Bir yıl daha sev kitap kapağı

1. bölüm / 14

Bir yıl daha sev

AHŞAP, TOZ VE SESSİZLİK

Vaveyla Yazarı: 𝑹𝒆𝒊𝒂𝒏𝒂 ⭐

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 14Şu an: AHŞAP, TOZ VE SESSİZLİK

BÖLÜM 1

AHŞAP, TOZ VE SESSİZLİK

Şehrin gürültüsünden, koşturmacasından birkaç adım içeri girildiğinde insanı karşılayan o ağır, dingin koku vardı orada: Yaşlı çam ağacı, kurumuş vernik, biraz cila ve mekâna onlarca yıldır çökmüş olan ince bir toz tabakası. Pasajın en alt katındaki, dışarıdan bakıldığında sıradan bir antikacı ya da marangozhaneyi andıran fakat içi el emeği ahşap mobilyalarla, restore edilmeyi bekleyen eski koltuklarla dolu olan bu dükkân, dışarıdaki dünyanın ritmine direnen nadir yerlerden biriydi.

Aras, tezgâhın arkasındaki yüksek ahşap tabureye tünemiş, elindeki zımpara kâğıdıyla küçük bir sehpanın kenarını pürüzsüzleştirmeye çalışıyordu. Bileğinin her hareketinde havaya hafif bir toz bulutu yükseliyor, tepedeki çıplak ampulün sarı ışığında süzülerek dükkânın loş köşelerine doğru dağılıyordu. Dışarıda sonbaharın ilk soğuk yağmuru atıştırıyordu. Camlarda biriken damlalar, sokak lambalarının ışığını süzerek içeriye kırık dökük gölgeler düşürüyordu.

"O kadar sert zımparalarsan ahşabın damarlarını öldürürsün."

Tezgâhın hemen arkasından gelen ses, dükkânın sahibi olan babası Nihat Bey’e aitti. Nihat Bey, gözlüğünün üstünden oğluna bakarken elindeki çay bardağını yavaşça masaya bıraktı. Yüzündeki derin çizgiler, sadece yılların değil, sırtında taşıdığı ve kimseye tam olarak açmadığı sessiz yüklerin de izini taşıyordu.

Aras elindeki zımparayı durdurdu. Tozlu parmaklarını dizine sürterek hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme, yüzüne aniden konan ama gözlerine asla ulaşmayan, alaycı ve koruyucu bir zırh gibiydi.

"Ahşap zaten ölü, baba," dedi sesi rahat, hatta biraz umursamaz bir tonda çıkarken.

"Ben sadece ona bir şekil vermeye çalışıyorum. Hem bak, pürüzsüz oluyor. İnsanlar pürüzsüz şeyleri sever. Kimse kıymık batıran bir masada çay içmek isterki."

"İnsanlar dokundukları şeyin bir geçmişi olsun ister, Aras," diye karşılık verdi Nihat Bey. Sesi yorgundu. "Her pürüzü silip atarsan, geriye sadece plastik gibi dümdüz, ruhsuz bir şey kalır."

Aras cevap vermedi. Elindeki zımparaya tekrar baktı. Baba-oğul arasındaki bu tür konuşmalar genellikle böyle biterdi; bir tarafın sustuğu, diğer tarafın ise söyleyemediklerinin altında ezildiği kısa duraksamalarla. Aras, babasının bakışlarında bazen garip bir endişe, söylenmemiş bir soru görüyordu.

Ancak bu soruların derinleşmesine asla izin vermezdi. Şakayla, ukalalıkla ya da konuyu değiştirerek o derinliğin üzerini hemen örterdi.

Tam o sırada dükkânın kapısındaki küçük çan çalındı. Yağmurun ve soğuk rüzgârın içeri süzülmesiyle birlikte dükkânın ağır kokusu bir anlığına kırıldı.

İçeri giren genç kadın, üzerindeki ıslak trençkotun yakalarını düzeltirken kapıyı yavaşça kapattı. Elindeki siyah şemsiyeden süzülen su damlaları ahşap zemine küçük noktalar hâlinde düşüyordu. Rüzgârdan biraz dağılmış kahverengi saçlarını geriye itti ve bakışlarını dükkânın içinde gezdirdi. Bakışlarında bir yabancılık değil, aksine dikkatli, ne istediğini bilen ve etrafı tartan bir ciddiyet vardı.

Defne.

Nihat Bey hemen ayağa kalktı. Yüzündeki yorgun ifade bir anlığına dağılır gibi oldu.

"Hoş geldin kızım," dedi sevecen bir sesle. "Yağmur iyice bastırdı değil mi? Geç şöyle, ısın biraz."

Defne hafifçe tebessüm etti. Bu tebessüm samimiydi fakat mesafe sınırlarını koruyan bir nezakete sahipti. "Hoş bulduk Nihat Amca. Islandım biraz ama yetişebildim çok şükür. Yarın başlarım demiştiniz ama ben bugünden dükkânı bir görmek, düzeni anlamak istedim."

Aras taburesinde hafifçe geriye yaslandı. Elindeki zımparayı tezgâha bıraktı ve gelen yeni çalışanı incelemeye başladı.

Babasının günlerdir bahsettiği, "Sana dükkânda yardım edecek, katalogları düzenleyecek, gelen müşterilerle ilgilenecek duruşu düzgün bir kız" dediği kişi bu olmalıydı.

Aras’ın dudaklarının kenarında her zamanki o alaycı çizgi belirdi. "Vay," dedi yavaşça, sesindeki ukala tonu gizleme gereği duymadan. "Geleceğin büyük restoratörü geldi demek. Yalnız burası göründüğü gibi romantik bir tozlu dükkân değildir. Üstün başın toz olur, tırnakların kırılır, ilk haftadan pes edip gitmeyesin?"

Defne başını Aras’a doğru çevirdi. Bakışları Aras’ın gözleriyle buluştuğunda, Aras beklediği o çekingen ya da mahcup ifadeyi göremedi. Aksine, Defne’nin gözlerinde doğrudan, karşısındakini tartan ve tartarken de zerrece çekinmeyen keskin bir ışık vardı.

"Tırnaklarımın kırılması konusunda endişelenmenize gerek yok," dedi Defne, sesi son derece sakin ve kendinden emindi. "Ve buraya romantizm aramaya gelmedim. İş yapmaya geldim. Siz de muhtemelen Nihat Amca'nın bahsettiği, dükkânın 'her işe koşturan ama hiçbir işi tam bitirmeyen' oğlusunuz?"

Nihat Bey hafifçe öksürerek araya girmeye çalıştı ama Aras şaşkınlığını gizlemek yerine kısa bir kahkaha attı. Bu kızın geri adım atmayan tavrı, alıştığı o uysal insan profilinden oldukça farklıydı.

"Her işi tam bitirmeyen mi?" dedi Aras, tabureden aşağı süzülerek Defne’ye doğru bir adım atarken. Boyca ondan uzundu, üzerindeki siyah kazağın kolları sıvanmıştı ve kollarında ahşap tozları vardı. "Bunu diyen kişi dükkândan içeri gireli henüz iki dakika olmadı. Hakkımdaki istihbaratı nereden aldın bilmiyorum ama babamın abartılarına çok kulak asma. Buradaki en düzenli şey benim."

"Düzen anlayışınız yerlerdeki ahşap tozları ve köşede birikmiş yarım kalmış sandalyelerse, evet, gerçekten çok düzenlisiniz," diye karşılık verdi Defne.

Şemsiyesini kapının yanındaki kovaya bıraktı ve trençkotunu çıkarıp askıya astı. Üzerinde sade, boğazlı gri bir kazak ve koyu renk bir pantolon vardı. Hareketleri son derece pratik ve kendinden emindi.

Aras bir anlığına duraksadı. Yüzündeki o zırh gibi duran gülümseme sarsılmadı ama içten içe bir şeylerin kaşındığını hissetti. Karşısındaki bu genç kadın, onun koruma duvarlarını delip geçmeye niyetli gibi görünüyordu. Ve Aras, duvarlarının zorlanmasından nefret ederdi.

"Bak sen," dedi Aras, sesini biraz daha alçaltıp mevcudiyetini hissettirerek. "Demek ilk günden eleştirilere başladık. Nihat Bey, bu hanımefendiye iş tanımında dükkân sahibinin oğluna laf yetiştirmek olduğunu da söylemiş miydin?"

Nihat Bey başını sallayarak Aras’a baktı. "Aras, uğraşma kızla. Defne, sen ona bakma kızım. Aras’ın dili böyledir, dili kemiksizdir ama kötü niyeti yoktur. Sen gel, sana arka taraftaki evrakları ve katalogları göstereyim. Dükkânın internet satışları ve eski parçaların envanteri biraz karıştı, senden ricam orayı bir sıraya sokman."

Defne başıyla onayladı. "Tabii Nihat Amca, hemen bakalım."

Defne, Aras’ın yanından geçip arka odaya doğru yürürken, aralarından hafif bir rüzgâr geçti. Aras onun gidişini izledi. Kızın yürüyüşündeki o kendinden emin duruş, gururlu ve kimseye muhtaç olmak istemeyen tavır gözünden kaçmamıştı.

"Çok bile dayanırsın," diye mırıldandı Aras kendi kendine, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle. "İki haftaya kalmaz bu tozdan ve benim çenemden kaçarsın."

Ancak tam o sırada, göğsünün sol tarafında, kaburgalarının hemen altında aşina olduğu ama her defasında yeni bir soğuklukla gelen o sızıyı hissetti.

Nefesi bir anlığına boğazında tıkandı. Çok hafif, dışarıdan bakıldığında fark edilmeyecek kadar küçük bir duraksamaydı bu. Sağ elini çaktırmadan sol kaburgasına doğru bastırdı. İçindeki o derin, kuyu gibi olan yorgunluk dalgası bir an için yükseldi, sonra yavaşça geriye çekildi.

Aras derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, zihninde belirmeye başlayan o kapkara gölgeyi, o hastane koridorlarının kokusunu, doktorun ağzından çıkan ve kelime anlamını kavratmak istemediği o rakamları geri itti.

'Yaklaşık bir yıl...' Zihninin bir köşesinde yankılanan o fısıltıyı, elinin tersiyle iter gibi yok saydı.

Gözlerini açtığında yüzüne tekrar aynı alaycı, hiçbir şeyi umursamayan maskesini taktı.

Arka odaya geçtiğinde Defne, büyük ahşap masanın üzerindeki tozlu dosya yığınlarını tasnif etmeye başlamıştı bile. Parfümünün hafif, menekşeyi andıran kokusu masanın üzerindeki eski kâğıt kokusuna karışıyordu.

"Şu üst raftaki kitapları da düzenlemem gerekiyor mu?" diye sordu Defne, Aras’ın kapı eşiğinde durduğunu fark ettiğinde. Kafasını kaldırıp raftaki kalın, deri ciltli kitapları işaret etti.

Aras bakışlarını rafa çevirdi. Kitapların arasında en üstte, sırtı biraz yıpranmış bir cilt duruyordu. Tutunamayanlar.

Aras’ın gözlerinde ilk kez alaycı olmayan, gerçek bir ilgi kıvılcımı çaktı. Rafa doğru ilerledi, uzun boyunun avantajıyla elini uzatıp kitabı oradan aldı. Kapağını parmaklarıyla hafifçe okşadı.

"Buna dokunmasan iyi edersin," dedi Aras. Sesi bu kez daha sakindi, ukalalığı biraz kenara bırakmıştı. "Bu raf benim kişisel alanım. Ve bu kitap... Dükkândaki en değerli şeydir."

Defne hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Oğuz Atay mı? Bir restorasyon dükkânındaki en değerli şey bir roman mı yani?"

"Sadece bir roman değil," dedi Aras, kitabı masanın kenarına bırakarak. "İnsanın kendisiyle yüzleşmeye cüret edemediği şeyleri yüzüne çarpan bir ayna. Ama tabii, sizin gibi 'düzenli' ve 'iş odaklı' insanlar için sadece kâğıt yığınından ibarettir."

Defne elindeki dosyayı masaya koydu ve kollarını göğsünde birleştirdi. Yüzünde ilk defa alaycı bir tebessüm belirdi.

“İnsanlar diyorum Olric… Seni sen yapan özellikleri severler. Sonra da onu senden alıp seni değiştirmeye çalışırlar.”

dedi Defne tek nefeste. Sesi duru ve etkileyiciydi. Aras’ın gözlerinin içine doğrudan baktı.

Aras bir an için ne diyeceğini bilemedi. Kalbinde, az önceki sızıdan çok farklı, garip bir ritim bozukluğu yaşandı. Karşısındaki bu inatçı genç kadının, onun sığınak olarak gördüğü bir dünyadan böyle rahatça bahsetmesi, zırhında küçük bir çatlak açmıştı.

"Ezberci pasaj okuyucusu," diye mırıldandı Aras, durumu toparlamaya çalışarak. Ama sesindeki savunmacı tonu kendisi de fark etmişti. "Alıntı yapmak kolaydır. Mesele, o cümlenin altındaki yalnızlığı hissetmektir."

"Mesele," dedi Defne, masadaki dosyaları hışımla düzelterek, "o yalnızlığı başkalarının kafasına vuracak bir kibir aracı olarak kullanmamaktır. Şimdi izninizle, ben işimi yapmaya devam edeceğim. Çünkü benim yaşamak için çalışmaya ihtiyacım var, kitaplarla felsefe yapıp zaman öldürmeye değil."

Defne arkasını dönüp işine odaklandı. Aras ise elindeki Tutunamayanlar ile arka odanın ortasında öylece kalakaldı.

Sokaktaki yağmur şiddetleniyor, dükkânın camlarını dövüyordu. İki genç insan, aynı odanın içinde, aralarındaki görünmez duvarların arkasından birbirlerini tartmaya başlamıştı. Biri hayatı tutmaya, diğeri ise avuçlarının arasından kayıp giden zamanı kimseye fark ettirmeden yaşamaya çalışıyordu.

Aras kitabı yavaşça tezgâhın üzerine bıraktı. İçindeki o bilinmez korku, Defne’nin gururlu duruşuna çarptıkça şekil değiştiriyordu. Bu kız, dükkâna sadece tozları temizlemeye gelmemişti; Aras’ın özenle kurduğu, kimseyi içeri almadığı o sahte dünyayı sarsmaya gelmişti.

İkisi de henüz bilmiyordu ki; bu dükkânda başlayan küçük atışmalar, zamanla birbirlerinin yaralarına dokunacakları, kaçamayacakları ve bir yılın saniyelerine sığdırmaya çalışacakları devasa bir aşka dönüşecekti.

Ve ikisi de bilmiyordu ki, en büyük yalanlar, bazen en çok sevilen insanı korumak adına söylenirdi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

524okunma 53beğeni 4yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.