Bir yıl daha sev kitap kapağı

5. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

YAĞMURDAN SONRA

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: YAĞMURDAN SONRA

5. BÖLÜM

YAĞMURDAN SONRA

Defne, sabah uyandığında ilk düşündüğü şey yağmur oldu.

Gece boyunca cama vuran damlaların sesiyle uyuyakalmış, sabah da aynı sesle uyanmıştı. Telefonunun alarmını üç kez ertelemiş, sonunda yataktan kalkmak için kendisiyle küçük bir pazarlık yapmak zorunda kalmıştı. Kahvaltı hazırlamaya vakti yoktu. Saçlarını gelişigüzel topladı, üzerine koyu renk bir kazak geçirdi ve çantasını alarak evden çıktı.

Durağa vardığında otobüsün arkasından baktı.

Kapılar gözlerinin önünde kapandı.

“Harika,” diye söylendi. “Güne çok güzel başladık.”

Bir sonraki otobüsü beklerken çantasındaki şemsiyeyi fark etti. Aras'ın dün verdiği siyah şemsiyeydi. Onu bugün geri götürmesi gerekiyordu. Aslında şemsiyeyi geri vermek, kendisine yeni bir tartışma konusu bulmak için iyi bir bahaneydi. Aras'ın o şemsiyeyi özellikle kendisi için uzatmış olabileceği düşüncesini ise aklından geçirmemeye kararlıydı.

Sonuçta bir şemsiye, yalnızca bir şemsiyeydi.

İnsanların her davranışına anlam yüklemek, Defne'nin en sevmediği alışkanlıklardan biriydi.

Otobüs geldiğinde kalabalığın arasına karıştı. Yol boyunca camdan dışarı baktı. İstanbul, yağmurun altında her zamankinden daha gri görünüyordu. İnsanlar ellerindeki poşetleri başlarının üzerine tutuyor, kaldırımda birbirlerine çarpmamaya çalışıyor, bir an önce gidecekleri yere ulaşmak için acele ediyordu.

Defne de onlardan biriydi.

Hayatını sürdürmek için çalışması gerekiyordu. Kirasını ödemeli, faturalarını zamanında yatırmalı ve geleceği için bir şeyler biriktirmeliydi. Dükkândaki işi onun için yalnızca geçici bir uğraş değildi. Bir süre sonra kendi ayakları üzerinde durabilecek kadar para biriktirmek istiyordu.

Bu yüzden Aras'ın ne düşündüğü önemli değildi.

En azından Defne kendisine böyle söylüyordu.

Dükkânın kapısını açtığında içeriden gelen sesle irkildi.

Bir şey yere düşmüştü.

Defne hemen içeri girdi. Tezgâhın yanındaki küçük kutu devrilmiş, içindeki vidalar ve metal parçalar zemine saçılmıştı. Aras ise yerde diz çökmüş, dağılmış parçaları toplamaya çalışıyordu.

“Ne oldu?”

Aras başını kaldırdı.

“Dükkânın bana karşı kişisel bir düşmanlığı var.”

Defne çantasını bırakarak yanına gitti.

“Yardım edeyim.”

“Gerek yok.”

Defne yere çömeldi ve vidaları toplamaya başladı.

“Bunu sana sormadım.”

Aras bir şey söyleyecek oldu ama Defne çoktan parçaların yarısını toplamıştı. Birlikte kutuyu düzelttiler. Defne son vidayı da içine bıraktığında Aras'ın yüzüne baktı.

“Bir yerini incittin mi?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“Defne, yere düşen vidalar. Beni parçalamadılar.”

Defne ayağa kalktı.

“Sabah sabah kavga edecek hâlim yok.”

“Benim var. İstersen öğleden sonraya da rezervasyon yapabiliriz.”

Defne çantasından siyah şemsiyeyi çıkardı ve tezgâhın üzerine bıraktı.

“Al. Şemsiyen.”

Aras şemsiyeye baktı.

“Bunu geri getirmek için mi bu kadar erken geldin?”

“İşe geldim.”

“Şemsiyeyi de tesadüfen mi getirdin?”

“Evet.”

Aras başını salladı. “Tabii.”

Defne gözlerini kıstı.

“Ne demek istiyorsun?”

“Hiçbir şey.”

“Aras.”

“Defne.”

“Bana bakıp sırıtmayı kes.”

Aras gülümsemesini saklamaya çalıştı.

“Ben sırıtıyorum, sen de bağırıyorsun. Herkes kendi yeteneğini sergiliyor.”

Defne çantasını tezgâhın altına koydu.

“Seninle çalışmak için ekstra maaş almam gerekiyor.”

“Bunu babama söyle. Belki beni işten çıkarır.”

“Bence önce seni dükkânın dışına kilitlemeyi denemeliyiz.”

Aras güldü.

Defne de istemeden gülümsedi. Ardından başını iki yana sallayıp arka odaya geçti. Aras'ın yanında gülmek, onunla tartışmak kadar kolay hâle gelmeye başlamıştı. Bu durumdan memnun olup olmadığından emin değildi.

Arka odadaki masaya oturduğunda, dün akşam eve götürmeyi düşündüğü ama unuttuğu not defterini gördü. Sayfaları açtı. Birkaç eksik kayıt vardı. Onları tamamlamak için kalemini eline aldı.

Tam çalışmaya başlayacaktı ki kapıda Aras belirdi.

“Bir şey soracağım.”

Defne başını kaldırmadan cevap verdi.

“Hayır.”

“Daha sormadım.”

“Cevabım değişmeyecek.”

Aras kapı pervazına yaslandı.

“Bugün öğleden sonra benimle bir yere geleceksin.”

Defne kalemini bıraktı.

“Ne?”

“Bir müşterinin evine gideceğiz. Eski mobilyalarını incelememiz gerekiyor.”

“Bunu baştan söylesene.”

“Öyle söyleyince heyecanı kalmıyor.”

Defne iç çekti.

“Peki. Saat kaçta?”

“İki gibi.”

“Tamam.”

Aras bir süre daha kapıda bekledi.

Defne ona baktı. “Başka bir şey var mı?”

“Yok.”

“Öyleyse neden hâlâ buradasın?”

Aras doğruldu.

“İnsan bazen bir odaya girer ve neden girdiğini unutur.”

Defne'nin dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.

“Senin için bu durumun kalıcı olduğunu düşünmeye başladım.”

Aras arkasını döndü.

“Öğleden sonra hazır ol, Defne.”

Kapıdan çıkarken sesinde alışılmış alaycılıktan daha yumuşak bir ton vardı. Defne bunu fark etti ama üzerinde durmadı.

Henüz üzerinde durmak istemediği çok fazla şey vardı.

Saat ikiye yaklaşırken Aras, dükkânın önündeki eski arabasının anahtarlarını elinde çeviriyordu. Defne montunu giyip yanına geldi.

“Nereye gidiyoruz?”

“Kadıköy tarafına.”

“Ne alacağız?”

“Bir şey almayacağız. Bakacağız.”

Defne kaşlarını kaldırdı. “Mobilyalara mı?”

“Hayır, evin duvarlarına. Elbette mobilyalara.”

Defne ona ters ters baktı.

“Bunu yaparken insanlarla normal konuşabiliyor musun?”

“Bazen. Ama o zaman insanlar bende bir sorun olduğunu düşünüyor.”

Aras arabanın kapısını açtı. Defne ön koltuğa oturduğunda içeride eski kahve ve deri kokusu vardı. Gösterge panelinin üzerinde küçük bir anahtarlık sallanıyordu. Arabanın içi kusursuz değildi; koltukta birkaç kitap, arka tarafta eski bir mont ve kapının yanında bir şişe su bulunuyordu.

Defne emniyet kemerini takarken torpidonun üzerindeki kitaba göz attı.

“Bu da mı senin?”

Aras kontağı çevirdi.

“Hayır, arabamın okuma alışkanlığı var.”

Defne kitabı aldı. Kapağını görünce gülümsedi.

“Tutunamayanlar.”

Aras ona kısa bir bakış attı.

“Ne olmuş?”

“Hiç. Sadece senin gibi birinin bu kitabı arabasında taşımasını beklemiyordum.”

“Nasıl biriymişim?”

“Bilmiyorum. Kitap okumaktan çok insanları sinir etmeyi seven biri.”

“İkisini aynı anda yapabiliyorum.”

Defne kitabı dikkatlice yerine bıraktı.

“En sevdiğin kitap mı?”

Aras bir süre cevap vermedi. Sonra arabayı hareket ettirdi.

“En sevdiğim kitaplardan biri.”

“Kaç kere okudun?”

“Saymadım.”

“Bence saymışsındır.”

Aras hafifçe güldü.

“İnsan bazı kitapları yeniden okumaz, Defne. Onlara geri döner.”

Defne ona baktı.

“Bu cümleyi bir yerde mi okudun?”

“Hayır.”

“Emin misin?”

“İstersen eve dönüp kontrol edebilirsin.”

Defne başını salladı. “Seninle ciddi bir konuşma yapmak gerçekten mümkün değil.”

Aras'ın gülümsemesi hafifledi.

“Belki de ciddi konuşmayı bilmiyorumdur.”

Bu kez Defne cevap vermedi.

Arabanın içini kısa bir sessizlik kapladı. Radyoda eski bir şarkı çalıyordu. Defne başını cama çevirdi ve İstanbul'un kalabalığını izlemeye başladı.

Aras ise direksiyonu tutan ellerine baktı. Son günlerde uzun süre araç kullanmak bile eskisinden daha yorucu geliyordu. Bazen parmaklarında başlayan uyuşma bileğine kadar ilerliyor, bazen de göğsünde hissettiği baskı yüzünden nefesini düzenlemek zorunda kalıyordu.

Doktorun söyledikleri aklına geldi.

Kontrollerini aksatmamalıydı. Tedaviyi sürdürmesi, kendisini mümkün olduğunca koruması gerekiyordu. Ona verilen süre kesin değildi; bunu biliyordu. Yine de belirsizlik, insanı her zaman rahatlatmıyordu.

Aras radyonun sesini biraz yükseltti.

Defne ona döndü.

“Bu şarkıyı seviyor musun?”

“Hayır.”

“Öyleyse neden açtın?”

“Konuşmanı duymamak için.”

Defne kahkaha attı.

Aras da güldü. Sonra yüzündeki gülümsemeyi koruyarak yola baktı.

Bazı anlar, insanın elinden kayıp gitmeden önce ne kadar değerli olduklarını anlayamadığı anlardı.

Aras bunu biliyordu.

Bu yüzden sıradan bir yolculuğun bile uzamasını istiyordu.

Müşterinin evi, Kadıköy'ün eski sokaklarından birindeydi. İki katlı, dar pencereli bir binanın giriş katında bulunuyordu. Kapıyı açan kadın, onları sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.

“Nihat Bey gelecek sanıyordum.”

Aras başını salladı.

“Babamın başka bir işi çıktı. Ben ilgileneceğim. Bu da çalışma arkadaşım Defne.”

Kadın Defne'yle tokalaştıktan sonra onları içeri aldı.

Evde eski mobilyalar vardı. Pencerenin önünde ahşap bir masa, duvarın yanında kitaplık ve odanın ortasında büyükçe bir konsol duruyordu. Eşyalar bakımlıydı ama yılların izlerini taşıyorlardı.

Kadın onları konsolun yanına götürdü.

“Bunu annemden kaldı. Birkaç yerinde hasar var. Atmak istemiyorum ama nasıl onarılacağını da bilmiyorum.”

Aras konsolu dikkatle inceledi. Çekmecelerini açtı, bağlantı noktalarını kontrol etti ve üst yüzeyindeki çiziklere baktı. Defne de yanında durarak söylediklerini not aldı.

“Bu tür mobilyalarda acele etmemek gerekiyor,” dedi Aras. “Önce yapısını anlamamız lazım. Sonra hangi parçaların onarılabileceğine karar veririz.”

Kadın başını salladı.

“Annem bunu yıllarca kullandı. Ben küçükken çekmecesine mektuplarını koyardı. Hâlâ bazen açıp bakıyorum.”

Defne, konsolun üstünde duran küçük çerçeveyi fark etti. Fotoğrafta yaşlı bir kadınla genç bir kız yan yana duruyordu.

“Anneniz mi?” diye sordu.

Kadın gülümsedi.

“Evet. Son doğum günümde çekilmişti.”

Fotoğrafı eline aldı. Bir süre baktıktan sonra yerine bıraktı.

“İnsan bazı şeylerin kıymetini, onları kaybettikten sonra daha iyi anlıyor.”

Aras'ın eli konsolun çekmecesinde durdu.

“Bazen de kaybetmeden önce anlıyoruz,” dedi. “Sadece bunu kendimize itiraf etmek istemiyoruz.”

Kadın ona baktı ama bir şey söylemedi.

Defne ise Aras'ın yüzünü inceledi. Bu kez sözlerinin ardına bir şaka eklememişti. Sanki ağzından çıkan cümle, düşünmeden söylediği bir şey değil de uzun zamandır içinde taşıdığı bir gerçeğin parçasıydı.

İşlerini bitirip gerekli notları aldılar. Kadın onları kapıya kadar geçirdi ve teşekkür etti.

Sokağa çıktıklarında yağmur durmuştu. Islak taşların üzerinde bulutların arasından süzülen solgun güneş parlıyordu.

Defne derin bir nefes aldı.

“Burayı sevdim.”

Aras anahtarlarını cebine koydu.

“Evi mi?”

“Evet. Çok sakin.”

“Eski evler böyledir. İçlerinde yaşayan insanların seslerini saklarlar.”

Defne gülümsedi.

“Yine bir şey söyledin ve ardından şaka yapmadın.”

“Bugün özel bir gün.”

“Nesi özel?”

Aras ona döndü.

“Henüz karar vermedim.”

Defne güldü. Birlikte arabaya doğru yürüdüler.

Dönüş yolunda trafik yoğunlaşmıştı. Aras, direksiyonu tutarken sol elini birkaç kez gevşetip yeniden kavradı. Parmaklarındaki uyuşma geçmiyordu. Göğsünde hafif bir baskı da başlamıştı ama Defne'nin yanında bunu belli etmek istemedi.

Kırmızı ışıkta durduklarında başını koltuğa yasladı.

Defne ona baktı.

“Yoruldun mu?”

“Biraz.”

“İstersen ben kullanabilirim.”

Aras gözlerini açtı.

“Ehliyetin var mı?”

“Var.”

“İyi. Ben de seninle ilgili yeni bir korku edinmiş oldum.”

Defne güldü.

“Bu kadar kötü araba kullanmıyorum.”

“Ben bunu söylemedim.”

“Yani kötü kullanıyorum.”

“Yorum yapmadım.”

“Aras!”

Aras gülerken bir an yüzünü buruşturdu. Göğsündeki baskı yeniden belirginleşmişti. Elini direksiyonun üzerinde sabit tuttu ve birkaç kez yavaşça nefes aldı.

Defne'nin gülümsemesi kayboldu.

“Yine ne oldu?”

“Bir şey yok.”

“Yüzün değişti.”

“Güneş gözüme geldi.”

Defne camdan dışarı baktı. Güneş bulutların arkasına saklanmıştı.

“Aras, güneş nerede?”

Aras birkaç saniye sustu.

“Bazen insanın bahanesi hazır olur ama hava şartları uygun olmaz.”

Defne ona baktı. Bu kez gülmedi.

“Gerçekten iyi misin?”

Aras gözlerini yoldan ayırmadan cevap verdi.

“Biraz yoruldum. Eve gidince dinlenirim.”

Defne onun yüzündeki solgunluğu fark etmişti. Bir şey söylemek istedi ama Aras'ın kendisini konuşmaya kapattığını da hissediyordu.

Bu yüzden yalnızca başını salladı.

“Peki. Ama bir daha böyle olursa bana söyle.”

Aras'ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Senin emirlerini bir deftere yazmam gerekiyor galiba.”

“İstersen ilk sayfaya şunu da ekle: Yemek ye.”

“İkinci sayfaya ne yazacağız?”

“İnsan gibi davran.”

“Bu defter çok kalın olacak.”

Defne güldü. Aras da ona eşlik etti.

Fakat trafik açıldığında Aras'ın yüzündeki ifade yeniden ciddileşti. Yol boyunca konuşmadı. Defne bunu yorgunluğuna bağladı ve onu rahat bırakmaya karar verdi.

Aras ise aklından geçenleri kimseye anlatmamaya devam etti.

Bazen gerçeği saklamak, onu değiştirmiyordu.

Yalnızca gerçeğin başkalarının hayatına ne zaman gireceğini geciktiriyordu.

Dükkâna döndüklerinde Nihat Bey henüz gelmemişti. Defne notlarını masaya bıraktı ve çantasını aldı.

“Ben çıkıyorum.”

Aras tezgâhın arkasından başını kaldırdı.

“Yarın görüşürüz.”

Defne kapıya yürüdü. Sonra durup geri döndü.

“Aras.”

“Efendim?”

“Bugün güzeldi.”

Aras'ın yüzündeki ifade değişti.

“Ne?”

“Bugün. Müşterinin evine gitmek, eski eşyaları incelemek… Güzeldi.”

Aras birkaç saniye ona baktı.

“İlk defa işimi övdün.”

“Alışma.”

“Geç kaldın.”

Defne kaşlarını kaldırdı.

“Neye?”

Aras gülümsedi.

“Ben çoktan alıştım.”

Defne'nin kalbi, hiç beklemediği bir anda hızlandı. Aras bunu şaka olsun diye söylemişti belki. Yüzündeki ifade de her zamanki gibiydi. Fakat Defne, o birkaç kelimenin kendisinde bıraktığı etkiyi engelleyemedi.

Gözlerini kaçırdı.

“Yarın görüşürüz,” dedi ve kapıdan çıktı.

Aras arkasından bakarken gülümsemesi yavaşça kayboldu.

Çoktan alışmıştı.

Bu doğru değildi. En azından kendisine söylediği kadarıyla doğru değildi. Defne'yi yalnızca birkaç gündür tanıyordu. Onun sevdiği şeyleri, korkularını, geçmişini bilmiyordu. Bir insanı tanımak için birkaç şakadan ve birkaç tartışmadan fazlası gerekirdi.

Yine de Defne'nin dükkâna girdiğini duyduğunda başını kaldırıyor, gelmediği günleri düşünmek istemiyor ve onunla konuşmak için gereksiz bahaneler buluyordu.

Bu, alışmanın başlangıcı olabilirdi.

Aras bundan hoşlanmadı.

Çünkü insan bir şeye alıştığında, onu kaybetme ihtimali de hayatına giriyordu.

O akşam eve gittiğinde Nihat Bey mutfaktaydı. Masanın üzerinde iki tabak yemek hazırlanmıştı. Aras montunu çıkarıp sandalyeye oturdu.

“Bugün geç kaldın,” dedi babası.

“Müşterinin evine gittik.”

“Defne'yle mi?”

Aras başını kaldırdı.

“Evet. Neden?”

Nihat Bey önüne bir tabak koydu.

“Merak ettim.”

“Babacığım, bu kadar merak sağlığına zararlı.”

Nihat Bey ona baktı.

“Bazen seninle konuşmak için bütün cümlelerimi iki kez düşünmem gerekiyor.”

Aras gülümsedi ama babasının yüzündeki yorgunluğu görünce sustu.

Bir süre yemek yediler. Daha doğrusu Nihat Bey yemeğini yerken Aras tabağındaki lokmaları küçültmeye çalıştı. Midesindeki rahatsızlık giderek artıyordu. Birkaç kaşık sonra çatalını bıraktı.

Nihat Bey bunu fark etti.

“Yine mi?”

Aras başını kaldırdı.

“Ne?”

“Yemek.”

“Doydum.”

“Üç kaşıkla mı?”

“Çok aç değilim.”

Nihat Bey peçetesini masaya bıraktı.

“Aras, son zamanlarda sürekli yorgunsun. Yemek yemiyorsun. Bazen bir şey sorduğumda beni duymamış gibi bakıyorsun. Bir şey mi var?”

Aras'ın parmakları çatalın sapına sıkıca kapandı.

Babası gerçeğin ne kadar yakınına gelmişti?

Hayır. Henüz bilmiyordu. Bilmemeliydi. Aras, babasının gözlerindeki endişeyi gördüğünde bile gerçeği söylemeye cesaret edemiyordu.

“İşler yoğun,” dedi.

“İşler her zaman yoğundu.”

“Bu aralar daha fazla.”

Nihat Bey uzun süre oğluna baktı.

“Bana yalan söyleme.”

Aras başını kaldırdı.

“Yalan söylemiyorum.”

Bu kez sesi beklediğinden daha sert çıkmıştı.

Nihat Bey sustu. Sonra tabağını kenara çekti.

“Peki,” dedi. “Konuşmak istemediğinde seni zorlamayacağım. Ama ne olursa olsun, yalnız olmadığını unutma.”

Aras'ın boğazı düğümlendi.

Bir şey söylemesi gerekiyordu. Babasının elini tutup ona gerçeği anlatmalı, korktuğunu itiraf etmeli, önündeki günlerin ne kadar belirsiz olduğunu söylemeliydi.

Ama yapamadı.

“Biliyorum, baba,” diyebildi yalnızca.

Nihat Bey elini oğlunun omzuna koydu. Birkaç saniye sonra ayağa kalkıp mutfağa geçti.

Aras masada tek başına kaldı.

Önündeki yemek soğuyordu.

O ise babasının kendisine söylediği cümleyi düşünüyordu.

Yalnız değilsin.

Bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu cümle, duymaya en az hazır olduğu cümleydi.

Gece yarısına doğru Aras odasına geçti. Masasının üzerinde yarım kalmış bir defter, birkaç kalem ve yıllardır biriktirdiği kitaplar vardı. Pencerenin önündeki sandalyeye oturdu, sonra çekmeceden küçük bir kutu çıkardı.

Kutunun içinde eski fotoğraflar bulunuyordu.

Birinde babasıyla dükkânın önünde duruyordu. Daha küçüktü; saçları dağınık, yüzü güneşten kızarmıştı. Nihat Bey bir elini omzuna koymuş, kameraya gülümseyerek bakıyordu.

Bir başka fotoğrafta annesi vardı.

Aras fotoğrafı eline aldı. Annesinin gülümsemesi hâlâ aynıydı. Yıllar geçtikçe yüzündeki ayrıntıları unutacağından korkmuş, bu yüzden fotoğrafları saklamıştı. Bazen sesini hatırlamaya çalışıyordu ama hafızası ona yalnızca birkaç kırık parça veriyordu.

İnsan, birini kaybettiğinde onu bütünüyle kaybetmiyordu.

Bir bakış kalıyordu. Bir cümle. Mutfaktan gelen bir koku. Eski bir eşyanın üzerindeki çizik.

Ama zaman geçtikçe bazı ayrıntılar siliniyordu.

Aras fotoğrafı kutuya geri koydu ve masasına oturdu. Defterini açtı. Uzun süre boş sayfaya baktıktan sonra birkaç cümle yazdı.

"Bazı günler, hiçbir şey olmamış gibi davranmak için çok fazla çaba harcıyorum."

"İnsanlar gülüşümü gördüklerinde iyi olduğumu sanıyor. Şaka yaptığımda hayatı fazla ciddiye almadığımı düşünüyorlar."

"Oysa bazen şaka yapmak, ağlamaktan daha kolay."

Kalemini bıraktı.

Daha fazla yazamadı.

Defterin kapağını kapatıp başını ellerinin arasına aldı. Bir süre öylece oturdu. Ardından yatağına uzandı ve gözlerini tavana dikti.

Yarın ne olacağını bilmiyordu.

Bir hafta sonra nasıl hissedeceğini, tedavinin ne kadar işe yarayacağını ya da doktorun karşısında hangi kelimeleri duyacağını da bilmiyordu.

Ama ertesi gün dükkâna gidecekti.

Defne orada olacaktı.

Aras, bu düşüncenin kendisini neden rahatlattığını anlamak istemedi.

Defne ise o gece yatağında dönüp duruyordu.

Telefonunun ekranında Selin'le yaptığı konuşma açıktı. Arkadaşı, gün boyunca birkaç kez Aras hakkında soru sormuştu. Defne her seferinde konuyu değiştirmişti.

Sonunda dayanamayarak bir mesaj yazdı.

Defne:Sence bir insan neden sürekli şaka yapar?

Selin'in cevabı kısa sürede geldi.

Selin:Komik olduğu için mi?

Defne: Ciddiyim.

Selin: Bilmiyorum. Belki susarsa ne düşündüğünü anlayacaklarından korkuyordur.

Defne mesajı birkaç kez okudu.

Aras'ın yüzü gözlerinin önüne geldi. Bir an gülüyor, bir an sessizleşiyordu. Bazen söylediklerinin arkasında duruyor, bazen de sanki kendi sözlerinden kaçıyordu.

Defne telefonunu göğsünün üzerine bıraktı.

Onun hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordu.

Bu istek, yalnızca meraktan ibaret olmayabilirdi.

Bu ihtimali fark edince gözlerini kapattı.

Hayır.

Aras'la arasında hiçbir şey yoktu. Birlikte çalışıyorlardı, tartışıyorlardı ve bazen birbirlerini güldürüyorlardı. Hepsi buydu.

Kendisine koyduğu kuralı hatırladı.

Aras'a alışmayacaktı.

Ama insanın kendisine verdiği sözler, kalbinin ne yapacağı konusunda her zaman söz sahibi olmuyordu.

Defne uyumadan önce son kez telefonuna baktı. Aras'tan bir mesaj yoktu. Zaten numarasını bile kaydetmemişti.

Yine de ertesi gün onu göreceğini bilmek, içinde küçük bir merak uyandırıyordu.

Bunu kendisine itiraf etmedi.

Bazı duyguların adını koymak, onların gerçekten var olduğunu kabul etmek demekti.

Defne henüz buna hazır değildi.

Ve Aras, ertesi sabah dükkânın kapısını açarken onun da aynı şeyi düşündüğünü bilmeyecekti.

İkisi de birbirine alışmamaya karar vermişti.

İkisi de bu kararın ne kadar zor olacağını henüz bilmiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

40okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.