Bir yıl daha sev kitap kapağı

10. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

ÖLMEK İSTEMİYORUM, DEFNE

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: ÖLMEK İSTEMİYORUM, DEFNE

10. BÖLÜM
ÖLMEK İSTEMİYORUM, DEFNE

İki hafta sonra.........

Sabahın ilk ışıkları dükkânın vitrinine vurduğunda Aras, elindeki kahve bardağıyla kapının önünde duruyordu.

Saat henüz sekizi on geçiyordu.

Normal şartlarda bu saatte yataktan kalkmak bir yana, gözlerini açmayı bile kendisine yapılmış kişisel bir saldırı olarak görürdü. Ancak o sabah erkenden uyanmış, kahvaltı yapmış, duş almış ve babasının şaşkın bakışları arasında evden çıkmıştı.

Nihat Bey, oğlunun kapıdan çıkarken arkasından seslenmesini bile unutmuştu.

Aras ise bütün bunları yalnızca bir nedenden dolayı yapmıştı.

Defne.

Saat dokuzda geleceğini söylemişti. Aras da nedense onun gelmesini beklerken dakikaları saymak istememiş, kendisini bir işle meşgul etmeye karar vermişti. Ne var ki dükkânın kapısını açıp içeri girdikten sonra yapacak hiçbir şey bulamamıştı.

Bir sandalyeyi yerinden oynatmış, sonra eski yerine koymuştu. Tezgâhın üzerindeki kitapları düzenlemiş, ardından düzenini beğenmeyip yeniden dağıtmıştı. Sonunda elindeki kahveyle kapının önüne çıkmıştı.

“Bu yaptığım kesinlikle normal değil,” diye mırıldandı.

Ardından kahvesinden bir yudum aldı.

Soğumuştu.

“Harika. Aşk yüzünden kahvem bile soğudu. İnsanlığın geldiği noktaya bak.”

Kendi kendine söylenirken sokağın başında tanıdık bir siluet belirdi.

Defne, omzunda çantası ve elinde küçük bir kâğıt poşetle dükkâna doğru yürüyordu. Üzerinde açık renk bir kazak, kot pantolon ve beyaz spor ayakkabılar vardı. Saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Sabahın serinliği yanaklarını hafifçe pembeye boyamıştı.

Aras onu gördüğü anda yüzündeki bütün huzursuzluk kayboldu.

Bunu fark edince kaşlarını çattı.

Kendine karşı bile dürüst olmak bazen sinir bozucuydu.

Defne kapının önüne geldiğinde elindeki poşeti kaldırdı.

“Günaydın.”

Aras başını eğdi.

“Günaydın. Saat dokuzu yedi geçiyor.”

Defne telefonuna baktı.

“Sekiz elli yedi.”

“Benim saatim farklı çalışıyor.”

“Senin saatin değil, sabrın bozuk.”

Aras dudaklarının kenarını kıvırdı.

“Bana kahvaltı mı getirdin?”

“Hayır. Sana getirdiğim şeyleri hak etmen için biraz daha bekleyecektim.”

“İşte bu yüzden seni işe aldığımızdan beri dükkânın müşteri memnuniyeti düştü.”

“Bence senin yüzünden.”

“Ben bu dükkânın yüzüyüm.”

“Maalesef.”

Defne gülerek içeri girdi. Poşeti tezgâhın üzerine bıraktığında içinden iki simit ve küçük bir peynirli poğaça çıkardı.

Aras'ın bakışları yiyeceklere kaydı.

“Benim için mi?”

“Hayır. Kendim için iki simit aldım. Sen de izleyebilirsin.”

Aras elini uzattı.

“Böyle bir merhamet karşısında duygulandım.”

Defne simitlerden birini ona verdi.

“Bir şey soracağım.”

Aras simidinden bir ısırık aldı.

“Eğer konu benim ne kadar yakışıklı olduğumsa uzun bir açıklamaya hazırım.”

“Dün gece doğru düzgün uyudun mu?”

Aras'ın çenesi bir anlığına durdu.

“Uyudum.”

“Kaç saat?”

“Bu bir sorgu mu?”

“Aras.”

“Beş.”

Defne kaşlarını kaldırdı.

“Gerçekten mi?”

Aras bakışlarını kaçırdı.

“Belki dört buçuk.”

Defne bir şey söylemedi. Onun yüzünü dikkatle inceledi. Gözlerinin altında hafif gölgeler vardı. Her zamanki gibi gülümsüyordu ama bu gülümsemenin arkasında uykusuz bir gecenin izleri saklıydı.

Defne çantasını sandalyeye bıraktı.

“Bugün çalışmayacağız.”

Aras simidini indirip ona baktı.

“Ne?”

“Duydun.”

“Hayır, yanlış duymuş olmalıyım. Çünkü burası bir iş yeri ve biz çalışmak için buradayız.”

“yeni hastaneden çıktın.”

“Ve bugün buradayım. İnanılmaz bir başarı.”

“Aras, seninle tartışmak istemiyorum.”

“Ben istiyorum. Hem de çok istiyorum. Tartışmak benim en sevdiğim spor.”

Defne derin bir nefes aldı.

“Benimle sahile geleceksin.”

Aras birkaç saniye ona baktı.

“Sahile mi?”

“Evet.”

“Ne yapacağız?”

“Hiçbir şey.”

Aras'ın yüzüne şaşkın bir ifade yerleşti.

“Hiçbir şey mi?”

“Evet. Oturacağız, denizi izleyeceğiz. İstersen konuşuruz, istemezsen susarız.”

Aras başını hafifçe yana eğdi.

“Bunun için mi sabahın köründe geldin?”

Defne omuz silkti.

“Seninle güzel bir gün geçirmek istedim.”

Bu cümle Aras'ın içine beklemediği kadar derin işledi.

Güzel bir gün.

Uzun zamandır gelecekten söz edildiğinde aklına hastane randevuları, ilaçlar, doktorların yüz ifadeleri ve babasının saklamaya çalıştığı endişesi geliyordu. Birinin onunla güzel bir gün geçirmek istemesi, bütün bunların arasında unutulmuş bir şeyi yeniden hatırlatmıştı.

Aras gülümsemeye çalıştı.

“Peki. Ama deniz kenarında bir kafeye gideceksek kahveyi ben seçiyorum.”

“Daha kahveni bitirmedin.”

“Bu kahve artık tarih oldu.”

“On dakika önce aldın.”

“Bazı ilişkiler çok kısa sürer, Defne.”

Defne başını iki yana salladı.

“Gel hadi, filozof.”

Şehrin gürültüsünden uzaklaştıklarında sabah güneşi bulutların arasından kendini göstermeye başlamıştı.

Defne, Aras'ı kalabalık bir sahile değil, kıyı boyunca uzanan küçük ve sakin bir yere götürmüştü. Denizin hemen yanında dar bir yürüyüş yolu vardı. Yolun bir tarafında yaşlı ağaçlar, diğer tarafında ise taşların arasından kıyıya vuran deniz uzanıyordu.

Yakınlarda birkaç balıkçı dışında kimse yoktu.

Dalgalar kıyıya ağır ağır vuruyor, rüzgâr ağaçların yapraklarını usulca hareket ettiriyordu. Uzakta bir vapur geçiyordu. Motorunun sesi rüzgâra karışıyor, ardından yavaşça uzaklaşıyordu.

Aras bir süre konuşmadan etrafına baktı.

“Burası güzelmiş.”

Defne gülümsedi.

“Bazen buraya gelirim.”

“Tek başına mı?”

“Genellikle.”

Aras ona döndü.

“Ne düşünüyorsun burada?”

Defne yürümeye devam etti.

“Her şeyi.”

“Bu çok kapsamlı bir cevap oldu.”

“Bazen insanın düşüncelerini toparlaması için bir yere ihtiyacı oluyor. Burada kimse benden bir şey istemiyor. Kimse hemen cevap vermemi beklemiyor. Bir süreliğine yalnızca oturabiliyorum.”

Aras başını salladı.

“Demek sen de bazen dünyadan kaçıyorsun.”

“Kaçmak değil. Biraz uzaklaşmak.”

“Aradaki fark ne?”

Defne ona baktı.

“Kaçarken geri dönmek istemezsin. Uzaklaşırken dönmek için kendine zaman verirsin.”

Aras bir süre düşündü.

“Bunu bir kitabın kenarına yazmalısın.”

“Sen de altına kendi yorumunu yazarsın.”

“Benim yorumum çok daha etkileyici olur.”

“Eminim.”

Birlikte yürümeye devam ettiler. Yolun sonunda denizi daha iyi gören, ahşap bir bank vardı. Bankın boyası yer yer dökülmüş, tahtaları rüzgâr ve yağmur yüzünden solmuştu. Ama tam önünde uzanan manzara, bütün kusurlarını önemsiz kılıyordu.

Defne oturdu. Aras da yanına yerleşti.

Aralarında küçük bir mesafe vardı.

Bir süre ikisi de konuşmadı.

Defne denizi izlerken Aras onun profilini inceliyordu. Rüzgâr birkaç saç telini yüzüne düşürmüş, o da eliyle saçlarını kulağının arkasına sıkıştırmıştı. Gözlerinde sabahın ışığı vardı.

Aras, Defne'yle ilk karşılaştığı günü hatırladı.

Dükkâna girdiğinde onu çalışan olarak işe almaya karşı çıkmış, bütün gün sinirini bozmak için elinden geleni yapmıştı. Defne de ona karşılık vermekten geri durmamıştı. İlk günden birbirlerine katlanamayacaklarını düşünmüştü.

Şimdi ise onun yanında oturuyor, denizin sesini dinliyor ve zamanın biraz daha yavaşlamasını diliyordu.

Hayatın tuhaf bir mizah anlayışı vardı.

İnsana en çok ihtiyaç duyduğu şeyin ne olduğunu bazen onu en az beklediği anda gösteriyordu.

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu Defne.

Aras gözlerini denize çevirdi.

“Hiç.”

“Yalan.”

“Beni bu kadar iyi tanıman hoşuma gitmeye başladı. Biraz endişe verici.”

“Cevap vermek zorunda değilsin.”

Aras ona baktı.

“Seninle ilgili şeyler düşünüyorum.”

Defne'nin kalbi hafifçe hızlandı.

“Ne gibi?”

“Mesela bir insanın bu kadar konuşup aynı zamanda bu kadar güzel görünmeyi nasıl başardığını.”

Defne gözlerini devirdi.

“Ciddi bir şey söylemeni bekliyordum.”

“Ben de ciddi bir şey söylemeye çalışıyorum. Yüzünün güzelliği dikkatimi dağıtıyor.”

“Aras.”

“Efendim?”

“Bir gün seni denize atacağım.”

Aras gülümsedi.

“Yüzme bilmiyorum.”

Defne'nin gülümsemesi bir anlığına durdu.

Aras da söylediği sözün farkına varmış gibi sustu.

İkisi de bakışlarını denize çevirdi.

Küçük bir dalga kıyıya vurdu ve taşların arasına dağıldı.

Defne, Aras'ın elinin bankın üzerinde durduğunu gördü. Parmakları birbirine kenetlenmişti. Başparmağı, diğer elinin üzerinde sürekli hareket ediyordu.

Aras gergin olduğunda böyle yapıyordu.

Defne bunu artık biliyordu.

“Aras?”

“Hı?”

“Buraya geldiğimiz için mutlu musun?”

Aras başını çevirdi. Soruyu anlamamış gibi ona baktı.

“Tabii ki.”

“Gerçekten mi?”

Aras hafifçe güldü.

“Defne, şu anda dünyanın en güzel manzaralarından birine bakıyorum. Yanımda da beni sürekli tehdit eden, kahvaltıda simidimin yarısını çalan bir kadın var. Daha ne isteyebilirim?”

Defne gülümsedi.

“Belki de istediğin şeyleri söylemelisin.”

Aras'ın gülümsemesi yavaşça kayboldu.

Defne gözlerini ondan ayırmadı.

“Benden ne istediğini değil. Hayattan ne istediğini.”

Bu kez Aras cevap vermedi.

Soru, hiç beklemediği bir yerden gelmişti.

Hayattan ne istiyordu?

Bir zamanlar bu soruya verebileceği yüzlerce cevap vardı. Dükkânı büyütmek, babasıyla daha az tartışmak, bir gün başka bir şehre gitmek, okumak istediği kitapları bitirmek, sevdiği insanlarla daha çok vakit geçirmek…

Şimdi ise bütün bu isteklerin üzerine tek bir düşünce çökmüştü.

Ya bunları yapacak zamanı yoksa?

Aras dudaklarını birbirine bastırdı.

“Bilmiyorum,” dedi.

Defne başını hafifçe yana eğdi.

“Gerçekten bilmiyor musun?”

Aras gözlerini denizden ayırmadı.

“Eskiden bildiğimi sanıyordum. Bir sürü planım vardı. Hep sonraki ayı, sonraki yılı düşünürdüm. Bir şeyleri ertelemek çok kolaydı. Bir gün yaparım, başka zaman giderim, daha sonra konuşuruz…”

Sesi giderek alçaldı.

“Sonra bir gün doktorun karşısına oturdum ve hayatımda ilk kez geleceği düşünmekten korktum.”

Defne'nin boğazı düğümlendi.

Aras ellerine baktı.

“Bana bir sürü şey anlattı. Tedavilerden, seçeneklerden, dikkat etmem gerekenlerden bahsetti. Ben de başımı salladım. Sanki anlattıklarının hepsini anlıyormuşum gibi. Sanki odadan çıktığımda hayatım aynı şekilde devam edecekmiş gibi.”

Derin bir nefes aldı.

“Ama hiçbir şey aynı kalmadı.”

Defne sessizce onu dinliyordu.

Aras'ın sesi titremeye başladı.

“Eve döndüm. Babam bana yemek hazırlamıştı. Mert aradı. Ben yine şaka yaptım. Herkesin yüzüne bakıp normal davranmaya çalıştım. Sonra odama gittim ve bir süre duvara baktım.”

Dudakları titredi.

“Bir süre sonra ağlamaya başladım.”

Aras gözlerini kapattı. Sanki o anı yeniden yaşıyordu.

“Çok ağladım, Defne. Kimsenin duymasını istemedim. Babam duymasın istedim. Mert duymasın istedim. Kimse beni o hâlde görmesin istedim. Çünkü ben bile kendimi tanıyamadım.”

Defne'nin gözleri doldu.

Aras başını iki yana salladı.

“Sonra sabah oldu. Kalktım, yüzümü yıkadım ve hiçbir şey olmamış gibi davrandım. Çünkü başka ne yapacağımı bilmiyordum.”

Rüzgâr biraz şiddetlendi. Defne ellerini kucağında birleştirdi.

“Aras…”

“Hayır, lütfen. Biraz konuşmama izin ver.”

Defne hemen sustu.

Aras gözlerini denize çevirdi. Bakışları uzaklara dalmıştı ama artık gördüğü şey deniz değildi.

“Biliyor musun, en çok neye üzülüyorum?”

Defne cevap vermedi.

“Daha hiçbir şey yapmadım. Gerçekten yapmadım. Sürekli bir şeyleri sonraya bıraktım. Babamla doğru düzgün konuşmayı erteledim. Gitmek istediğim yerleri erteledim. Okumak istediğim kitapları bile bazen yarım bıraktım. Kendime hep zamanım varmış gibi davrandım.”

Gözlerinden ilk yaş süzüldü.

Aras hızla elinin tersiyle yanağını sildi. Sanki Defne görmemiş gibi davranabilirse her şey düzelecekmiş gibi…

Ama Defne görmüştü.

“Ve şimdi,” diye devam etti Aras, “bir sürü şeyi yapmak istiyorum. Bir sürü şey söylemek istiyorum. Bazen sabah uyandığımda yalnızca bir gün daha kazandığımı düşünüyorum. Sonra kendime kızıyorum. Çünkü bir günü kazanmak için bile böyle düşünmek zorunda kalmamalıydım.”

Sesi kırıldı.

“Ben böyle yaşamak istemiyorum.”

Defne'nin gözlerinden yaşlar süzüldü.

Aras başını ellerinin arasına aldı. Omuzları titremeye başladı. Uzun zamandır içine attığı korku, o sabah bütün duvarlarını aşarak dışarı çıkıyordu.

“Ölmek istemiyorum, Defne.”

Sözleri neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.

Ardından başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızı olmuştu.

“Ölmek istemiyorum.”

Bu kez sesi daha yüksek çıkmıştı.

Defne'nin kalbi parçalanıyormuş gibi hissetti.

Aras ağlamaya devam ediyordu. Artık gözyaşlarını silmeye çalışmıyordu. Yüzündeki o alaycı ifade, insanları kendisinden uzak tutan bütün maskeleriyle birlikte kaybolmuştu.

Karşısında ilk tanıdığı Aras yoktu.

Karşısında korkan, çaresiz kalan, yaşamak isteyen bir adam vardı.

“Neden ben olmak zorundayım?” diye sordu Aras.

Sesi titriyordu.

“Defne, neden ben? Ben kimseye bir şey yapmadım. Kötü biri olmaya çalışmadım. Tamam, bazen insanları sinir ettim. Bazen aptalca şeyler yaptım. Ama ben de yaşamak istiyorum.”

Bir eliyle gözlerini kapattı.

“Ben daha çok şey yaşamak istiyorum. Babamın yaşlandığını görmek istiyorum. Mert'le saçma sapan şeyler yüzünden kavga etmek istiyorum. Sabahları işe gitmek istemediğim için söylenmek istiyorum. Bir gün uyanıp hiçbir şey düşünmeden kahvemi içmek istiyorum.”

Nefesi kesik kesikti.

“Bunlar çok mu fazla? Ben sadece normal bir hayat istiyorum.”

Defne'nin gözyaşları durmuyordu.

Aras ona döndü.

“Çok korkuyorum, Defne.”

Bu kez sesi çocuk gibi çıkmıştı.

“Gerçekten çok korkuyorum. Geceleri uyuyamıyorum. Bazen gözlerimi kapattığımda bir daha açamayacağımı düşünüyorum. Bazen babamın yüzüne bakıyorum ve bir gün beni bulamayacağını düşünüyorum. Bazen Mert'in benim için ağladığını hayal ediyorum.”

Dudaklarını ısırdı.

“Bazen de seni düşünüyorum.”

Defne nefesini tuttu.

Aras'ın gözleri onun gözlerine kilitlendi.

“Seninle daha yeni tanıştım. Daha seni doğru düzgün tanımıyorum bile. Hangi şarkıları dinlediğini, hangi yemekleri sevdiğini biliyorum sanıyorum ama aslında bilmediğim o kadar çok şey var ki…”

Gözlerinden yeni yaşlar süzüldü.

“Seninle daha çok konuşmak istiyorum. Seni daha çok güldürmek istiyorum. Bana kızmanı bile istiyorum. Bir gün bana bakıp artık senden nefret ediyorum desen bile bunu duymak istiyorum. Çünkü o günün gelmesini bile istiyorum, anlıyor musun?”

Defne'nin dudakları aralandı ama tek kelime çıkaramadı.

Aras başını eğdi.

“Ben seninle daha fazla zaman geçirmek istiyorum. Ama sana bunu söylemeye bile korkuyorum. Çünkü seni hayatıma ne kadar çok alırsam, bir gün senden ayrılmak zorunda kalmak o kadar acı verecek.”

Sesi tamamen kırıldı.

“Ne yapacağımı bilmiyorum.”

Defne daha fazla dayanamadı.

Aras'a yaklaştı ve kollarını onun etrafına sardı.

Aras ilk anda donup kaldı.

Defne'nin başı omzuna yaslanmıştı. Kolları onu sıkıca sarıyordu. Aras, onun saçlarının hafif kokusunu duydu. Omzunda hissettiği sıcaklık, soğuk sabahın içinde gerçekliğini koruyan tek şeymiş gibi geldi.

Sonra o da kollarını Defne'ye doladı.

Yüzünü onun omzuna gömdü.

Ve ağladı.

Sessizce, kendisini tutmadan, kimseye güçlü görünmeye çalışmadan…

Defne bir eliyle Aras'ın sırtını okşuyordu.

“Tamam,” diye fısıldadı. “Tamam, Aras. Buradayım.”

Aras başını iki yana salladı.

“Hayır, tamam değil.”

Defne gözlerini kapattı. Haklıydı. Hiçbir şey tamam değildi. Onu teselli etmek için her şeyin düzeleceğini söyleyemezdi. Gelecek hakkında bilmediği sözler veremezdi.

Bu yüzden yalnızca ona sarıldı.

“Biliyorum,” dedi. “Hiçbir şeyin tamam olmadığını biliyorum.”

Aras'ın parmakları Defne'nin kazağının arkasındaki kumaşa tutundu.

“Ben ölmek istemiyorum.”

Defne'nin gözyaşları Aras'ın omzuna düştü.

“Biliyorum.”

“Çok korkuyorum.”

“Biliyorum, Aras.”

“Bana bir şey söyle. Ne olur, bir şey söyle.”

Defne onun saçlarını okşadı.

“Şu an sana her şeyin iyi olacağını söyleyemem. Çünkü bunu bilmiyorum. Sana korkmaman gerektiğini de söyleyemem. Çünkü korkuyorsun ve korkmaya hakkın var.”

Aras'ın omuzları yeniden titredi.

Defne onu biraz daha sıkı sardı.

“Ama şu an yalnız değilsin. Ben buradayım. Seni duyuyorum. Ağlayabilirsin. Korkabilirsin. Bana güçlü görünmek zorunda değilsin.”

Aras gözlerini kapattı.

“Ya bir gün burada olmazsan?”

Defne'nin kalbi sızladı.

“Şu an buradayım.”

“Ya sonra?”

“Aras, ben sana gelecekte ne olacağını söyleyemem. Ama bugün seninleyim. Şu an seninleyim. Bu anı senden almaya çalışmayacağım.”

Aras'ın nefesi yavaş yavaş düzene girmeye başladı ama kollarını gevşetmedi.

Defne de onu bırakmadı.

Dakikalar boyunca öylece oturdular. Deniz kıyıya vuruyor, rüzgâr ağaçların yapraklarını hareket ettiriyor, uzaktan geçen vapurun sesi aralıklarla duyuluyordu.

Dünya onların acısından habersizdi.

Bir yerlerde insanlar işe yetişmeye çalışıyor, birileri kahvaltı hazırlıyor, birileri telefonla konuşuyor, birileri de yeni bir güne başlıyordu.

Hayat devam ediyordu.

Aras o sabah ilk kez bunun ne kadar acımasız görünebildiğini anladı.

İnsan kendi dünyası yıkılırken başkalarının sıradan hayatlarına devam etmesini anlamakta zorlanıyordu. Ama belki de hayatın tek tesellisi buydu. Her şeyin durmasını bekleyemiyordun. Bazen yalnızca birinin yanında oturup nefes almaya devam etmen gerekiyordu.

Defne, Aras'ın saçlarını okşamayı sürdürdü.

“Bir şey sorabilir miyim?” diye fısıldadı.

Aras başını hafifçe kaldırdı.

“Sor.”

“Bunu daha önce hiç kimseye anlattın mı?”

Aras başını iki yana salladı.

“Hayır.”

“Baban bile bilmiyor mu?”

“Biliyor. Ama ona böyle anlatmadım.”

Defne onun yüzüne baktı.

“Neden?”

Aras acı bir gülümsemeyle başını eğdi.

“Çünkü o benim babam. Benim için güçlü olmak zorunda olduğunu düşünüyorum. Bir de ona kendi korkumu gösterirsem, onun korkusunu daha da büyütecekmişim gibi geliyor.”

Defne parmaklarını onun elinin üzerine koydu.

“Belki de o da senin yanında korkabildiğini bilmek istiyordur.”

Aras cevap vermedi.

“Baban seni seviyor,” diye devam etti Defne. “Seni her şeyden koruyamayacağını biliyor olabilir ama bu, seni korumaya çalışmayacağı anlamına gelmiyor. Belki ikiniz de birbirinizi üzmemek için susuyorsunuz.”

Aras uzun bir süre düşündü.

“Sen ne zamandan beri bu kadar bilge oldun?”

Defne burnunu çekti.

“Seninle vakit geçirmek zekâmı geliştirdi.”

Aras hafifçe güldü.

“Buna inanmak istiyorum.”

“İnan. Çünkü başka seçeneğin yok.”

Aras'ın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. Gözleri hâlâ kızarıktı, yanaklarında kurumuş gözyaşları vardı. Ama Defne'nin yanında ilk kez ağladığı için utanmıyordu.

Bu, onun için büyük bir şeydi.

Hayatı boyunca insanlara güçlü görünmenin kendisini koruyacağını düşünmüştü. Şakalar yapmış, soruları geçiştirmiş, canını acıtan şeyleri küçümsemişti. Bir insanın gerçekten ne hissettiğini öğrenmesini engellediğinde, o insanın kendisini incitmesini de önleyebileceğine inanmıştı.

Ama Defne şimdi bütün korkularını görmüştü.

Ve gitmemişti.

Aras yavaşça onun elini tuttu.

“Bana kızgın mısın?”

Defne şaşkınlıkla ona baktı.

“Şimdi mi?”

“Evet.”

“Biraz.”

Aras başını eğdi.

“Anlıyorum.”

“Bana hastalığını söylemediğin için kızgınım. Ama ağladığın için değil. Korktuğun için değil. Bunların hiçbirinden utanmanı istemiyorum.”

Aras gözlerini onun yüzünde gezdirdi.

“Beni böyle gördüğün için benden uzaklaşmayacak mısın?”

Defne'nin içi burkuldu.

“Aras, sen benim karşımda ağlayan ilk insan değilsin. İnsanlar ağlar. Korkar. Bazen dayanamaz. Bunlar seni daha az değerli yapmaz.”

Aras sessizce onu dinledi.

Defne devam etti.

“Ben senden kusursuz olmanı istemiyorum. Her zaman gülmeni de istemiyorum. Sadece bana kendin olabileceğin kadar güvenmeni istiyorum.”

Aras'ın gözleri yeniden doldu ama bu kez ağlamadı.

“Bunu öğrenmem gerekecek,” dedi.

“Ben de yanında olmayı öğrenmek zorundayım.”

“Ya yanlış yaparsan?”

Defne omuz silkti.

“Yanlış yaparım. Sen de yaparsın. Sonra konuşuruz.”

Aras başını hafifçe eğdi.

“Seninle her şey çok kolaymış gibi konuşuyorsun.”

“Kolay olduğunu söylemedim. Sadece zor diye kaçmak istemiyorum.”

Aras uzun süre ona baktı.

Sonra elini kaldırıp Defne'nin yanağındaki bir gözyaşını başparmağıyla sildi.

“Sen de ağlamışsın.”

Defne burnunu çekti.

“Senin yüzünden.”

“Ben çok etkileyici bir adamım.”

Defne güldü.

“Gerçekten bir an bile susamıyor musun?”

“Susarsam düşünmeye başlıyorum.”

Bu kez Defne'nin gülümsemesi yavaşça kayboldu.

Aras bunu fark etti ve elini onun eline bıraktı.

“Şaka yapıyorum,” dedi. Ardından durdu. “Biraz.”

Defne başını onun omzuna yasladı.

“İstersen bugün hiçbir şey düşünmeyelim.”

Aras denize baktı.

“Bu mümkün mü?”

“Bilmiyorum. Deneyebiliriz.”

“Peki ne yapacağız?”

“Denizi izleyeceğiz.”

“Sonra?”

“Bir şeyler yiyeceğiz.”

“Sonra?”

“Bilmiyorum, Aras. Her şeyi planlamak zorunda değiliz.”

Aras hafifçe gülümsedi.

“Benim için çok zor bir kavram.”

“Alışırsın.”

“Buna da mı alışacağım?”

“Evet.”

Aras başını geriye yasladı. Gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı.

Denizin kokusu, rüzgârın serinliği ve Defne'nin omzuna yaslanmış olmanın verdiği sıcaklık… Hepsi bir araya geldiğinde içindeki korku kaybolmadı ama bir süreliğine sessizleşti.

Aras ilk kez korkusunun yanında başka bir duyguya da yer açabildiğini fark etti.

Huzur.

Büyük, kusursuz, sonsuza kadar sürecek bir huzur değildi bu. Birkaç dakikalığına var olan, en küçük düşüncede dağılıp gidebilecek kadar kırılgan bir şeydi.

Ama gerçekti.

Defne başını kaldırıp ona baktı.

“Biraz daha kalalım mı?”

Aras gözlerini açtı.

“Kalalım.”

“Üşüyor musun?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Defne, üşüseydim söylerdim.”

Defne ona anlamlı bir bakış attı.

Aras bir an durdu.

“Tamam. Biraz üşüyorum.”

Defne gülümsedi, çantasından ince bir atkı çıkarıp Aras'ın boynuna doladı.

Aras atkıya baktı.

“Bunu neden çantanda taşıyorsun?”

“Sabah hava soğuktu.”

“Peki sen?”

“Ben iyiyim.”

Aras atkının ucunu düzeltti.

“Teşekkür ederim.”

Defne ayağa kalktı ve elini ona uzattı.

“Hadi. Biraz yürüyelim. Sonra sana kahve ısmarlayacağım.”

Aras onun elini tuttu ve yavaşça ayağa kalktı.

“Ben sana ısmarlayacaktım.”

“Bugün benim günüm.”

“Böyle bir kural olduğunu bilmiyordum.”

“Az önce koydum.”

Aras başını iki yana salladı.

“Bu ülkede adalet kalmamış.”

Defne gülerek yürümeye başladı.

Aras onun yanında ilerledi. Adımları yavaştı. Birkaç dakika sonra durup dinlenmek istediğinde Defne bunu sorgulamadı. Bir bankın kenarına oturup biraz daha denizi izlediler.

Ama Defne onun elini tuttuğunda, parmaklarını onun parmaklarına doladı.

Sanki bırakırsa yeniden yalnız kalacakmış gibi değil…

Sadece birinin elini tutmanın güzel bir şey olduğunu yeni öğrenmiş gibi.

Öğleye doğru küçük bir kafeye gittiler.

Kafenin denize bakan pencerelerinin önünde birkaç masa vardı. İçeride hafif bir müzik çalıyor, kahve kokusu havaya yayılıyordu. Defne iki kahve ve paylaşmak için bir dilim kek sipariş etti.

Aras masanın karşısında otururken onu izliyordu.

Defne bunu fark etti.

“Ne var?”

“Bir şey yok.”

“Yine mi yalan?”

Aras gülümsedi.

“Sadece seni izliyorum.”

Defne'nin yanakları kızardı.

“İnsanların yüzüne bu kadar uzun bakılmaz.”

“Ben insanlara bakmıyorum. Sana bakıyorum.”

“Bu cümleyi nereden buldun?”

“Doğuştan yetenek.”

Defne kahvesinden bir yudum aldı.

“Bence bunu bir yere yazmalıyız. Belki bir gün senin adına bir kitap çıkarırız.”

“Adı ne olacak?”

Defne hiç düşünmeden cevap verdi.

“Bir Adamın Gereksiz Konuşmaları.”

Aras elini göğsüne götürdü.

“Kalbimi kırdın.”

Defne'nin gülümsemesi hafifledi. Aras bunu fark edince elini masanın üzerine uzattı.

“Hey. Şaka yapıyorum.”

“Biliyorum.”

“Defne.”

“Efendim?”

“Az önce ağladım diye bana farklı davranmak zorunda değilsin.”

Defne bir süre ona baktı.

“Farklı davranmak istemiyorum. Ama seni daha iyi anlamaya çalışıyorum.”

Aras başını salladı.

“Bazen ben bile kendimi anlamıyorum.”

“Buna inanabilirim.”

“Çok naziksin.”

“Her zaman.”

Birlikte güldüler.

Sonra Defne çantasından küçük bir kitap çıkardı. Kapağını masanın üzerine bıraktı.

Aras kitabı görünce kaşlarını kaldırdı.

Defne başını salladı.

“Evde okuyordum ama dün gece hiçbir şey anlayamadım. Aynı sayfayı tekrar tekrar okudum.”

Aras kitabı eline aldı.

“Belki de kitap senden daha dikkatli olmanı istiyordur.”

“Belki de kafam başka yerdeydi.”

Aras kitabın kapağını okşadı.

“Oğuz Atay'ın insanı en çok zorlayan yanı bence şu: Bazen okuduğun cümleler sana bir şey anlatmıyor gibi geliyor ama sonra bir gün, hiç beklemediğin bir anda o cümlelerin içindeki duyguyu anlıyorsun.”

Defne başını salladı.

“Yalnızlık gibi.”

“Evet. İnsanların arasında olmakla yalnız olmamak aynı şey değil.”

Defne onu dikkatle izledi.

“Sen kendini yalnız hissediyor musun?”

Aras kitabı yavaşça masaya bıraktı.

“Bazen.”

“Ne zaman?”

“İnsanlar bana nasıl olduğumu sorduğunda.”

Defne'nin kaşları hafifçe çatıldı.

Aras devam etti.

“Çünkü genellikle iyi olduğumu söylememi bekliyorlar. Ben de iyi olduğumu söylüyorum. Sonra herkes rahatlıyor ve konuşma bitiyor. Ama ben iyi olmadığımda ne söyleyeceğimi bilmiyorum.”

Defne elini masanın üzerinde onun eline yaklaştırdı.

“Bana iyi olmadığını söyleyebilirsin.”

Aras gözlerini ona kaldırdı.

“Biliyorum.”

“Gerçekten biliyor musun?”

Aras bu kez düşünmeden cevap verdi.

“Öğreniyorum.”

Defne gülümsedi.

“Bu yeterli.”

Aras bir süre onun eline baktı.

Sonra sessizce konuştu.

“Bugün benimle geldiğin için mutluyum.”

Defne'nin yüzü yumuşadı.

“Ben de.”

Aras başını hafifçe yana eğdi.

“Bir şey daha söyleyebilir miyim?”

“Bu kadar konuşmana rağmen hâlâ söyleyecek şeyin olması beni şaşırtmıyor.”

Aras gülümsedi ama bu kez gözlerini kaçırmadı.

“Senin yanında kendimi saklamak istemiyorum.”

Defne'nin kalbi hızlandı.

Aras devam etti.

“Bazen yine şaka yapacağım. Bazen konuşmak istemeyeceğim. Bazen de korkacağım ve sana bunu nasıl anlatacağımı bilemeyeceğim. Ama deneyeceğim.”

Defne elini onun elinin üzerine koydu.

“Ben de dinlemeyi öğreneceğim.”

Aras başını salladı.

“Birbirimize karşı biraz daha dürüst olalım mı?”

Defne gülümsedi.

“Olalım.”

Bu söz, aralarında verilmiş büyük bir aşk yemini değildi. Geleceği garanti etmiyordu. Korkularını ortadan kaldırmıyor, hayatın önlerine çıkaracağı bütün zorlukları çözmüyordu.

Ama o gün, denizin karşısında oturan iki insan için önemliydi.

Çünkü ilk kez birbirlerine yalnızca güzel anlarını değil, korkularını da göstermeye başlamışlardı.

Ve bazen bir ilişkinin gerçek başlangıcı, iki insanın birbirine âşık olduğunu söylemesi değil…

Birinin bütün savunmalarını indirip diğerine, “Çok korkuyorum,” diyebilmesiydi.

Akşamüstü sahilden ayrıldıklarında güneş yavaş yavaş alçalıyordu.

Yol boyunca çok konuşmadılar. Defne arada bir Aras'a bakıyor, onun yorulup yorulmadığını anlamaya çalışıyordu. Aras ise bunu fark ettiğinde kaşlarını kaldırıyordu.

“Bana bakmayı bırak.”

“Bakmıyorum.”

“Yalan söylüyorsun.”

“Sadece yürüyüp yürümediğini kontrol ediyorum.”

“Yürüyebiliyorum.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse neden kontrol ediyorsun?”

Defne ona döndü.

“Çünkü önemsiyorum.”

Aras'ın adımları yavaşladı.

Defne de durdu.

İkisi bir süre birbirlerine baktılar. Aras'ın yüzünde alaycı bir cevap arayan tanıdık ifade belirdi ama bu kez söyleyecek bir şey bulamadı.

Defne'nin elini tuttu.

“Bunu söylediğinde ne yapacağımı bilmiyorum.”

“Ne yapacağını bilmek zorunda değilsin.”

“Ya yanlış bir şey yaparsam?”

Defne gülümsedi.

“Muhtemelen yapacaksın.”

Aras güldü.

“Beni rahatlatma biçimine hayranım.”

“Gerçekçi olmaya çalışıyorum.”

Aras onun elini bırakmadı.

“Defne?”

“Efendim?”

“Bugün ağladığım için pişman değilim.”

Defne'nin yüzündeki gülümseme yumuşadı.

“Buna sevindim.”

“Uzun zamandır birine böyle şeyler anlatmamıştım.”

“Bundan sonra da anlatabilirsin.”

Aras başını salladı.

“Anlatacağım.”

Bir süre daha yürüdüler.

Sonra Aras durup denize son kez baktı. Günün ışığı suyun üzerinde ince bir yol oluşturmuştu. Dalgalar kıyıya vuruyor, uzaklarda martılar dönüyordu.

Aras o görüntüyü zihnine kaydetmek istedi.

Bir gün bunu hatırlaması gerekirse diye.

Defne'nin yanında duruşunu, elinin sıcaklığını, ağladıktan sonra içine yerleşen sakinliği, kahvenin kokusunu ve denizin sesini…

Hayatının ne kadar süreceğini bilmiyordu.

Ama bugün yaşamıştı.

Gerçekten yaşamıştı.

Defne koluna hafifçe dokundu.

“Gidelim mi?”

Aras ona döndü.

“Gidelim.”

Birlikte yürümeye başladılar.

Aras, Defne'nin elini tuttu ve parmaklarını onun parmaklarına geçirdi.

İçindeki korku hâlâ oradaydı. Gece olduğunda belki yeniden büyüyecek, geleceği düşündüğünde göğsüne ağır bir taş gibi oturacaktı.

Ama artık korkusunu tek başına taşımak zorunda olmadığını biliyordu.

Bu, onu iyileştirmiyordu.

Ölüm ihtimalini ortadan kaldırmıyordu.

Yalnızca hayatın geri kalanını, ne kadar olursa olsun, başka birinin yanında yaşamanın mümkün olabileceğini hatırlatıyordu.

Defne başını ona çevirdi.

“Ne düşünüyorsun?”

Aras hafifçe gülümsedi.

“Yarın ne yapacağımızı.”

Defne şaşkınlıkla ona baktı.

“Yarın mı?”

“Evet. Bugün güzel geçti. Yarın da güzel geçsin istiyorum.”

Defne'nin gözleri dolacak gibi oldu ama bu kez gülümsedi.

“Yarın da bir şeyler yaparız.”

Aras elini biraz daha sıkı tuttu.

“Tamam.”

Ve o akşam, eve dönerken Aras ilk kez geleceği düşününce yalnızca korkmadı.

Bir gün daha istedi.

Bir sabah daha.

Bir kahve daha.

Defne'nin yanında geçireceği, sıradan göründüğü için kıymetini daha önce anlayamadığı bir gün daha…

Bir yıl değilse bile, bir gün daha.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

42okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.