Akışına Bırak kitap kapağı

38. bölüm / 38

Akışına Bırak

3.8 Elli İki

Vaveyla Yazarı: Leylim ☆

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 38Şu an: 3.8 Elli İki

:)
Merhabalaaar

Yeni bölüme hoş geldiniz

Umarım uzun yazabilmişimdir diyerek başlayıp kendimi motive etmek istiyorum.

❗️Yorum sınırı:60❗️

❗️Oy sınırı:50❗️

Medya:Kutay, Fulya ve küçük Deniz
....
"Son durum nedir?"
"Soğuk hava deposu, sessiz sakin şu anlık. Aktif kullanıma açık ama son bir haftada kapatılmış kapılar. İçerden sadece motor sesi geliyor dediler. Son bir saat içerisinde dikkat çeken tek detay iki el ateş sesi gelmesi."
Yavuz, önünde duran koca depoyu inceliyor dikkat çeken en ufak bir ayrıntıyı tespit etmeye çalışıyordu. Sağında kalan Altay bilgi geçerken son cümleyle kaşlarını çatmıştı.
Arka ekibin yanında bekleyen, abisi bildiği adama göz attı. Israrla gelmek istemiş, sadece kendisinin olacağına yemin etmişti. Fulya ve diğerleri hastanede karşılama ekibi olarak kalacak bu sayede kargaşa ve kalabalık yönetimi Yavuz'un kontrolünden çıkmayacaktı.
Sağlık çalışanları, ambulans ve acil durum ekipleri emir bekliyor, en ufak komutta harekete geçmek için hazırlardı.
Yavuz ,burnunun üzerinden kayan buffı tek eliyle düzeltirken kaskını yerine sabitledi. Elleri arasındaki metal gövde, üzerindeki minik çiziklerle gerçek bir canavar gibi duruyordu.
"Tüm girişler tutuldu komutanım. En ufak bir kaçma riski yok."
Altay'ın söylediklerini başını sallayarak onaylamış kulağındaki telsize konuşmaya başlamıştı.
"Dikkatli oluyoruz, unutmayın içerde sivil var. 16 yaşlarında kız, 1.50 boylarında, zayıf, kumral ,mavi gözlü ve dikkat edin. Bilinci yerindeyse yaklaşırken kendinizi tanıtın. Unutmayın her an her şey olabilir."
Aldığı geri dönütle birlikte depoya ilerlemişti. Arkasından gelen ekiple birlikte dengeli dağılımlar yaparak ilerlemiş, deponun arka girişine yaklaşmıştı.

....
Deniz SOYLU
Titreyen bedenimle bilincim kendine gelmekte zorluk çekiyor burnumda hissettiğim çiğ et kokusu midemi daha çok bulandırıyordu.
Bedenim her ne kadar titresede vücudum alev alıyormuş gibi bir sıcaklık yayıyordu. Bunu net bir şekilde hissediyordum. Yüzümdeki yaralardan akan kanlar pıhtılaşmaya başlamış, soğukla birlikte saçlarımın bile donduğunu fark etmem uzun sürmedi. Sağ kolumdaki yara acıyla birlikte kendisini belli ediyor ortamdaki soğuklukla cayır cayır yanıyordu.
En son duyduğum şey ateş sesiydi ama kime sıkılmıştı onu bile bilmiyordum.
Umarım Minedir. Son sözlerimizi söylemeyecektik o vuruşlar sağlamdı.
En son bu kadar iyi dayağı evlat edinildiğimde üvey babamdan yemiştim açıkçası. Tabi o bıçaklamamıştı.
Mırıltı gibi çıkan sesimle bir şeyler mırıldanıyordum ama ne dediğimi bende seçemiyordum. Artık gülmek için bile enerjim yoktu. Gözümün önü yavaş yavaş kararmaya ve saçma karartılar görmeye başladığımda buz tutan kirpiklerimi açıp kapattım.
Birden fazla kişinin yürüdüğünü belli eden adımlar senkronize ve yeri sallayan cinstendi.
Ordu falan yürüyor her halde?
Aynen karabasan ordusu.
Kapının önünde hissettiğim adımlarla kafamı oraya çevirmeye çalıştım ama milim oynayamadım.
Karartı bedenlerin şeklini gözlerimle takip etsemde yüzleri seçilmiyordu.
İkiydi bunlar en son? Bir tane bile daha gelirse harbi terk ederim ortamı.
Boğuk gelen bağırış sesleriyle kapı açıldığında et ve kemik yığınlarının arasında öylece yatan bana ,bakan birisini fark ettim. Yüzü kapalı olduğundan kim olduğunu anlayamasamda kolundaki ay yıldız netti.
Benim askerim. Nasılda güzel ama, endam desen var boy desen öff...
Boyundan tahmin ettiğim beden erkekti. Yüzünü kapatan kumaşın arkasından Ateş abiminkileri aratmayan bir küfür savrulduğunda bağırtısıyla küçük 'buzluk' inledi.
"YAVUUUZ! BURAYA GEL! ACİL!"
Ani bağırması beni değil ama bilincimi korkutmuş olmalı ki bedenim daha fazla titremeye başladı. Yüzünü açarken acı kahve gözleri üzerimi tarayarak yanıma yaklaştı.
"Şşşş, korkma. Korkma abim sıkıntı yok. Geldik, bak bulduk seni."
Bedenime yaklaşmış genel tarama yaparak kucağına almıştı. Kaburgamda hissettiğim ani baskıyla inlerken aralık gözlerimin ardından görebildiğim tek şey endişeli gözleriydi.
"Ağır yaralı. Kan kaybı çok. Bilinci gitmek üzere. Ateşli silahla yaralama. Nabız düşüyor. Alan güvenli ,ekip gönderin."
Daha büyük bir alana geçtiğimizde koşan, sert adımlar yanımıza kadar geldi. Yere bırakılan bedenimde başım alabildiğince sabit tutuluyordu.
"Deniz! Siktir, amına koduklarım...siktir"
Diğer tarafımdaki bedene dönen baygın bakışlarım bu sefer onu taradı.
Yüzündeki maskeyi o da indirirken dikkatimi çeken mavi gözleriydi. Bu oydu. Sadece birazcık daha yaşlı hali. Ama azıcık daha.
Kendimi kontrol edemezken gülümsediğimi hissettim. Beni 'buzluktan' çıkaran diğer asker bana garip garip bakarken dudaklarımdan dökülen fısıltı kelimelerin ne farkındaydım ne de bilincinde.
'Cıs...küfür ,cıs'
Nedendi bilmiyorum ama küçük Denize güvenerek gülümsüyordum sanırım. Beden unutmazdı. Beni şu an bedenim yönetiyordu. Kalbimle hareket ediyordum.
Ya da edemiyorum.
Mavi gözlü, rüyamdaki adam gülümserken karşısında kalan adam onada şaşkınca baktı.
"Lan, deli birdi iki oldu. Genetik mi sizde bu?"
Onu hiç umursamamış kafamı elerinin arasına alarak alnıma dudaklarını bastırmıştı.
"Güzelim, ohh Allahım. Yaşıyorsun, yaşıyorsun..."
Derin aldığı nefelerle mantığımı araya sokmak istedim ama imkansızdı. Bilincim yine gidecekti. Acı devasa ,hissettiğim güven sonsuzdu.
Birden duyduğum sesle daha fazla gülümsedim.
"Deniz! DENİZ"
Babam, benim babam.
Dudağımdaki patlak sızlarken vücudumun diğer yerlerinin acısının yanında bir hiç olarak kaldı.
Beni içerden çıkaran adam olduğu yerden ayaklanmış yerini babama bırakmıştı. Benim babama.
"Canım..."
Az önce anlımdan öpen adam geri çekilirken babam dikkatle başımı dizine yatırdı. Sağ tarafımdaki boşluğa gelen bedenleri hissediyordum ama dönüp bakmadım.
Gözlerim babamda, öylece sırıtıyordum. Göz yaşlarım bir bir düşüyor ,kanamaya devam eden yaralarım yanmayı kesmiyordu. En çokta göğsümün altında hissettiğim ağrıydı.
"Canım...güzelim. İyi misin babam? Hı? İyi olucaz tamam mı? "
Bir çocukla konuşurmuşçasına beni ikna etmeye çalışmasıyla gözümden akan yaşlar arttı.
"Baba"
Ağzımdan mırıltı gibi çıkan tek bir kelime, dört harf karşımdaki adamı darmadağın yaptı. Sanki hiç yıkık değilmiş gibi daha çok dağıldı.
"Babam, kızım..tamam tamam geçti..."
Derin öpücüğü saçlarımda ve yüzümdeyken bölen, benim ani acıyla inlememdi.
Bilincim kapanacak, kabustan kabusa sürüklenecektim gene. Babama bakabildiğim kadar baktım, inceleyebildiğim kadar inceledim. Normalde kısa tuttuğu sakalları uzundu. Göz altları morarmış, çökmüştü.
Yaşına göre genç duran Kutay Soylu artık yaşından daha büyük gösteriyordu.
Tamamen karanlığa gömüldüğümde son duyduğum ses babamın 'kızım' deyişiydi.
.....
Karan SOYLU
Sert gelen topuk sesleriyle gelen kişinin annemden başka birisi olmayacağını biliyordum. Tüm acili yürüyerek dolaşıyor etrafına korku salıyordu.
Güzeldi. Güçlü duruşu ve yüzünde her zaman koruduğu küçük tebessümüyle güven veriyordu ama sinirli bir Fulya korkulması gereken yegane varlıktı.
Topukluları üzerinde tekrardan dönerken koridorda yine aynı ses yankılandı.
Tak tak tak...
Biz korkuyorduk ama onun korkusuda endişeside vahşilikle kendisini gösteriyordu. Denizle olan iletişimimiz kesildiğinden beri ne ağladığını görmüştüm ne de düştüğünü. Anneydi. Gerçek bir anne.
Belindeki ruhsatlı silahı yerini koruyordu. Her ihtimale karşı hepimiz doluyduk ama annemdeki tabanca bile bizden iyi olduğunun kanıtıydı. Babam öğretmemişti. 21 yaşımızı doldurduğumuzda annem kendi elleriyle ruhsat almamızı sağlamıştı.
Ortamda belinde silahı olmayan tek kişi Baranken görüntüsü bizden çok daha korkunçtu. Kasları gergin, yüzü kırmızı öylece duvara bakıyordu. Askeriyedeki köşeye oturmuş, küçülebildiği kadar küçülmüş Baran yoktu. Omuzları dik, bakışları sertti. Tabiki şu anki güçlü duruşumuzun sebebi annemden yediğimiz azarda olabilirdi.
Öylece bir kenarda çökmüş halimizi gördüğünde deliye dönmüştü. Uzun zaman sonra ilk defa hepimizin ensesine birer tane geçirmiş, sesiyle çevremizdeki nöbetçi erlerin bile korkmasına sebeb olmuştu. Bize çay getiren erin yönünü anında çevirişine anbean şahit olmuştum.
Doruk elindeki telsiz sayesinde ambulansla iletişime geçmiş, ameliyathane ve sağlık ekibini oluştururken elindeki telsizi zorla alan bir başka doktordu.
"Doruk, anlıyoruz bilader. Halininde farkındayız ama birinci derece yakınına zorunlu olmadıkça müdehale edemezsin. Duygular işin içine girerse sonu felaket olur."
Doruğ'un üzerine yürüyen adımlarını, göğsüne elini yaslayarak durdurmaya çalışırken son derece sakindi. Hatırladığım tek şey Doruğ'un üniversteden bir arkadaşı olduğuydu. Doruk en agrasif tavrıyla göğsündeki eli iterken sinirli solukları dahada arttı.
"Siktirtme duygunu"
Diyen Doruk köşeye doğru çekilmişti başka bir el tarafından. Kendi aralarında onların tartışmasını umursamadan yaslandığım duvardan yavaşça aşağı kaydı bedenim. Yere öylece oturduğumda ellerim enseme gitmiş sertçe ovmuştum.
Başımdaki ağrı devasaydı. Migrenim şakaklarıma vurabildiğince vuruyor dayanılmaz bir hal alıyordu. Normalde bu duruma kadar gelmişliğim yoktu. Evet, iğrenç migrenimle yaşıyordum ama bu derece şiddetli ağrı ilkti.
Şimdiye kadarki en büyük ağrı Deniz'in yanımda kabus gördüğü zaman, onun korkusuyla yaşadığım ağrıydı. O ağrıda, Deniz'in sakinleştiğini fark ettiğimde rahatlamış. Kardeşime sarıldığımda tamamen bitmişti. Şimdi, başımın ağrısını geçirebilecek bir Deniz yoktu. Durumu ağır, acil hastaneye yetiştirilmesi gereken bir Deniz vardı.
Yanımda ,ayakta zebani gibi dikilen Ateşten yine derin bir of geldiğinde daha fazla dayanamamış ağrınında verdiği öfkeyle sert bakışlarımı ona dikmiştim.
'Öfleyeceksen git öteye Ateş.'
Söylediğim bu cümleyede tekrar öflerken annemin yanına ,koridorun diğer ucuna ilerlemeye başladı. İki agrasif bomba birbirini idare ederdi her halde.
Karşı duvardaki Baran hala dik dik duvara bakarken, gözlerini kapatmış yüzü gergin duran Demir uzun zaman sonra kontrol dışıydı. Onu en son gergin gördüğümde mesleğini eline almamıştı daha. Zaten ondan sonra sakinleşmiş, kendisini kontrol etmeyi öğrenmişti.
Demir'in yanında oturan Meriç'in gözleri kızarık, öylece liminol kaplı zemini inceliyordu. Gözleri yavaça açılıp kapanıyor üzerindeki kapişonlu cekette elleri cebinde öylece bekliyordu. Arada bir burnunu çekiyordu ama ağlamamıştı şimdiye kadar. Arada çene kasları gerilsede ağzını açıp tek kelime etmiyordu.
Başımı ellerimin arasına alırken boş koridorda yankılanan sedye sesiyle anında ayaklandım. Hepimiz toparlanırken annemde koşarak acil girişine ilerlemişti.
Koşan adımlarım koridoru döndüğünde gördüğüm görüntüyle öylece kaldım. Beynim, mantığım...her şeyim dondu. Tek bir sedyenin çevresinde üzeri bile görünmeyecek bir kalabalık vardı. İnsanların arasından gördüğüm tek şey kan kaplı bir eldi. Ve o elden damlayan minik kan damlaları.
Kanlar beyaz zemine damlıyor, sedyenin tekerlekleri kan damlalarını yere daha çok dağıtıyordu. Yerimde öylece dona kalırken bir kaç askerin sedyeye yaklaşmamamız için bize doğru ilerlediğini zar zor seçtim. Dayım anneme ilerlerken babamda sedyenin başındaydı.
Ortamdaki sesler uğultulu bir gürültü misali kulaklarımı doldururken annemin 'Deniz' diyişlerini zor seçtim. Doktorlar kendi aralarında bilmediğim terimler hakkında konuşurken yanıma doğru ittirilerek durdurulmaya çalışan Doruktu.
Kendime gelip Altay abinin tutmaya çalıştığı Doruğa ilerledim. İnatla önündeki üniformalı bedeni ittirmeye çalışıyor, sedyeye doğru atılıyordu. Bir iki adımla yanına ulaştığımda omuzlarından tutup duvara doğru itmeyi bende kendimden beklemiyordum. İçimdeki birikmiş öfke ve hüzün güce dönüşmüş patlamaması gereken Doruğa patladı.
'Lan bi dur! '
Doruk karşısında benim olmamı umursamadan sırtını çarptığı duvardan tutunarak kendini ittirdi.
"Dur, dur ne DUR LAN! Nereye duruyoruz?! Ameliyat diyorlar, ateşli silahla yaralama diyorlar! Nereye DURUYORUM LAN?!"
Omuzlarıma sardığı elleri bedenimi sarsıyor bir nevi beni kendime getirmeye çalışıyordu ama asıl kontrolünü kaybeden kendiydi.
Sesler acili inletirken ortamda yankılanan en yüksek ses kulağıma geldi.
"ACİL AMELİYATHANEYE ACİL!"
Doktorlardan biri bağırırken sürgülü kapı açılmış sağlıkçılar bizi dışarda bırakarak içeri girmişti. Babamda kapının ardında kaldığından elleri kanlı öylece duruyordu..
Parmaklarından süzülen kan yere damlamaya başladığında gözlerimi elinden alamadım. Doruğu tutmaya ve çıkarmaya çalışan Altay abi hiç zorlanmadan dışarıya sürüklemeye başladı. Annem babamın yanına giderken onunda ellerine bulaşan kanı fark ettim.
Babam olduğu yerde öylece dikilirken yanına yaklaşan annemi fark etmedi bile. Önüne geçen annem kan bulaşmış ellerini babamın boynuna dolarken hiç bir şey demeden sadece sarıldı.
Babamın kafası annemin omzuna düşerken bir şeyler mırıldanıyordu ama ne dediğini algılayamadım. Yanımızdan hızla koşarak geçen doktor ve hemşireler, 'kırmızı kod' alarmı verenler, kan takviyesi ve tekrardan gelen bir başka kod 'mavi kod'.
Mavi kod; nabız durması.
Kulaklarımın uğuldaması artmış, titreyen ellerim ve ayaklarımın altından kayan zeminle beni son anda tutan kişi dayım olmuştu. Kolumdan ve sırtımdan destekleyen elleriyle beni bekleme salonuna ilerletirken yanındaki askerlere emirler vermeye devam etti.
En yakın koltuklardan birine bedenim yığıldığında yanaklarımda hissettiğim küçük vuruşlar, karşımda hala görev üniformasıyla olan dayıma aitti. Yanımıza gelen bir asker elindeki su ve kolonyayı uzattığında baygın duran gözlerimi açmaya, kendime gelmeye çalıştım.
"Karan,....Karan duyuyor musun beni? Ses ver."
Onu duyduğuma dair kafamı salladığımda başımın dönmesi arttığından yüzümü buruşturdum.
'Ben..birden başım döndü. İyiyim. Sıkıntı yok.'
Kafam ellerinin arasındayken başımı kendisine çekerek sarıldı. Ayrıldığında yüzümü incelemiş belli etmeden yanağımı okşamıştı.
"En son ne zaman yemek yedin, su içtin hatırlıyor musun?"
Bir an durup düşündüğümde kahvaltı sofrasında Denizle Gökalp'in konuşmaları geldi aklıma.
'Iıııı kahvaltı...Denizle kahvaltı yaptık en son.'
Saçlarını buff topladığı için yüzü belirgin ve daha gergin duruyordu ama derin yutkunuşuna şahit oldum.
"Karan..Deniz'in ulaşılamadığı süre 24 saati geçti aslanım. Açlıktan yine iyi dayanmışsın. Tansiyonun düşmüştür."
Başımı onaylamazca iki yana sallarken yanaklarımda yerini koruyan elleri hareketimi zorluyordu.
'Yok yok, iyiyim ben. Hallederim'
"Bok halledersin."
Yanındaki askere tek elini uzatırken aldığı suyu açarak dudaklarıma yaslamıştı.
"İç şunu"
Emrine uyup bir kaç yudum aldığımda biraz daha iyiydim ama vücudumdaki ritmik titreme ve üşüme devam ediyordu.
"Kalk, bir şeyler yiyelim. Hepiniz yığılmışsınız, yemek yemeniz gerektiği aklınıza gelmedi mi oğlum?"
Başımı yine onaylamazca salladığımda diğer tarafıma geçen askere mırıltımla teşekkür ettim.
"Aferin iyi bok yemişsiniz yarım zekalılar."
Bedenim tamamen onun kontrolündeyken diğer yanımdaki askere karşı olan konuşması geldi kulağıma.
"Onur, git diğer yarım zekalılarıda getirin. Biri daha bayılmasın. "
"Emredersiniz komutanım."
Yanımdaki asker Ateşlerin yanına doğru ilerlerken çıkışa doğru gitmeye başladık.
'Durumu çok mu kötü? Çok çok çok mu?'
Yüzüne bakarak sorduğum soruyla ensemden tutarak omzuna yaslamış. Bende cevabımı almıştım. Benim Deniz gözlü mavişim çok çok çok kötüydü.
Yine çok çok çok kötüydü.
.....
~☆~☆~☆~
Karla kaplı zeminde uzanan beden daha 20 lerinin başında birisine aitti. Karan. Ne zaman açtığını bile bilmediği gözleriyle öylece üzerine yağan karı izliyor uzun zaman sonra yalnız kalmanın verdiği minik huzuru yaşıyordu.
Geniş semayı izleyen gözleri kulaklarına gelen mırıltıyla büyüdü. Yattığı yerden anında doğrulmuş bu seferde yalancı sanrılardan birisi olmaması için dua etmeye başlamıştı.
"Abi"
Duyduğu tek bir mırıltı varla yok arasındaydı ama duymuştu işte. Uzun zaman sonra sesine hasret kaldığı birisini hemde. Karla kaplı zeminden tamamen ayaklandığında çevresini inceliyor sesin nerden geldiğini çözmeye çalışıyordu.
"Abi"
Tekrardan gelen zayıf sesle bu sefer nerden geldiğini bulmak umuduyla koşmaya başladı. Ayaklarının altındaki soğukluğu hissetmiyor düşündüğü tek şeyi kardeşi haline getirmiş bir şekilde tüm gücüyle koşuyordu.
Yakınlaşması gereken ses uzaklaşırken ayağına takılan taşı fark etmemiş karların arasına düşmüştü iri bedeni. Göğsünde hissetmediği karlar, parmaklarını geçirip var gücüyle sıktığı ilk şeydi.
"Dur..dur abim, gitme bu sefer gitme"
Yenilgiyle suratını kara bıraktığında yanı başında hissettiği küçük adımlarla kafasını kaldırmıştı. Küçük ayakların sahibi tam önünde dikilirken dizlerinin üzerinde nasıl doğrulduğunu bile önemsememişti.
Tüm yenilgisiyle diz çökmüş bedeni, karşısındaki küçük çocuğa özeldi. Küçük kardeşine. Hayır...kanla kaplı, yara bere içerisindeki küçük kardeşine. Küçük çocuğun dudağı patlamış yüzündeki yer yer morluklar ve gözündeki şişlikler netti. Görülen tek şeyse mavi, boncuk gözlerdi.
Tanıdığı mavi gözlü çocukla yerinde kıpırdanmadan edemedi Karan. Kardeşiydi. Sesine, kokusuna hasret kaldığı kardeşi neden yara bere içindeydi? Düşmüş gibi değilde daha çok birisi vurmuş gibiydi üstelik. Kim vurmuştu?
"Deniz..abim, mavim, mavişim noldu sana, kim yaptı hı?"
Küçük parmaklar üzerindeki çiziklerde biriken minik kanlarla içi burkuldu. Dizleri üzerinde Denize ilerlerken bunun bir rüya olduğunun bilincinde değildi.
Parmakları korka korka küçük yüze uzanmış buz tutmuş yanakları avucuyla ısıtmaya çalışmıştı.
"Gök gözlü güzel mavim, noldu kim yaptı? Konuşsan azıcık, birazcık abiyi rahatlatsan olmaz mı?"
Küçük kızın boncuk gözleri dolmuş bir bir yaşlar akmaya başlamıştı. Karan'ın beklemediği şeyse en çok özlediği şeyin olması, küçük bedenin göğsüne sokulmasıydı. Koyu kahve küçük bukleleri yavaş yavaş okşarken burnuna gelen koku o kadar gerçekti ki Denize dokunduğu ilk anda fark ettiği rüya aleminden çıkmak istemedi.
"Abi-abi uf oldu abi."
Deniz'in ağzından çıkan net kelimeler her ne kadar hatırladığı sese ait olsada kardeşini tanıyordu. Deniz her zaman hızlı düşünen ve aynı hızla konuşmaya çalışan bir çocuk hatta bebek olmuştu pek tabi bunun getirisi olarak bazen harfleri bazen ekleri ve bazende kelimeleri söylemeyi unutuyordu. Bundan dolayı yaşıtlarına göre daha anlamsız konuşur, onu en net anlayan sadece yakınları olurdu.
Bu onu kaybettikleri zaman değildi, zaten Deniz de aynı Deniz değildi. Yara almış, canı yanmış, acı çekmiş bir Deniz.
"Güzelim kıyamam ben sana. Kim uf yaptı? Çok mu acıdı?"
Karan'ın tek amacı rüyasındaki kardeşini rahatlatıp sarmaktı artık. Sıkıca sarılmak, azda olsa burnundaki kokuyu solumak.
"Çok acıdı abi. Çok çok çok kötü."
"Çok çok çok mu kötü?"
Başını eğişi ,biraz daha sokuluşuyla kafasını kaldırmış çenesini abisinin göğsüne yaslamıştı. Alttan alttan bakan maviliklerini onaylarcasına açıp kapadı. Oysa hiç kapamasaydı.
"Hıhı, çok çok çok kötü. Uf yaptı çok çok çok acıdı."
Buruk gülümseyişiyle özlemini çektiği surata biraz daha bakmıştı. Hayır, bakabildiği kadar bakmıştı. Sonrasında Ateş'in sarsmasıyla uyanmış avuçlarında sıktığı yorganıyla kalmıştı.
Sonraki günlerde ise yine kendisini dayısının yanına atarak içini dökebildiği kadar dökmüş, rüyasını bıkmadan defalarca anlatmıştı. Gözünden düşen yaşlarsa bu sefer, belirli aralıklarla bulunan çocuk cesetlerini teşhis amaçlı gittikleri morg için değil yüreğindeki ağrı içindi.
Bilemezdi ama aynı gece Deniz gerçekten karlar arasına, bir yetimhane bahçesine tekrardan terk edilmişti. Sığınmak istediği tek şeyse sıcak bir insandı. Sıcak sevmezdi ama hasretini çektiği tek şey sıcak insanlardı.
~☆~☆~☆~
Ateş SOYLU
Önümdeki karışık hastane tostuna bir bakış daha attım. Ne yiyesim vardı nede kokusunu alasım. Şu anda çay bile midemi bulandırıyordu şahsen. Sağımda oturan Meriç önündeki yemeğe öylece bakıyor arada bir gülümseyip geri somurtuyordu.
Sanırım topluca delirmiştik çünkü bunun başka bir açıklaması olamazdı. Meriç'in diğer yanında oturan Yavuz dayım herkesin önüne birere tost ve çay bırakmış yeme emri vermişti ama kimse bir tarafanı takmamıştı. Abimin ufak bayılma tehlikesinden sonra zorla getirildiğimiz kantinde öylece oturuyorduk. Yavuz dayımın timinden bir kaç kişi masanın öbür ucuna oturmuş sigara içecek olan sigarasını, çayını içecek olan çayını içiyordu.
Yaklaşık iki gündür durmadan ve uyumadan çalışmış buna rağmen gözlerindeki enerji netti. Operasyon başarılı enerjisi. Bizde olmayan enerji.
Meriç önündeki tostu ileri iterken arkasına yaslandı. Daha çok oturduğu sandalyede eriyen bir görüntüsü vardı. Açık kahve gözleri kızarmış yüzü bembeyaz kesilmişti. Şimdiye kadar bizim abimden farklı olarak bayılmamızı engelleyen tek şey birkaç küp şeker ve çaydı ama Meriçte gidici duruyordu.
Elindeki sigaranın külünü silkeleyen dayım Meriçe döndü.
"Bir şeyler ye oğlum."
Meriç başını iki yana sallarken baktığı tek şey masaydı. Ne kafasını çevirmişti ne de göz kontağı kurmaya çalışmıştı. Öylece duruyordu.
Deniz ameliyatta, biz burda elimiz kolumuz bağlı öylece duruyorduk. Yaptığımız başka hiç bir bok yoktu.
"Yiyeceksin Meriç, tansiyonun düşer."
Öncekinden farklı olarak dudaklarına yayılan alaylı bir gülümsemeydi. Dalga geçen ama hiç istemediği bir gülümseme.
"Düşsün."
Derin ve sabır dilenen bir nefes alan dayım bakışlarını Meriçe sabitledi.
"Bayılırsın."
Meriç'in yüzündeki alaylı tebessüm artmış kızarık gözleri dayımı bulmuştu.
"Bayılayım."
Aldığı derin nefesi verirken sinir bozan bir gülüş sesi geldi.
"Zaten bi boka yaradığım yok. Daha kendi kardeşimi koruyamamışım bayılayım ayılayım ne fayda? Yemek yesem ne, yemesem ne?"
Geriye doğru çektiği sandalyeden ayağa kalkmış cebimden sigara paketini alarak uzaklaşmıştı. Normalde dayımdan ve abimden olabildiğince saklar, saygısızlık gibi görürdü ama şu an hiç bir şey umrunda değildi.
Diğer yanımda oturan Demir ayaklanmaya çalıştığında omzunu tutarak geri yerine oturttum.
'Bırak biraz yalnız kalsın.'
Ağlamaya ihtiyacı vardı. Şu an yaşadığı dönem normal bir dönem değildi. Önce kardeşimizin yaşadığına sevinmiş sonrasında ne yapacağımızı düşüne düşüne hepimiz bir hal olmuştuk ama Meriç bunun üzerine en yakın arkadaşı ve sevgilisini basmış sonrasında Deniz'in kendisinden korktuğuna şahit olmuştu. Bunun üzerine saatlerce kardeşimizden haber alamamış, bulduğumuzda gördüğümüz tek şey kan olmuştu.
Güçlüydük, güçlüydü ama onumda düşmeye, ağlamaya hakkı vardı. Duygularını zamanında yaşamamış her insan bir duygusuza dönüşür öyle değil mi?
....
Aradan nerdeyse bir buçuk saat geçmiş değişen tek şey yanımızda olan askerlerin yüzü olmuştu. Güvenlik açısından yanımızdan ayrılmıyor her birimize dikkat ediyorlardı.
Yanımda kıpır kıpır hareket edip duran Demire baktım. Baktığımı hissetmiş olacak ki anında bakışları bana dönmüştü.
"Abi, ben bi Meriçe bakacağım."
Dayanamamış haline hafifçe tebessüm ederken başımla onayladım. Karşımızda oturan abimdende onay aldığında ayaklanmıştı. Tam karşımda, abimin yanında elindeki çay bardağına şeker atıp duran Baran bilmem kaçıncı şekerini atıyordu.
O kadar uzun süredir aynı şeyi yapıyordu ki artık tamamen soğuyan çayın tabanında bir şeker yığını birikmiş, erimiyordu.
Çaprazımda -Baran'ın yanında- oturan Doruk en sonunda paketli küp şekerlerin kasesini masanın diğer ucuna ittiğinde elini kase yerine boşluğa atan Baran ,masaya geldiğimizden beri ilk defa kafasını kaldırdı.
Sağına soluna bakmış daldığı yerden kurtulmuştu. Çayı eline alıp bir yudum aldığında bende dahil hepimiz yüzümüzü buruşturduk.
Doruk elindeki bardağı alırken olmamışsın bakışları atıyor bir taraftanda şeker tadını beğendiği için bardağı almaya çalışan Barana söyleniyordu.
"Şeker banyosu yapsan daha az zarar görürsün. Nükleer atığa çevirdin güzelim çayı."
"Az attım ya"
diyen Baran en masum halindeydi. Annemin azarı sonrası gelen asabi hali Denizi gördükten sonra darmadağın olmuştu.
"Az mı attın? Elli iki şeker attın Baran, az mı?"
Kaşları çatılan küçük boy -pekte küçük olmayan boy- sırtını dikleştirdi.
"O kadar oldu- bir dakika sen benim şekerlerimi mi sayıyorsun? Ne cimrisin arkadaş ,al senin olsun hepsi."
Sabır dilenen Doruk elindeki çayı tepsilerden birisine koymuş Barandan uzağa iteklemişti.
Kendi kendimize başka şeylere odaklanmaya çalışıyor, kafamızı dağıtmak için çaba sarf ediyorduk ama hiç bir halta yaradığı yoktu.
Deniz içerde, biz dışarda.

.....
Meriç SOYLU
Elimde yanan sigara, gözümden akamayan yaşla hastanenin en kuytu köşedeki bankında oturmaktan başka bir şey yapmıyordum.
Dünyam yoktu, Deniz yoktu. Daha sıkı sarılmalıydım. Daha çok öpmeli, daha çok vakit geçirmeliydim. Mesela sevdiği o oyunun diğer sayılarınıda almalı onun eğlendiği, güldüğü ve tatlı egosuyla hareket ettiği anlarına daha çok şahit olmalıydım.
Dünya avuçlarıma sığmıştı, ben bunu anlamamıştım.
Dünyam avuçlarımdan gitmişti, kaymıştı. Kanla kaplı, yaralı geri gelmişti. Dünyamı çalmışlardı. Hırsızlar acımasız çıkmıştı.
Kaçıncı sigaram bilinmez dirseklerimi dizime yaslamış öylece yerdeki karıncaları izliyordum ta ki yağmur başlayana kadar. Ceketimin şapkasını kapatmış, hafif çiseleyen yağmurun altında çakıl taşlarını saymaya başladım bu sefer.
Bir dedim, iki dedim, üç dedim ilerledim ilerledim ve ilerledim elli ikiye geldiğimde durdum baştan başladım. Küçük Deniz ne kadar saymayı biliyorsa o kadar saydım.
Elli iki.
Baştan başladım. Tekrar tekrar ve tekrar. Birinci elli iki, ikinci elli iki... bir süre sonra onuda bıraktım. Sigara paketim bittiğinde Ateş abimden aldığım yeni açılmış pakete geçtim
Deniz'in küçüklük halleri gözlerimin önünde oynuyordu. Abimlerin Denize sayıları öğretme çabası, elli ikiye geldikten sonra sıkıldığı için bırakan mavi gözlü kız çocuğu. Harfleri bilen ama hızlı düşünen beynine yetişemeyen minik, huysuz ve birazcık korkutucu Deniz. Eline aldığı her şeyle bizi kovalayan sonra kıyamayan ve öpen Deniz. Sarıldığı zaman hırsını alamayıp yanaklarımızı ısıran Deniz. Kalemleri seven, babamın kitaplığına hayranlıkla bakan, bizi sinir edip kıskandırmak için Arası öpüp sarılan Deniz...
Gökalp için kendi zamanını veren, en iyi abla olmak için çalışan, görüşemediği her gün arayıp konuşan Deniz.
Yanıma çöken bedeni ve omuzlarımda hissettiğim ikinci bir cektle yanıma baktım.
Demir abim elindeki iki kahveyi ve kese kağıdını ortamıza bırakmış öylece hiç bir şey demeden oturmuştu.
Aldığı derin nefesi sakince verirken buruk bir tebessümle bana döndü.
"Necip Fazıl Kısakürek, Bir Adam Yaratmak kitabında 'Bazen ağlamak, kendini incir ağacına asmaktan daha zor gelir.' der. Şu anda ağlayamamanın sebesi bu."
Soru dolu mırıltımla açıklama hissiyatı duymuş gibi devam etti.
"Ağlayamıyorsun çünkü zor geliyor. Deniz içerdeyken, onca acıyı çekmişken ağlamak zor geliyor. Kendinden utanıyorsun, kendini sorguluyorsun. Geçiremediğin vakitlerle acı çekiyorsun. Daha fazlasını yapmadığın, koruyamadığın için kendini sorumlu tutuyorsun bu yüzden kendinde ağlama hakkını bulmuyorsun. Öl deseler ölürdün ama ağlamak zor geliyor, kendinde o hakkı görmüyorsun."
Hissettiklerim yüzüme söylendiğinde farkındalıkla kasılan vücudum önüne döndü.
"Senin suçun değil Meriç. Hiç birimizin suçu değil abim. Kötü insanlardı, kötülük yaptılar."
'Fark etmeliydik. Koruyamadık.'
"Fark edemedik çünkü onlar kötüydü. Eğer fark etseydik kötü değil sadece aptal insan olurlardı."
'Deniz'in durumu çok kötü. Doktorları duymadın mı? Bir ameliyata kaç doktor girdiler? Kaç hemşire? Kaç görevli?'
"Deniz iyi olacak. Fazla kan kaybetmiş, soğukta kalmış o yüzden bu kadar çok doktor ilgileniyor."
Başımı onaylamazca iki yana sallarken tekrar konuştum.
'Göğsünün altına kurşun gelmiş, kolunda kesikler var. Abi-abi ben Deniz'in suratını göremedim. Kan vardı, çok fazla vardı.'
"Abim kurşun sekmiş ,parçası gelmiş. Organlarda hasar yok. Sadece.."
'Ne? Sadece ne?'
"Verilen ilaçlar ne bilinmiyor. Kan kaybı fazla olduğu için takviye kan veriyorlar. Bağışıklığı çok düşük o yüzden verdikleri en ufak ilaçta dikkatliler. Attıkları her bir dikişi düşünüyorlar. O yüzden bu kadar uzun sürdü. Çıkacak birazdan."
Kaşlarım çatılırken anşamadığım için dikleştim.
'Verilen? Ne ilacı varda bilinmiyor?'
"Sakin olacaksın"
Daha çok sinir olmama sebep olan cümleyi söylediğinde sakinlikten çıkmıştım.
'İyi..söylesen'
"Buraya gelirken babamla konuştum. Denizi bulduklarında sol kolunda izler varmış"
Kafamı iki yana sallarken kabul etmek istemedim.
"İlaç verildiğinden şüphelendikleri için test yapmışlar. Kanında bilinmeyen maddeler varmış. Ne sonuç çıkacak bilinmiyor."
Yüzüme kapattığım ellerimle parmaklarımın arasındaki sigara yeri boyladı.
Ne olacağını bilmiyorduk, ne çıkacak? İyi olacak mı?
Hırsla ortamızda duran kahveyi tepeme dikerken kese kağıdındaki poğaçalardan birini ağzıma tıkarak ayağa kalktım.
Kararan gözlerimle fazla dayanamayacağımı biliyordum ve bundan sonra yediğim, içtiğim her şey Deniz içindi.
Onu görmek için.
....
Bölüm sonuuu
Kitap hakkında sorularınız varsa alabilirim.
Umarım sevmişsinizdir.
Yeni bölümde görüşürüz.

🤍🩶🖤

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

106okunma 11beğeni 6yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 152

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileAile SırlarıajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanneanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan Aşkaaskeraskerîaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/ Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkb×bbabaBerdelBilim KurgubilimkurguBiyografiblBüyübüyücücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramDuygusaldüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceejderhaenemies to loversFantastik#felsefefutbolGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgüchayatHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİsFadİş Yeri AşkıKaderKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurgukurtadamKüçük KasabaLanetliselise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMahalle KurgusuMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililikSaraysavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıteodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkyetimhaneZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18