48. bölüm · KANDIRDIM
BÖLÜM 48: Kalp Atışı Durduğunda (FİNAL)
Ameliyathane kapısının önündeki o dondurucu koridorda zaman durmuştu. David, sırılsıklam kıyafetleri, darmadağın olmuş alçılı kolu ve ellerine, yüzüne bulaşmış Dre’nin taze kanıyla bir heykel gibi bekliyordu. Gözlerini o kırmızı "Ameliyat" ışığından bir saniye bile ayırmıyordu. İçinden binlerce kez aynı şeyi mırıldanıyordu: "O Dre... O herkesi kandırır. Ölümü de kandıracak. Biliyorum, uyanacak."
Tam üç saat sonra ameliyathanenin kapısı yavaşça açıldı. İçeriden çıkan doktorun yüzünde o her zamanki profesyonel, soğuk ifade yoktu; başı öne eğikti, gözleri dolmuştu.
David hızla ayağa kalkmaya çalıştı ama dizleri titredi. "Doktor..." dedi, sesi bir çocuğun çaresiz fısıltısı gibiydi. "Çıktı değil mi kurşunlar? İyi o, di mi?"
Doktor, David’in yanına geldi. Elini David’in titreyen omzuna koydu, yutkundu ve o dondurucu cümleyi kurdu:"Başımız sağ olsun evladım... Çok direndi, inanılmaz bir kalbi vardı ama... Kurşunlar hayati damarlarına gelmişti. Kurtaramadık. Kaybettik onu."
"YALAN SÖYLÜYORSUN!" diye kükredi David. Hastane koridoru onun feryadıyla sarsıldı. Doktorları, hemşireleri iterek ameliyathaneye daldı. "Dre! Uyan ulan, şaka yapıyorsun di mi? Beni kandırıyorsun! Kalk hadi, çorba içireceksin daha bana!"
Yatağın üzerinde, beyaz bir çarşafın altında hareketsiz yatan Dre’nin yanına koştu. Çarşafı kaldırdığında, o her zaman dünyaya meydan okuyan dâhi kızın yüzünü bembeyaz, huzurlu bir uykuda gördü. David, sağlam olan tek eliyle Dre’nin bembeyaz, buz gibi olmuş ellerine kapandı. Hıçkırıkları hastane odasının duvarlarında yankılanıyordu."Beni korumak için yaptın... Kendini feda ettin," diye ağladı David, gözyaşları Dre’nin cansız eline damlarken. "Hani kimse seni kandıramazdı? Neden beni bırakıp gittin kraliçem? Neden..."
İki gün sonra... Gökyüzü, Dre’nin ruhu gibi simsiyah bulutlarla kaplıydı ve bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu. Şehrin en yüksek, tepeden tüm o siber ışıkları ve sokakları gören mezarlığında küçük bir kalabalık vardı.
Dre’nin mezar taşının üzerinde sadece tek bir kelime yazıyordu: DRE.
David, mezarlıkta herkes dağıldıktan sonra taze toprağın başında tek başına kalmıştı. Yağmur bardaktan boşalırcasına yağıyor, üzerindeki kanlı kıyafetleri sırılsıklam ediyordu. Sol kolundaki alçının sızısı, kalbindeki o devasa, Dre’siz boşluğun yanında hiçbir şeydi.
Dre’nin mezar taşına yapıştırdığı o siyah yara bandına baktı. Sonra elindeki kırık siber saate.
"Beni yaşatmak için kendini feda ettin değil mi kraliçem?" diye mırıldandı David. Sesi artık ağlamaklı değildi; korkunç, dondurucu bir sakinliğe bürünmüştü. "Ama beni hiç tanımamışsın. Senin olmadığın bir dünyada, benim aldığım her nefes zaten bana haramdı."David yavaşça ayağa kalktı. Sağ eliyle montunun iç cebine uzandı. Orada, dün gece yeraltı hastanesindeki o boş odadan, Dre’nin eşyalarının arasından gizlice aldığı susturuculu siyah tabanca duruyordu. Metalin soğukluğu yağmur damlalarıyla birleşti.
Tabancayı kaldırdı, namlusunu tam şakağına dayadı. Gözlerini kapattığında karşısına Dre’nin o bodrum katındaki dâhi tebessümü, kantinde ona çorba içirişi, "Ejderha avcısı" diye seslenişi geldi.Dudaklarının kenarında, Dre’ninkine tıpatıp benzeyen, dünyaya meydan okuyan duygusuz ve havalı bir sırıtan ifade belirdi.
"Bu sefer, dünyayı ikimiz birden kandırıyoruz Dre," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Ölüm bile bizi ayıramayacak."
FIST.
Susturucudan çıkan sessiz bir ses, yağmurun gürültüsü arasında kayboldu. David’in cansız bedeni, Dre’nin taze toprağının üzerine, tam onun kalbinin hizasına yavaşça yığıldı. Kafasından sızan kanlar, yağmur sularıyla birleşerek Dre’nin toprağına karıştı. Ruhları, o karanlık bodrum katlarından ve acımasız dünyadan uzakta, sonunda birbirini bulmuştu.
Mezar taşının üzerinde parlayan o kelime, artık ikisinin birden bu dünyaya attığı son kazıktı:
KANDIRDIM.
-SON-
