12. bölüm / 14
Bir yıl daha sevSARILAMAYACAĞIM GÜNLER
Bölümler 14Şu an: SARILAMAYACAĞIM GÜNLER
- 1 AHŞAP, TOZ VE SESSİZLİK1.470 kelime
- 2 YENİ BİRİ, ESKİ BİR DÜZEN3.195 kelime
- 3 BAZI İNSANLAR GÜRÜLTÜYLE GELİR2.112 kelime
- 4 BİRİNCİ KURAL: ALIŞMA2.099 kelime
- 5 YAĞMURDAN SONRA2.516 kelime
- 6 KİTAPLARIN ARASINDA KALANLAR2.380 kelime
- 7 SÖYLEMEK İÇİN GEÇ KALMADAN2.304 kelime
- 8 BİRAZ DAHA YAKIN2.611 kelime
- 9 MÜZİK DURDUĞUNDA4.185 kelime
- 10 ÖLMEK İSTEMİYORUM, DEFNE3.780 kelime
- 11 KISA BİR MUTLULUK2.990 kelime
- 12 SARILAMAYACAĞIM GÜNLER2.219 kelime · Okuduğun bölüm
- 13 GÜNEŞ DOĞARKEN4.120 kelime
- 14 SON..406 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
12. BÖLÜM
SARILAMAYACAĞIM GÜNLER
O sabah Defne, dükkâna geldiğinde Aras'ı her zamanki yerinde bulamadı.
Kapının üzerindeki küçük zil çalmış, ardından dükkânın içine sabahın serinliği dolmuştu. Tezgâhın üzerinde yarım bırakılmış bir kahve, çalışma masasının kenarında açık duran bir defter vardı. Fakat Aras yoktu.
Defne önce arka odaya baktı.
“Aras?”
Cevap gelmedi.
“Aras, buradaysan ses ver. Kahvemi kendim içmek zorunda kalacağım, bu da günün ilk felaketi olacak.”
Sessizlik…
Defne'nin yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Telefonunu çıkarıp Aras'ı aradı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra kapandı. Bir kez daha aradı. Bu kez de cevap alamadı.
İçine açıklayamadığı bir huzursuzluk yerleşti.
Aras son günlerde bazen yoruluyordu. Bunu biliyordu. Doktor kontrollerini aksatmıyordu ve kendisini kötü hissettiğinde Defne'ye söyleyeceğine söz vermişti. Ancak dün akşam birlikte geçirdikleri birkaç saat boyunca her zamanki gibi gülmüş, film hakkında tartışmış ve Defne'yi kapıya kadar geçirmişti.
Ona bir şey olduğunu düşündü.
Sonra hemen bu düşünceden kaçtı.
Belki uyuyakalmıştır.
Aras'ın geç kaldığı sabahlar olmuştu. Bazen alarmını kapatıp tekrar uyur, sonra Defne'nin mesajlarıyla uyanırdı.
Defne, ona kısa bir mesaj gönderdi.
Neredesin? Merak ettim.
Mesajın iletildiğini gördü ama cevap gelmedi.
Tam Nihat Bey'i aramaya karar vermişti ki telefonuna bilinmeyen bir numaradan çağrı geldi.
“Merhaba, Defne ben Mert?”
Defne'nin kalbi bir anda hızlandı.
“Evet. Ben…Ne oldu?”
“Aras evinde fenalaşmış. Ambulansla hastaneye kaldırıldı.Kendisi şu anda acil serviste.”
Defne'nin elindeki kahve yere düştü.
Bardağın kırılma sesi dükkânın içinde yankılandı.
Ama Defne hiçbir şey duymadı.
“Ne demek fenalaşmış? Ne oldu ona? İyi mi?”
“Doktorlar müdahale ediyor. Hastaneye gelebilir misiniz?”
Defne'nin dudakları titredi.
“Geliyorum.”
Telefonu kapattıktan sonra birkaç saniye olduğu yerde kaldı. Sanki ayakları yere çakılmıştı. Sonra çantasını aldı, dükkânın kapısını kilitlemeye bile doğru düzgün vakit ayırmadan dışarı çıktı.
Arası tekrar tekrar aradı.
Cevap yoktu.
Yolda geçen her saniye uzuyor, kırmızı ışıklar önünde durdukça nefesi daralıyordu. Kendi kendine onun iyi olacağını söylüyordu.
Aras daha dün gülmüştü.
Dün elini tutmuştu.
Dün ona yarın görüşeceklerini söylemişti.
İnsan bir gecede bu kadar kötüleşemezdi.
Olmamalıydı.
Hastanenin acil servis kapısından içeri girdiğinde Defne'nin yüzü bembeyazdı.
Danışmaya Aras'ın adını söyledi. Görevli onu koridorun sonundaki bekleme alanına yönlendirdi. Defne koşarak ilerlediğinde Nihat Bey'i bir sandalyede otururken gördü.
Yaşlı adamın başı öne eğilmişti. Elleri birbirine kenetlenmiş, parmakları bembeyaz olmuştu.
Defne yanına geldi.
“Nihat amca…”
Nihat Bey başını kaldırdı.
Defne, onun gözlerindeki korkuyu görünce dayanamadı.
“Aras nerede? Ne oldu ona?”
Nihat Bey ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri titredi. Defne koluna girdi.
“Sabah telefon geldi,” dedi Nihat Bey güçlükle. “Evde bayılmış. Ambulans gelene kadar kendinde değilmiş. Beni aradılar, ben de hemen buraya geldim.”
“Şimdi nasıl? Doktor ne dedi?”
Nihat Bey cevap veremedi.
Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra yüzünü başka tarafa çevirdi.
Defne'nin içindeki korku büyüdü.
“Lütfen bir şey söyleyin.”
“Henüz bir şey bilmiyoruz kızım.”
Defne onun elini tuttu.
Nihat Bey'in elleri buz gibiydi.
Bir zamanlar Aras'ın çocukken hastalandığında başucunda sabahlayan, ateşi yükseldiğinde bütün gece alnına bez koyan bu adam, şimdi oğlunun hayatı hakkında bir haber bekliyordu.
Ve elinden hiçbir şey gelmiyordu.
Defne onun yanına oturdu.
“İyi olacak,” dedi. “Aras güçlüdür.”
Nihat Bey gözlerini kapattı.
“Güçlü olmak yetmiyor bazen.”
Bu cümle Defne'nin kalbine saplandı.
Çünkü ikisi de aynı şeyi biliyordu.
Aras'ın hastalığı vardı.
Ama ikisi de bu kadar erken, bu kadar acımasız bir şekilde karşılarına çıkmasını beklemiyordu.
Bir süre sonra beyaz önlüklü bir doktor yanlarına geldi.
“Aras Karahan'ın yakınları siz misiniz?”
Defne hemen ayağa kalktı.
“Evet. Ben sevgilisiyim.”
Bu kelimeyi söylerken sesi titredi. Aras'ın sevgilisi olduğunu ilk kez bir başkasına, böylesine korkunç bir yerde söylüyordu.
Doktor ikisine de baktı.
“Aras Bey'in durumu ciddi. Hastaneye geldiğinde bilinci kapalıydı. Solunumunu ve dolaşımını desteklemek için müdahalede bulunduk. Şu anda yoğun bakıma alınması gerekiyor.”
Defne'nin yüzündeki kan çekildi.
“Yoğun bakım mı?”
“Evet. Şimdilik yakın takip altında tutulacak. Altta yatan hastalığı ve şu anki tablosu nedeniyle önümüzdeki saatler önemli.”
Defne'nin ağzından tek bir kelime çıkmadı.
Nihat Bey doktorun koluna tutunur gibi oldu.
“Onu görebilir miyiz?”
“Hazırlıklar tamamlandıktan sonra kısa süreliğine, izin verildiği ölçüde görebilirsiniz. Ancak şu anda müdahalelerin tamamlanması gerekiyor.”
Doktor uzaklaştığında Defne olduğu yere çöktü.
Yoğun bakım…
Kelime zihninde dönüp duruyordu.
Aras, yoğun bakımdaydı.
Daha birkaç gün önce ona ahşaptan bir kitap ayracı yapmıştı. Daha dün akşam birlikte film izlemişlerdi. Defne onun göğsüne başını yaslayıp güvende hissetmişti.
Şimdi ise sevdiği adamın nefes alıp almadığını bile bilmiyordu.
Nihat Bey yanına diz çöktü.
“Defne…”
Defne başını kaldırdı. Gözlerinden yaşlar akıyordu.
“Bana iyi olacağını söylemişti.”
Nihat Bey'in yüzü buruştu.
“Biliyorum.”
“Bana her şeyi söyleyeceğine söz vermişti. Kendini kötü hissederse anlatacaktı.”
“Belki de seni korkutmak istemedi.”
Defne başını iki yana salladı.
“Ben korkmaktan korkmuyorum. Onu kaybetmekten korkuyorum.”
Nihat Bey cevap veremedi.
Defne yüzünü ellerinin arasına aldı.
Ve hastanenin soğuk koridorunda, kimsenin duymadığı bir sesle ağlamaya başladı.
Saatler geçti.
Defne zamanın nasıl ilerlediğini anlayamıyordu. Telefonunu elinde tutuyor, bazen ekrana bakıyor, bazen de hiçbir şey yapmadan koridorun sonundaki kapıyı izliyordu.
Mert geldiğinde Defne'nin yanına oturdu.
“Nasıl?”
Defne başını kaldırdı.
“Yoğun bakıma aldılar.”
Mert'in yüzündeki ifade değişti. Bir şey söylemek istedi ama kelimeleri bulamadı.
“Doktorlar henüz kesin bir şey söylemiyor,” dedi Defne. “Durumu ciddiymiş.”
Mert iki elini yüzüne kapattı.
“Dün onunla konuştum.”
Defne ona baktı.
“Ne konuştunuz?”
“Saçma şeyler. Her zamanki gibi.” Mert yutkundu. “Bana seninle sahafa gittiğinizi anlattı. Bir de ahşaptan bir şey yapmış. Senin içinmiş.”
Defne çantasını açtı. İçinden kitabını çıkardı. Aras'ın yaptığı ayraç hâlâ kitabın arasındaydı.
Mert onu görünce başını eğdi.
“Bunu yaparken ne kadar uğraştığını görmeliydin. Üç kere yeniden yaptı. İlkinde kenarlarını beğenmedi, ikincisinde yazıyı düzgün bulmadı. En sonunda bana gösterip ‘Sence yeterince güzel mi?’ diye sordu.”
Defne ayıracı avucunun içinde tuttu.
Parmakları ahşabın üzerindeki ince çizgileri takip etti.
“Bana sıradan bir şeymiş gibi verdi.”
“Aras öyledir. En çok önemsediği şeyleri bile şakayla anlatır.”
Defne gözlerini kapattı.
“Keşke şimdi burada olsaydı.”
Mert onun omzuna elini koydu.
“Olacak.”
Bu sözün bir garantisi yoktu. Mert de bunu biliyordu.
Ama bazen insanın söyleyebileceği tek şey, sevdiği kişinin umudunu elinden almamaktı.
Akşamüstü bir hemşire, Defne ile Nihat Bey'e Aras'ı kısa süreliğine görebileceklerini söyledi.
Defne ayağa kalkarken dizlerinin titrediğini hissetti.
“Ben önce girebilir miyim?”
Hemşire başını salladı.
“Birazdan sırayla alacağız. Lütfen içeride sakin kalmaya çalışın. Aras Bey'in bilinci açık, ancak çok yorgun.”
Defne'nin kalbi göğsünde çırpınmaya başladı.
Bilinci açıktı.
Aras onu görebilecekti.
Onunla konuşabilecekti.
Belki elini tutabilecekti.
Yoğun bakım odasına girdiğinde önce cihazların sesini duydu.
Düzenli aralıklarla öten monitörler, solunum desteğinin hafif uğultusu, odanın içindeki hareketler…
Sonra Aras'ı gördü.
Yatağın üzerinde uzanıyordu. Yüzü solgundu, dudakları kurumuştu. Kolunda serum vardı ve göğsüne bağlanan kablolar monitöre uzanıyordu.
Defne birkaç saniye hareket edemedi.
Onu böyle görmek, hastalığını öğrenmekten bile daha ağırdı.
Çünkü hastalık o ana kadar bir kelimeydi. Doktorların ağzından çıkan bir tanı, arada sırada konuşulan bir korkuydu.
Şimdi ise yatağın üzerinde yatıyordu.
Aras'ın yüzünde…
Defne'nin her gün görmek istediği yüzünde.
Aras gözlerini çevirdiğinde onu fark etti.
Dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı.
“Defne…”
Defne hemen yanına gitti.
“Buradayım. Buradayım, Aras.”
Aras elini kaldırmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Defne onun elini iki avucunun arasına aldı ve dikkatlice tuttu.
“Beni korkuttun,” dedi ağlayarak. “Beni çok korkuttun.”
Aras gözlerini ondan ayırmıyordu.
“Özür…”
“Hayır, konuşma. Yorulma.”
Aras başını hafifçe iki yana salladı.
“Söylemem… gerekiyor.”
Defne eğilip ona yaklaştı.
“Ne söyleyeceksin?”
Aras'ın gözleri doldu.
O güne kadar Defne onu birçok kez görmüştü. Güldüğünü, sinirlendiğini, alay ettiğini, sessizleştiğini… Denizin kenarında ağladığını bile görmüştü.
Ama şimdi gözlerinde başka bir şey vardı.
Çaresizlik.
Kendisine ait olmayan bir bedende sıkışmış gibi, sevdiği kadına dokunmak isteyen ama elini bile kaldıramayan bir adamın çaresizliği…
“Özür dilerim, Defne.”
Defne başını iki yana salladı.
“Özür dileyecek bir şey yok.”
Aras'ın gözünden bir damla yaş süzüldü.
“Var.”
“Aras…”
“Sana sarılamayacağım günler için… özür dilerim.”
Defne'nin nefesi kesildi.
Aras konuşmakta zorlanıyordu. Her kelimeyi söylemek için kendini toplaması gerekiyordu. Ama gözlerini Defne'den ayırmıyordu.
“Seni öpemeyeceğim günler için… özür dilerim.”
Defne'nin dudakları titredi. Aras'ın elini yüzüne götürüp yanağına bastırdı.
“Böyle konuşma…”
Aras ağlamaya başladı.
Sessizce değil.
Kendini tutmaya çalışırken nefesi kesilen, gözyaşlarını durduramayan bir çocuk gibi…
“Seni çok seviyorum, Defne.”
Defne'nin gözyaşları artık durmuyordu.
“Ben de seni seviyorum. Çok seviyorum.”
Aras başını hafifçe çevirdi. Sanki ağlamasını ondan saklamak istiyordu. Ama Defne elini bırakmadı.
“Bana bak,” dedi. “Aras, bana bak.”
Aras gözlerini yeniden ona çevirdi.
Defne titreyen parmaklarıyla saçlarını okşadı.
“Böyle konuşma. İyileşeceksin. Duyuyor musun beni? İyileşeceksin.”
Aras'ın gözlerinde acı bir ifade belirdi.
“Ya…”
“Hayır.” Defne başını sertçe salladı. “Hayır, öyle bir şey söyleme.”
Aras bir an sustu.
Sonra dudakları titreyerek konuştu.
“Defne, ben…”
“Biliyorum.” Defne alnını onun eline yasladı. “Korktuğunu biliyorum. Ben de korkuyorum. Ama burada, senin yanındayım. Tek başına değilsin.”
Aras'ın parmakları, onun elinin içinde hafifçe kıpırdadı.
Defne bunu hissedince ağlamasının arasında küçük bir gülümseme belirdi.
“Bak, elimi tuttun.”
Aras'ın gözleri kapandı. Birkaç saniye sonra yeniden açtı.
“Keşke… sana sarılabilsem.”
Defne başını kaldırdı.
“Ben sana sarılırım.”
Dikkatlice eğildi. Ona bağlı kablolara ve serum hattına zarar vermemek için hemşirenin yönlendirdiği şekilde yatağın kenarına yaklaştı. Aras'ın omzuna usulca dokundu, yanağını saçlarına yasladı.
Bu, istedikleri gibi bir sarılma değildi.
Aras kollarını onun etrafına dolayamıyordu. Defne de onu eskisi gibi kendine çekemiyordu.
Ama yine de oradaydı.
Aralarında hastane yatağı, kablolar ve cihazlar vardı.
Yine de Defne, başını onun omzuna yaslayabildi.
“Buradayım,” diye fısıldadı. “Sana sarılamadığın günlerde ben senin yerine de sarılırım. Beni öpemediğin günlerde ben alnından öperim. Ama sen de benimle kalmak için elinden geleni yapacaksın. Tamam mı?”
Aras gözlerini kapattı.
Bir damla yaş şakağına doğru süzüldü.
“Tamam…”
Defne onun alnına dikkatlice bir öpücük bıraktı.
“Ben seni seviyorum, Aras. Hastalığınla birlikte, korkularınla birlikte, kötü günlerinle birlikte seviyorum. Her zaman güçlü olmanı beklemiyorum. Benden bir şey saklamanı da istemiyorum. Yalnızca benimle kalmanı istiyorum.”
Aras'ın yüzü buruştu.
“Ben de kalmak istiyorum.”
Bu söz Defne'nin içini parçaladı.
Çünkü Aras ilk kez ölmekten korktuğunu değil, yaşamak istediğini böyle açıkça söylüyordu.
Ve Defne onun yaşamasını her şeyden çok istiyordu.
“Öyleyse yaşayacaksın,” dedi ağlayarak. “Beni duyuyor musun? Sen yaşayacaksın, Aras. Birlikte daha çok kahve içeceğiz. Sen yine benim tostlarımla dalga geçeceksin. Ben seninle kavga edeceğim. Bir sürü kitap okuyacağız. Daha gitmediğimiz yerler var.”
Aras, gözyaşlarının arasından belli belirsiz gülümsedi.
“Filmleri de… ben seçeceğim.”
Defne ağlarken güldü.
“Hayır. Bir daha sen film seçmeyeceksin. Her seferinde uyuyorsun.”
“Sonunu… tahmin ediyorum.”
“Aras…”
“Efendim?”
“Sus artık, yoruluyorsun.”
Aras gözlerini ondan ayırmadan fısıldadı.
“Seni seviyorum.”
Defne onun elini öptü.
“Ben de seni seviyorum.”
Bir süre konuşmadılar.
Defne, Aras'ın yanında durup elini tutmaya devam etti. Ona anlatacak binlerce şey vardı. Onu ne kadar sevdiğini, onunla daha ne kadar çok anı biriktirmek istediğini, hastane odasının dışındaki hayatın hâlâ onları beklediğini…
Ama o an hiçbir cümle yeterli değildi.
Bu yüzden sustu.
Ve elini bırakmadı.
Hemşire, ziyaret süresinin dolduğunu söylediğinde Defne'nin yüzü bembeyaz kesildi.
“Biraz daha kalamaz mıyım?”
“Üzgünüm. Aras Bey'in dinlenmesi gerekiyor.”
Defne, Aras'a döndü.
“Gitmem gerekiyor ama hemen döneceğim.”
Aras gözlerini ona dikti.
“Gitme…”
Bu tek kelime, Defne'nin bütün direncini kırdı.
“Aras…”
“Biraz daha…”
Defne'nin boğazı düğümlendi. Eğilip onun alnını öptü.
“Beni bekle. Tamam mı? Ben dışarıdayım. Seni bekliyorum.”
Aras'ın gözlerinden yeniden yaşlar aktı.
Defne onun elini son kez sıktı.
“Ben buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum.”
Hemşire nazikçe Defne'ye eşlik etti. Kapı kapandığında Defne birkaç saniye camın ardından yatağa baktı.
Sonra koridora döndü.
Nihat Bey ayakta bekliyordu.
Defne ona sarılır sarılmaz yeniden ağlamaya başladı.
“Benden özür diledi,” dedi. “Sanki bana sarılamadığı, beni öpemediği için suçluymuş gibi özür diledi.”
Nihat Bey'in gözleri doldu.
“Oğlum hep böyleydi,” diye fısıldadı. “Kendisine ait olmayan yükleri bile taşımaya çalışırdı.”
Defne yüzünü onun omzuna gömdü.
“Ben onun böyle düşünmesini istemiyorum. Ben ondan hiçbir şey istemiyorum. Sadece yaşamasını istiyorum.”
Nihat Bey, Defne'nin sırtını okşadı.
“Ben de kızım.”
İkisi de sustu.
Bir süre sonra Nihat Bey başını eğdi.
“Onu ilk kucağıma aldığım günü hatırlıyorum,” dedi. “Avuçlarımın içine sığacak kadar küçüktü. Elini parmağıma dolamıştı. O gün bir insanı bu kadar çok sevebileceğimi bilmiyordum.”
Sesi titredi.
“Şimdi de onun elini tutmak istiyorum ama korkuyorum.”
Defne başını kaldırdı.
“Neden?”
Nihat Bey'in gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Çünkü onu kaybetmekten korkuyorum. Ve bunu ona hiç söyleyemedim.”
Defne onun ellerini tuttu.
“Henüz geç değil.”
Nihat Bey gözlerini kapattı.
Defne, Aras'ın yalnızca kendisine değil, babasına da ihtiyacı olduğunu biliyordu. Hastane odasında ona sevildiğini hissettirmek istiyordu. Aras'ın kendisini bir yük olarak görmesini istemiyordu.
Çünkü sevgi, insanın her zaman bir şey verebilmesi demek değildi.
Bazen yalnızca elini tutmak, yanında beklemek ve gitmediğini göstermekti.
Gece ilerlediğinde doktor yeniden yanlarına geldi.
Aras'ın durumunun hâlâ ciddi olduğunu, yoğun bakımda yakından takip edileceğini söyledi. Önümüzdeki saatlerde tedaviye verdiği yanıtın önemli olacağını belirtti.
Defne her kelimeyi dikkatle dinledi.
Kesin bir güvence yoktu.
Bir mucize sözü verilmemişti.
Ama Aras hayattaydı.
Ve Defne onun için umut etmeye devam edecekti.
Mert, hastanenin küçük bekleme alanından kahve getirdi. Nihat Bey bir sandalyede sessizce otururken Defne elindeki karton bardağı tutuyordu. Kahve soğumuştu ama içmedi.
Aklında yalnızca Aras'ın sesi vardı.
"Özür dilerim, Defne."
"Sana sarılamayacağım günler için…"
"Seni öpemeyeceğim günler için…"
"Seni çok seviyorum, Defne."
Defne gözlerini kapattı.
“Ben de seni çok seviyorum,” diye fısıldadı.
Kimse duymadı.
Sonra başını kaldırıp yoğun bakım kapısına baktı.
“Sen yaşayacaksın, Aras,” dedi kendi kendine. “Bunu bana duyurmak zorunda değilsin. Her gün iyi olmak zorunda değilsin. Her zaman gülmek zorunda değilsin. Ama sen yaşayacaksın.”
Sesi titredi.
“Çünkü ben daha seninle yaşayacağım çok şey olduğunu biliyorum.”
Koridordaki saat ilerlemeye devam etti.
Sevdiği adamın yanına giremediği her dakika, ona biraz daha yakın olmanın bir yolunu aradı. Telefonundaki fotoğraflara baktı. Aras'ın kendisine gönderdiği saçma mesajları okudu. Birlikte çekildikleri fotoğrafta onun gülümsemesini görünce parmaklarını ekranın üzerinde gezdirdi.
Sonra kitabını açtı.
Aras'ın yaptığı ahşap ayraç sayfaların arasında duruyordu.
Defne ayıracı avucuna aldı ve göğsüne bastırdı.
Aras'ın ellerinden çıkmış küçük bir parçaydı bu.
Onun varlığından kalan bir iz.
Defne o gece ilk kez, bir insanın elini tutmadan da ona yakın hissedilebileceğini anladı.
Ama yine de tek bir şeyi bütün kalbiyle diliyordu:
Bir daha o elin sıcaklığını hissedebilmek.
Bir daha Aras'ın kendisine gülümsemesini görebilmek.
Bir daha kapının açıldığını duyup onun sesini işitebilmek.
Çünkü Defne, Aras'ı kaybetmeye hazır değildi.
Henüz değil.
Hiç değil.
Bölüm etkileşimi
