

Aras birkaç saniye sustu.

“Bazen.”

“Ne zaman?”

Aras kitabın kapağını başparmağıyla okşadı.

“İnsanların benden bir şey beklediği zaman. İyi olmamı, başarılı olmamı, doğru kararlar vermemi… Bazen yalnızca olduğum kişi olarak yeterli değilmişim gibi geliyor.”

Defne onu dikkatle dinliyordu.

“Belki de kendinden çok şey bekliyorsun.”

Aras hafifçe güldü.

“Sen beni tanımadan hakkımda yorum yapmaya bayılıyorsun.”

“Sen de cevap vermemek için sürekli şaka yapıyorsun.”

Aras'ın gülümsemesi silikleşti.

“Belki de bazı soruların cevabı yoktur.”

“Bence bazen vardır. İnsan söylemek istemez.”

Aras kitabı yeniden açtı ama okumadı.

Defne, onun konuşmaya devam etmesini bekledi. Aras ise sessizliğin kendisini korumasına izin verdi.

Bir süre sonra Defne çantasından küçük not defterini çıkardı. Sayfalarından birine birkaç kelime yazdı.

Aras bunu fark etti.

“Ne yazıyorsun?”

“Bir şey.”

“Bana mı yazıyorsun?”

Defne kalemini kaldırdı.

“Hayallerinde yaşamaya devam et.”

“Hayallerim oldukça güzel.”

“Benim yazdıklarımın yanına yaklaşamazlar.”

Aras merakla ona baktı.

“Yazıyor musun?”

Defne kalemi kapattı.

“Bazen.”

“Ne yazıyorsun?”

“Hikâyeler.”

“Nasıl hikâyeler?”

“İnsanlarla ilgili.”

Aras gülümsedi.

“İnsanlarla ilgili yazmak cesaret ister. Çünkü eninde sonunda kendinden de bir şeyler anlatırsın.”

Defne'nin parmakları defterin kapağında durdu.

“Sen de yazıyor musun?”

“Eskiden.”

“Şimdi?”

“Şimdi bazen yalnızca düşünüyorum.”

Defne başını hafifçe yana eğdi.

“Düşündüklerini yazsan?”

Aras ona baktı.

“Ya biri okursa?”

Defne'nin sesi yumuşadı.

“Belki de birinin okuması gerekiyordur.”

Aras'ın yüzünde kısa süreli bir ifade belirdi. Korkuyla umudun birbirine karıştığı, sonra hemen kaybolan bir ifade.

“Belki,” dedi.

Defne daha fazla soru sormadı.

O gün ilk kez Aras'ın kendisini bir şakanın arkasına saklamadan cevap verdiğini hissetmişti. Bu, onunla ilgili her şeyi bildiği anlamına gelmiyordu. Hatta belki hiçbir şey bilmiyordu.

Ama bir insanın kendisinden küçük bir parçayı paylaşması, bazen uzun bir konuşmadan daha kıymetliydi.

Akşamüstü Nihat Bey dükkânın kapanış hazırlıklarına başladı. Defne son kayıtları tamamladı, masanın üzerindeki malzemeleri topladı ve çantasını omzuna astı.

Aras, rafların önünde duruyordu.

“Defne.”

“Efendim?”

Aras elindeki kitabı kaldırdı.

“Bunu eve götürmek ister misin?”

Defne şaşırdı.

“Tutunamayanlar'ı mı?”

“Evet. Okuyabilirsin. Ama yarın getir.”

Defne gülümsedi.

“Kitaplarını kimseye vermediğini sanıyordum.”

“Vermiyorum zaten. Sadece geçici olarak bir emanet işlemi yapıyorum.”

“Anladım. Yani kitabı kaybedersem beni öldüreceksin.”

“Hayır. Önce babama söylerim. Daha korkunç.”

Defne kitabı dikkatlice aldı.

“Teşekkür ederim.”

Aras başını salladı.

“Altını çizme.”

“Çizmeyeceğim.”

“Kenarlarına not yazma.”

“Yazmam.”

“Sayfaları kıvırma.”

Defne gözlerini devirdi.

“Başka bir isteğin var mı?”

Aras düşündü.

“Kitabı gerçekten oku.”

Defne'nin yüzündeki ifade yumuşadı.

“Okuyacağım.”

Bir an birbirlerine baktılar. Söylenecek çok şey yoktu ama ikisi de hemen uzaklaşmadı.

Sonra Defne kapıya yöneldi.

“Yarın görüşürüz, Aras.”

“Yarın görüşürüz.”

Defne dışarı çıktıktan sonra Aras uzun süre kapıya baktı. Ardından rafın önündeki boşluğa gözlerini çevirdi. Kitabın orada bıraktığı boşluk küçüktü ama gözüne çarpıyordu.

Kendisine güldü.

Bir kitabın eksikliği bu kadar fark edilmemeliydi.

Ama mesele kitap değildi.

Defne'nin bir kitabı alıp eve götürmesi, ertesi gün geri getirecek olması ve bu sıradan alışverişin ikisinin arasında küçük bir bağ kurmasıydı.

Aras, o bağın büyümesini istemediğini kendisine hatırlattı.

Defne eve geldiğinde önce üzerini değiştirdi, ardından kendisine çay hazırladı. Aras'ın verdiği kitabı masanın üzerine koydu. Kapağını eliyle düzeltti ve ilk sayfasını açtı.

Kitabın arasında küçük bir kâğıt parçası vardı.

Defne onu dikkatlice çıkardı. Kâğıtta Aras'ın el yazısıyla tek bir cümle bulunuyordu.

"Bazı kitaplar okunmak için değil, insanın kendine sormaktan kaçtığı soruları hatırlatmak için vardır."

Defne cümleyi iki kez okudu.

Aras'ın bunu ne zaman yazdığını bilmiyordu. Belki uzun zaman önce. Kâğıdın kenarları yıpranmıştı. Üzerindeki mürekkep hafifçe dağılmıştı.

Defne kâğıdı kitabın arasına geri koydu.

Sonra okumaya başladı.

İlk sayfalarda sık sık durdu. Bazı cümleleri yeniden okudu, bazı paragrafların üzerinde düşündü. Karakterlerin söyledikleriyle düşündükleri arasındaki mesafe ilgisini çekmişti.

Bir süre sonra telefonunu eline aldı.

Aras'a mesaj atmak istedi.

"Kitaba başladım."

Mesajı yazdı ama göndermedi. Aralarında henüz böyle bir alışkanlık yoktu. Üstelik Aras'ın kendisine cevap vermesini beklemek, gereksiz bir merakın başlangıcı olabilirdi.

Telefonu masaya bıraktı.

Kitabın sayfalarını çevirmeye devam etti.

Bir yerde durdu ve kendi kendine gülümsedi.

Aras'ın bazı davranışlarını artık daha iyi anlıyordu. İnsanları uzak tutmak için şaka yapmak, bir şeyleri önemsemiyormuş gibi davranmak, gerçek bir soru sorulduğunda konuyu değiştirmek…

Bunlar, insanın kendisini korumak için öğrendiği alışkanlıklar olabilirdi.

Ama bir alışkanlık, insanı sonsuza kadar koruyamazdı.

Bazen birisi gelir, bütün savunmalarının arasından geçer ve sen daha ne olduğunu anlayamadan kendini anlatmaya başlardın.

Defne kitabı kapattı.

Henüz Aras'a anlatacak kadar güvendiği hiçbir şey yoktu.

Yine de onun yanında susabilmek hoşuna gidiyordu.

Bu düşünceyi fark ettiğinde kitabı yeniden açtı.

Çünkü bazı soruların cevabını bulmak için biraz daha okumak gerekiyordu.

Bazı insanları anlamak içinse biraz daha zaman.

Aynı saatlerde Aras, odasının penceresinin önünde oturuyordu. Masasının üzerinde yarım kalmış bir fincan çay, açık bir defter ve doktorundan gelen randevu hatırlatması vardı.

Telefonunu eline aldı, mesajı okudu ve ekranı kapattı.

Kontrole gitmesi gerekiyordu. Bunu biliyordu. Tedavisini sürdürmesi, belirtilerini doktoruna anlatması ve kendisini ihmal etmemesi gerektiğini de biliyordu.

Fakat bilmek, korkmamayı sağlamıyordu.

Bir süre pencereden dışarı baktı. Sokaktan geçen insanların sesleri yükselip alçalıyordu. Bir çocuk annesine bir şey anlatıyor, karşı apartmanın balkonunda biri çamaşır topluyor, uzaktaki bir araç korna çalıyordu.

Hayat, kendisinden habersiz ilerliyordu.

Aras masasına oturdu ve defterini açtı.

Bir süre hiçbir şey yazmadı. Sonra kalemini kâğıda değdirdi.

"Bugün Defne'ye bir kitap verdim."

"Bunu neden yaptığımı bilmiyorum."

"Belki kitabı seveceğini düşündüm. Belki benim sevdiğim bir şeyi onun da anlamasını istedim. Belki de yarın dükkâna geldiğinde bana anlatacak bir şeyi olsun istedim."

Kalemini bıraktı.

Kâğıda yazdıklarını yeniden okudu. Son cümlede durdu.

Bir insanın ertesi gün gelmesini istemek, ne kadar sıradan bir şeydi.

Peki ya o insan gelmezse?

Aras başını kaldırdı. Kendisini bu düşüncenin devamını getirmekten alıkoydu.

Henüz ortada bir şey yoktu. Defne yalnızca iş arkadaşıydı. Birlikte kitaplardan konuşmuş, birkaç kez gülmüş ve sıradan bir gün geçirmişlerdi.

Bütün bunların bir anlamı olmak zorunda değildi.

Defteri kapattı.

Yatağına uzandığında göğsünde hafif bir ağrı hissetti. Bir süre nefesini düzenledi, sonra komodinin üzerindeki suyu içti. Ağrı azaldığında gözlerini kapattı.

Uyumadan önce aklından geçen son şey, doktorun söyledikleri ya da ertesi gün yapması gereken işler değildi.

Defne'nin kitabı okurken nasıl görüneceğini merak ediyordu.

Belki bazı sayfaların altını çizecekti. Belki sevdiği bir cümleyi ona gösterecekti. Belki de kitabı bitirip geri getirecek ve hiçbir şey söylemeyecekti.

Aras, hangisinin olacağını bilmiyordu.

Ama ilk kez, ertesi güne dair küçük bir beklentisi vardı.

Ve bazen insanın hayatını değiştiren şeyler büyük olaylar değildi.

Bazen bir kitap, bir fincan kahve ya da kapının açılmasıyla duyulan ayak sesleriydi.

Bazen bir insan, farkında olmadan başka birinin günlerine yerleşmeye başlardı.

Aras bunu henüz kabul etmiyordu.

Defne de etmiyordu.

Ama ertesi sabah, dükkânın kapısı açıldığında ikisi de birbirine anlatacak bir şey bulacaktı.

Çünkü bazı hikâyeler, büyük itiraflarla başlamazdı.

Bazen yalnızca bir kitabın arasına bırakılmış küçük bir notla başlardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.