11. bölüm · ZORUNLU BAĞLAR: Geçmişin İzleri
9.BÖLÜM: "ÖMÜRLÜK İZLER"
✩...✩
Hayat, hep bilinmezliklerin aralık kalan kapı ardından bize gösterilmesidir.
Hayatın getirdiklerini acısıyla,
tatlısıyla kabullenmek gerek.
Ağzımıza her acı tat geldiğinde vazgeçmemeliyiz ya da hep tatlı tat geldiğinde rahata düşmemeliyiz hayat bizi en ummadığımız zamanda alır sevdiklerimizin yanından..
✩...✩
"Abin senin yüzünden gitti. Sen onun için hayal kırıklığından başka hiçbir şey ifade etmiyorsun artık. Buna alışsan iyi edersin."
Hiçbir ceza bu kadar ağır olamazdı benim için. Kimse için böyle bir ceza biçilmemeliydi. Hiçbir insan boyle bir cezaya mahkum bırakılmamalıydı. Her gün celladının yüzünü görmeye.
Buna mahkum bırakılmaya. Bileklerimde olmayan kelepçelerin şu an olmasını isterdim.
Çünkü kaçabilmem için bir nedenim bir sebebim olabilirdi. Kaçsam nereye kaçacağım. Ya da kaçtım kim bana kol kanat gerecek, kim beni yuvasına alıp sofrasına oturtacak. İşte beni burada tutan kelepçelerimin olmasını istediğim sebebim buydu.
Yoksa bu adamın o acımasız, yıkım etkisi yaratan sözlerini en önemlisi de söylenemeyen sözleri söyleyen gözleriyle her gün bakışmak isteyebileceğim şeyler arasında yeri yok.
"Eminim ki sen de başkaları için büyük bir hayal kırıklığısındır Çağan Adar Karadağ."
İlk defa, ilk defa ona karşı içimden geçenleri korkmadan dile getirebildim. Bana her seferinde ağır konuşması benim susup bunları sindirmemi bekleyemezdi. Beklemesin de. Eskiden olsa söyleyeceğim sözün kalbini kıracağını düşünürdüm ama beni o gün babamın ayaklarının dibine atıp koca bir yalanın içinde bırakıp giderek acıma duygusu denen şeyi maalesef kaybetti.
Hafif buğulu olan gözümden onun bana olan bakışlarının değiştiğini görebildim. Çözmek çok zor. Her an duygu değişimi yaşıyor. Mesela iki saate kadar normal bir insanken şimdi çok farklı davranıyordu. Gerçekten de çok karmaşık bir matematik problemi gibiydi. Ya önündeki eksisi unutulmuş ya da çözüm baştan hatalı.
"Başkalarının hayal kırıklığı olmak." Dedi bana doğru bir adım daha atarak. "Onu bile bana çok gördüler. Senin yerinde olabilmeyi çok isterdim."
"O kadar çok istiyorsan gel seni de eşek sudan gelinceye kadar döveyim. Ya da sana iftira atayım zaten ondan sonrası pamuk ipliği gibi gelir nasıl? "
Dedim her iki elimi de göğsümün altında birleştirdim. Gözlerinden kaçındım. Biraz korkuyordum. Ama pişman değildim. Tepkisini merak ettiğim için göz ucuyla baktım. Sert haliyle, "Sen mi beni eşşek sudan gelinceye kadar döveceksin? "
Cevap veremedim. Hayır dersem yenilgiye uğrardım. Evet desem ölüme. Bu adam neden her şeyi yanlış anlıyor. Avuç içimi alnıma acıtmayacak şekilde vurdum. Vurmaz olaydım avucumun içi o kadar çok yanmıştı ki kendimi tutamayıp acı içinde çığlık attım.
Elime bakınca dikişleri gördüm. aptal kafam. Elim sargılıydı.
Yine unuttum. Ama kan falan yoktu sadece çok yanıyordu. O kadar çok yanıyordu ki ilk gün bile bu kadar acı çektiğimi hatırlamıyorum. Yerimde bile duramayacak kadar acı çekiyordum resmen. Acısından ne yapacağımı bilmez bir şekilde
"Yanıyor. Yanıyor..." Diye çığlık atıp yerimde debelendim. Acısı devam edince hızlı adımlarla odanın içinde kulaç atmaya başladım. Hem elim yanıyordu. Hem de etraftan gelen sesleri anlamaya çalışıyordum.
"Ne yanıyor? Ne oldu lan birden bire? Yerinde durup cevap versene."
Şu an sorularına cevap verecek takatim yok maalesef Adar beyefendi. Avuç içim hala yanıyordu. O kadar çok üfledim ki başım dönmeye başladı.
Ani bir şekilde koluma dolanan el ile dengemi kaybedip alnımı sert bir yere çarptım. Ah kafam şimdi ben hangi yere üfleyeyim. Sağlam olan elimle alnımı ovdum. Kafamı kaldırıp nerede olduğumu ve ne durumda olduğumu yoklamaya çalıştım. Gördüğüm ilk şey beyaz bir gömlekti. Ne? Duvar nerede? Bir insanın vücudu bu kadar mı sert olur? Taş taş resmen. Acıdan ne diyeceğimi bilemeyip ona,
"Hormonlu."
Dedim bir yandan da alnımı ovmaya devam ediyordum.
"Ne dedin? "
Eli hala kolumdaydı. Sanki kaçacağım. Kolumu ellerinden çekmeye çalışınca beni kendine daha çok yapıştırdı. Dengede durmakta zorlandığım için ellerim benden bağımsız hormonlu göğsünün üzerine kapanmıştı. Avucumun içinde yavaş ve ritmik bir şekilde atan kalbi vardı. Hayret.
Şaşırmadan edemedim bu adamın kalbi de mi varmış? İşte şimdi kötü kalpli birisi olabilme ünvanına sahip olabilir. Gözlerimi odaklandığım yerden çekip yeşillerine kaldırdım. Onlar daha ben bakmadan benim üzerimdelerdi.
"Hormonlu dedim. Hele şu taş gibi vücuda baksana. Hayvanda bile bu kadar kas yoktur. Kafam kırıldı sandım. Şu ilaçları az iç. Az."
Allah'ım ben ben az önce ne söyledim. Dilim. Dilim bana ihanet etti. Ben şimdi ne yapacağım tam da canavaranın inindeyim. Kaç kaça bilirsen şimdi Arin hanım. Dudakları samimiyetten uzak bir edayla havalandı. Acaba yine neyi yanlış anladı.
"Yoksa sen beni düşünüyor musun? "
Bu yakınlık fazla ellerimi pençelerinden kurtarıp bir kaç adım geriledim.
Her iki elini de cebine yerleştirip pür dikkat ne yapacağımı izlemeye başladı. O da benim ne gibi bir pot kıracağını merak etti sanırım. Mahalledeki dedikoducu teyzeler gibi her iki elimi de belime yarleştirdim.
"Hıh ben beni hiç düşünmeden onca şeyi yaşatan adamı mı düşüneceğim? Yok efendim başka. Bir de aşık olayım. Hatta aşkından yataklara düşeyim ne dersin? "
Aferin bana ağzının payını verdim. Canım kendim. Bir ara hatırlat sana bir ziyafet çekeyim.
"Fena fikir değil aslında."
"Anca rüyanda görürsün."
"Görmediğimi nereden biliyorsun. Belki de her gece yatmadan önce seni düşünüyorumdur."
Şimdi çıldıracağım. Dengesiz herif. Konudan konuya nasıl geçiş yapıyor bir de.
"Kesin beni böyle boğazlarken, "
Elimi boynuma götürerek görsel bir şölen yaşattım ona. "Ya da beni uçurumdan atarken hayal ediyorsundur." O günkü kabusun etkisinden halen çıkmış değildim.
"Sen beni ne yaptın? Önce hormonlu, ki ben asla sporcuların kullandığı ilaçlardan tüketmem. Karşıyım. Sadece sağlıklı beslenirim ve düzenli bir şekilde sporumu yaparım. İkincisine gelirsek ben kimseyi kolay kolay öldürmem.Özellikle de o kişi sensen."
Öldürmem derken. Yoksa o bir seri katil mi? Biliyordum bakışlarından anlamıştım. Allah'ım sen beni koru. Amin. Kesin beni de bir gün öldürecek.
Gözlerini benden ayırıp, ellerini cebinden çıkarttı. Üzerindeki siyah takım elbisesinin ceketini çıkartıp koltuğa gelişigüzel bıraktı. Sonra gömleğinin kol düğmelerini büyük bir ustalıkla çözüp iki defa dirseklerine kadar katladı. Kolundaki damarları çıplak gözle rahatlıkla görünüyordu.
Çok belirginlerdi.Özellikle de gözüme çarpan kolunun yan kısmında bulunan küçük siyah bir leke mi desem dövme mi desem bilemedim. Uzakta durduğu için pek seçemedim. Arkasını dönüp televizyon konsolundan kırmızı küçük bir çanta çıkardı. Elindeki çantayla birlikte kendini koltuğun üzerine bırakıp benim olduğum tarafa döndü.
"Geç karşıma."
Başıyla önünde bulunan orta masayı işaret etti.
"Neden?"
"Çok konuşuyorsun. Eğer üç saniye içinde karşıma geçmezsen olacaklara hazırlıklı ol."
Yerimden kıpırdamadığımı görünce saymaya başladı
"1, 2..."
Bu adamın her an ne yapacağı belli değil. Eğer bu sefer suyuna gitmezsem kesin Mardin'deki bütün evleri bana temizletecek. Hızlı adımlarla hemen işaret ettiği yere oturdum. O da vakit kaybetmeden çantanın zincirini açıp içinden küçük bir makas çıkardı. Ne yapacak yoksa çok konuştum diye dilimi mi kesecek? Bu adam bana filmlerdeki bütün kanlı senaryoları yaşatmadan öldürmeyecek kesin.
"Elindeki dikişleri açmayı hiç mi akıl etmedin? "
Dedi yaralı olan elimi dizine yatırıp üzerine bir sıvı dökerken. Elimi çekiple çekmemek arasında gittim. Tam elimi çekmek istediğim anda elimi tuttu. Diğer eliyle ne olduğunu bilmediğim sıvıyı elime döküyordu. Biraz yaktığı için yüzümü buluşturamadan edemedim. Hatta bir an elimi çekecektim. Elindeki o sıvıyı elime dökerken hemen buna engel olmuştu. Bir yandan elindeki şişeyi yanıma bıraktı diğer yandan da elimi çekmemem için eliyle bileğimi tutuyordu.
Çok dikkatli ve son derece konsantre olmuş bir şekilde makası alıp dikişleri açtı tek tek. Üç tane dikişi hiç tereddüt etmeden açtı. İpleri çekerken çığlık atmamak için dişlerimi birbirene bastırdım. Çok acıyordu.
"Şey ben küçükken kafamı kırdığımda doktor dikişleri açınca hiç bu kadar yandığını hatırlamıyorum."
"Dikişleri eğer zamanında açmazsan acı çekersin."
"Allah bilir nasıl dikiş atmışsındır. Tam da dediğin gibi yapıyorsun. Önce sarıyorsun sonra açınca da acı çektiriyorsun."
Ben konuşurken son cümlemle bana bir bakış atıp tekrar önündeki çantayla ilgilenmeye başladı. İçinden çıkardığı kremi sıkıp yaranın bıraktığı izin üzerine sürdü.
"Bu kremi her gün düzenli olarak sür iz kalmaması için."
Avucumun ortasında küçük bir çizik oluşmuştu. O günden bana geriye kalan en acı hatıralardan biri.
"İzin elimde kalıp kalmaması umurumda değil." İşaret parmağımı kalbime götürüp, "Önemli olan kalbimdeki yaraların bıraktığı izler. Ve bu izlerin geçmesi bir kremle mümkün değil Çağan Adar Karadağ."
Bakışları beni buldu. Baktı. "Herkesin vardır bir izi, asla kapanmayacak yaraları, bir kremle iyileştiremediği." Gözlerini gözlerimle aynı hizaya getirip, " İzlerimiz bizleri ayakta tutar. Kim olduğumuzu ve ne olduğumuzu hatırlatır bize."
Bakışları ilk kez bu kadar nefret dolu değildi. İlk kez hissiz değildi.
Ama nasıl bakıyor derseniz onu ben de anlamış değildim.
"İzi kalsın kremi istemiyorum."
Dedikten sonra onunla göz temasını kesip oturduğum yerden kalktım. O da engellemedi zaten. Salondan çıktım.
Yönümü merdivenlere doğru çevirip bana verdiği odaya geçtim. Yatağa ilerliyordum ki kokum beni rahatsız edince üzerimdeki tişortü burnuma doğru götürüp kokladım. Hep temizlik malzemesi kokuyor. Hatta bir kaç yerinde çamaşır suyu lekesi oluşmuştu. Duş almam gerekti.
Madem bana iki yıllık kıyafet aldırmış bana da onları güle güle giymek düşer. Odayı ilk defa bu kadar incelemeye başladım. Odanın ortasında bir yatak vardı. Duvardan duvara siyah kocaman bir dolap vardı. Onca kıyafeti anca bu kadar büyüklükte bir dolap giderdi. Dolabın sürgülü olan kapısını çektim. İçindeki çeşit çeşit kıyafetler karşıladı beni. Ağzım açık bir şekilde kıyafetlerle bakışmaya başladım.
İç sesim, kapat ağzını sinek girecek. Dese de duymamazlıktan geldim.
Oha bu kadar kıyafeti ilk defa bir arada görüyorum. Benim 23 yıllık yaşamımdaki kıyafetlerimi toplasam bu kadar anca eder. Bunlar şimdi iki yıllık kıyafetler mi?
Ben bunları iki günde kirleteyim de görsün beni burada tutmak neymiş. Hadi bakalım Çağan Adar Karadağ'ı Çıldırtma Planı başlasın. Eğer bu kıyafetleri çabuk kullandığımı görürse beni bırakmak zorunda kalacaktır kesin. Elimi çeneme götürüp hangisini giysem diye düşünmeye başladım.
İlk defa bu kadar şık arasında kalıyorum. Hmm acaba hangisini giysem. Bu çiçekli elbise fena değil aslında, bu sade beyaz elbise de çok güzel, ya da bana o köşeden göz kırpan fırfırlı eteği mi giysem. Ne zormuş çok kıyafete sahip olmak.
Buldum her zaman dört şık arasında kalınca yaptığım şeyi yapacağım. İşaret parmağımı askıdaki ilk elbisenin üzerine götürüp tekerlemeyi söylemeye başladım.
'O piti piti kara mela sepeti terazi lastik jimnastik biz size geldik bitlendik hamama girdik temizlendik dik dik dik son der- si- miz ma- te- ma- tik- tik - tik- tik' parmağımı tekerlemenin son bulmasıyla durdurdum.
Bu sefer şansıma çıkan elbise. O ilk gördüğüm elbiseydi. Vakit kaybetmeden parmağımın altındaki elbiseyi alıp banyoya geçtim. Üzerimdekileri çıkarıp duşun altına girdim.
Yıkanabildiğim en kısa sürede yıkanıp dolaptan aldıklarımı elime aldım. Seçtiğim elbiseyi giyineceğim esneda gözüme kolumun içinde yuvarlak şeklinde bir yara bandı çarptı. Halla halla bu da nereden geldi. Yoksa... Boşver düşündüğüm şeyin olabilmesi için kafasına uçak düşmüş olması gerekir.
Bunu sonra düşüneceğim. Elbiseyi üzerime geçirip arka kısmındaki düğmesini ilikledim.
Üzerime tam oturmuştu. Normalde kendim bile mağazaya gidip seçtiğimde eve gelince illa ki bir iki beden küçük ya da büyük gelirdi. Beni tanımayan birisinin benim için seçemediğim kıyafetleri bedenime göre almıştı.
Ama elbise çok güzel. Kolu bileklerime kadar uzanan ki bu morluklarımı tam kapatmıştı, beyaz üzerinde siyah küçük güller olan, tam baharda kır çiçeklerini toplamalıktı. Efil efil. Uzunluğu da tam ayak bileklerime kadardı tam istediğim gibi.
Ne durumda olduğuma bakmak için lavabonun önündeki aynadan yüzümü inceledim pek bir şey yoktu. Sadece nokta küçüklüğünde dudağımın kenarındaki kurumuş kan vardı. Bu kadar çabuk iyileşeceğimi düşünmemiştim.
Saçlarıma baktım. Yuh. Allah'ım ben bu saçlarla mı onunla dalga geçtim. Kendi saçlarıma bakmadan Adar'ın vücuduyla dalga geçtim. İş yaparken hep yaptığım gibi üstten gelişigüzel topuz yapmıştım. Ama şimdi yandan küçük saçlarım çıkmış topuz hafif dağılmış sağa kaymıştı. Kim beni bu halde ciddiye alır ki? Bir de ona onca laf attım. Topuzuma doladığım tokayı çıkartıp yeniden tertipli bir şekilde at kuyruğu yapıp bağladım. Belki şimdi biraz da olsa beni ciddiye alır.
Karnımdan acıkma feryatları eşliğinde mutfağa indim. Hani yemek yapması için biri vardı. Bir kez daha göz gezdirdim mutfağa ee yok. Ben zaten her türlü yemeği yaparım da sırf beni kovması için maalesef mutfağı biraz kirletmem gerekecek. Elimi tezgahın üzerine koyup böyle uzaklara baktım.
"Evet oyun şimdi başlıyor Adar bey."
Yüzümdeki gülümsemeyle beraber dolapları karıştırmaya başladım. Tencere nerede bakalım? Nerede bu tencere? Diye diye bütün dolapları tencere bulma bahanesiyle talan ettim. İçlerindeki her şeyi mutfağın ortasına döktüm. Kalan son dolabı açar açmaz ilk beni orta boylarda bir tencere karşıladı. Buldum. Onu elime alıp tazgahın üzerine bıraktım.
Peki ne yemek yapmalıyım? Bakalım buzdolabında ne var? Dolu dolu güzel. İstediğim yemeği yapabilirim o zaman. Yoğurtlu makarna evet en sevdiğim yemekler arasında ikibin üç yüz elli sekizinci sırada. Benim liste biraz kabarık. Yoğurt kabını buzdolabından çıkartıp buzdolabının kapısını kapattım.
Yoğurdu tezgaha bırakıp makarnayı aramaya başladım.
Buzdolabının yanında bulunan dolaptan makarnayı bulup çıkardım. Tencereye su ve bir kaşık bulduğum tuzu ekleyip ocağa koydum. Tabii tuzu ararken baharatları biraz etrafa, tezgahın üzerine, yerdeki fayanslara,dolaplara bulaştırmış olabilirim. Su kaynayana kadar ben de yoğurdu cam bir kaseye koydum. Bulduğum iki diş sarımsağı kesmek için bıçak aradım bütün karşılığı tezgaha döküp onların içinde aradım ama yoktu.
Gözümü biraz daha gezdirdim mutfakta tezgahın en köşesinde böyle asılmış boylarına göre küçükten büyüğe doğru sıralanmış parlak metali görmemle hemen orta boy olanını elime alıp sarımsakları küçük küçük doğradım. Mutfak mutfaklıktan çıkmıştı resmen. Güzel. Makarna piştikten sonra gerekli olan bütün aşamaları yapıp son olarak makarnanın üzerine salçasını gezdirdim. Mis gibi koktu. Ellerime sağlık.
Makarna kasesini alıp mutfağın ortasındaki ada tezgahına yerdeki eşyalara basmadan geçtim. Şöyle bir mutfağa baktım da tam kovulmalık bir mutfağa çevirmişim. Şimdi beni burada tut bakalım Hormonlu Hıyar.
Makarnamdan bir çatal alıp ağzıma götürdüm. Mm Çok lezzetli olmuş. Bunun hepsini bitirmeden kalkmak yok. Çatalı tekrar ağzıma götüreceğim zaman gelen sesle durdum.
"Bu mutfağın hâli ne? "
Dedi Yaren gördüklerine ağzı açık bir şekilde seyre dalarken. Dükkanı su basmış esnaf gibiydi.
"Adar bey mutfağı bu halde görürse delirir."
İşte tam da istediğim gibi.
"Gerçekten mi?" Deyip sevindim.Yarenin şaşkın ifadesini es geçip konuşmaya devam ettim." Şimdi beni dikkatlice dinle Yaren."
Oturduğum yerden kalkıp gizemli bir şey söyleyecekmişim gibi Yaren'e doğru adımladım. Ellerimi omzuna atıp,
"Sen şimdi git patronuna burayı bu hele getirdiğimi ve senin temizlemene izin vermediğimi söyleyeceksin tamam mı? "
"İyi de ben çocuk değilim gidip sizi şikayet edeyim."
"Bak Yaren öncelikle aramızdaki bu resmiyeti kaldır. Şikayete gelince ben sana söylüyorum git söyle diye bu şikayet olmuyor sadece benim söylediklerimi aktaracaksın o kadar." Ellerimi omzundan çekip ona sırtımı döndüm kollarımı göğsümde birleştirip, "hem o iblis patronun-"
"Ama-" Yaren lafımı bölecekken elimi kaldırıp, " Bundan daha beterini hak ediyor. Onu var ya onu-"
"Eee beni var ya beni? "
Duyduğum sesle olduğum yere mumyalandım. Ne arkamı dönebilirim ne de söylediğim sözün devamını getirebilirim. Kesin bu sefer beni pirana dolusu havuza atıp onlara yem edecek.
"Şey ben sizi yalnız bırakayım."
Yaren'e dönüp gitmemesi için kaş göz işareti yaptım. Ama işe yaramadı. Benim de çıkmam lazım.
"Ben de gideyim ocakta yemeğim var da." Dedim yüzüne bakmadan yanından geçmeye çalışarak. Bileğime dolanan elle yarım kapının dışında bir diğer yarım ise mutfakta kaldı. İşte şimdi öldüm. Bileğimi kurtarmaya çalıştım. Sadece çalıştım.
"Nereye?"
"Dedim ya ocakta yemeğim var diye. Bırak gideyim dibi tutmadan."
Allah'ım bu adamın karşısında neden hep böyle saçma sapan şeyler söylüyorum.
"Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Karşında çocuk mu var senin?"
Yüzüme doğru bağırmasıyla içime korku tohumları ekildi. Birden böyle patlamasının nedeni ne? Bileğimi tutması sıkılaşınca,
"Bırak. Canımı acıtıyorsun."
"Sen ne kadar benden gitmek için çok çaba sarf edersen o kadar çekilirsin bana. İstediğin kadar yık dök. Ama nafile seni asla bırakmayacağım."
"Neden beni o eve götürüp koca bir yalanın ortasına bıraktıktan sonra şimdi karşıma geçip seni asla bırakmayacağım diyorsun? Neden?"
Gözlerimin sulanmasını umursamadan dökmeliydim bugün içimdeki bütün öfkeyi, acıyı.
"Abim, o senin yüzünden gitti. Eğer sen o gün gelip beni kaçırmamış, abimin hayatıyla tehdit etmeseydin ona yalan söylemek zorunda kalmazdım."
Bileğimi tutan eli gevşeyince elimi ondan kurtarıp, bütün öfkemi göğsüne vurarak çıkartmaya çalıştım.
"Senden nefret ediyorum Çağan Adar Karadağ. Senden ölümüne nefret ediyorum."
Haykırışlarım bütün öfkemin suskunluğunun dışarıyı yansımasıydı. Bütün nefretimle haykırdım gerçekleri yüzüne doğru.
Sözlerimi sarf ederken göğsüne vurmaya devam ettim. O ise karşımda yıkılmaz bir dağ gibi dimdik duruyor. Neden o da benim gibi yıkılmıyor. Neden? Ben bitmiş harap bir haldeyken o tek bir çizik bile almadan karşımdaydı.
O da yıkılsın.
Benim gibi.
O da kimsesiz kalsın.
Benim gibi.
Onun da canı yansın.
Benim gibi...
Gözlerimden akan yaşlar söyleyemediklerimin mükafatıydı.
Dile getiremediklerimin çığlıklarıydı.
Ayakta duramayacağımı anlayınca dizlerimin üzerine çöküp hüngür hüngür ağlamaya başladım. Bugün bu yaşları tutmak yok. Bırakmak var. Bugün bu yaşlar ölü olan ruhum içindi. Bir daha geri gelemeyecek abim içindi. Bugün kimsesiz kalan Arin içindi.
✩
Dün Adar'la olan o konuşmamdan sonra Yaren gelip beni almış yatağa yatırıp gitmişti.
Zaten yüzünü de görmek bana hep olanları, yaşananları hatırlatmaktan başka nir bir işe yaramıyor. Yattığım yerden doğrulup banyoya geçtim. Yüzüme su çarpıp çıktım. Bugün ne bu evden gitmek için yapacak halim ne de onunla tartışacak mecalim var. Sadece bir köşeye geçip sessiz sessiz oturmak istiyorum.
Kapı iki defa tıklatılınca, " gir" dedim. İçeriye elinde tepsiyle Yaren girdi.
"Yemek yemediniz ben de odanıza getireyim dedim."
Gülücükler saçarak oturduğum yatağın yanında bulunan sehpaya bıraktı elindeki tepsiyi. Bugün mavi gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Saçlarını da yukarıdan at kuyruğu yapmıştı. Güzelliğine güzellik katmıştı. Sanırım buradaki tek dostum olacak kişiydi. Çünkü hep bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soruyor. Şimdiki gibi yemek yemediğim için odama getiriyor yemeğimi. Galiba hala iyi insanlar var. Nesilleri tükenmekte olsa bile.
"Yaren, çok sağ ol ama ben aç değilim."
"Nasıl aç değilsiniz? Dünden beri bir şey yemediniz. Hem bakın o kadar uğraşıp sizin için kahvaltı hazırladım."
"Gerçekten aç de-"
"Lütfen eğer biraz hatrım olduysa şu kısa zamanda benim için yersiniz."
"Tamam yiyeceğim ama sen de bana bir daha siz diye hitap etme benim sana Yaren dediğim gibi sen de bana Arin de."
"Tamam. Arin."
Sırf o istedi diye getirdiği yemekten bir kaç lokma aldım tabi bu onu tatmin etmemiş bana zorla meyve suyundan ve reçelli ekmekten yedirdi.
"Ben bunları götüreyim sen de üzerini değiştir biraz bahçeye çıkarız senin için de biraz değişiklik olur tamam mı iki dakikaya aşağıda ol."
İtiraz kabul etmeyen ifadesiyle bana bir bakış atıp odadan çıktı.
Ben de bana dediği gibi üzerime dolaptan rastgele bir elbise çıkartıp aşağıya indim. İnmez olaydım o da salonda arkası dönük boydan camın önünde durmuş telefonla konuşuyordu. Sessizce Yaren'in gelmesini bekledim çıkış kapısının önünde.
"Orada dikilmeyi bırak da şuraya otur."
Duymamazlıktan gelerek yönümü duvardaki tablolara, halıdaki desenleri,tavandaki avizelere çevirdim. Gayet güzel döşenmişti. Bu dağ ayısı bu kadar modern olmayı nasıl becermiş acaba?
"Beni duyup da duymamazlıktan gelmek. Eğer bunu başka birisi yapmış olsaydı onun o duymamazlıktan gelen kulaklarını kesip aç köpeklere yedirirdim."
Ne cins bir manyak. Söylediği şeyi ben dinlerken bile korkudan için ürperdi, ya söylediği bu şeyi uyguladığı insanlar. Düşünmek bile istemiyorum.
"Benim ne gibi bir özelliğim var da öyle konuşuyorsun? "
"Senin onlardan farklı bir özelliğin yok. Sen de onlar gibi sıradan nefes alan bir yaratıksın.
Yani kendini değerli bir şeymiş gibi hissetme."
"Merak etme hissetmem. Özellikle de senin gibi kalpsiz bir yaratık tarafından asla."
"Dikkat et de bir gün kalbin bu kalpsiz yaratık için atayım demesin."
"Atmaz. Olur da bir gün bir hata yapıp atarsa onu kendi ellerimle söküp atarım."
Kalbim onun olmayan kalbi için atacakmış. Ufak atsın da civcivler yesin.
"Fazla düşünme de gel karşıma otur."
Sabahtandır yüzüne bile bakmamak için uğraşırken dayanamayıp onun olduğu tarafa döndüm. Gözleriyle gözlerim aniden birbirine değince geri çekmek istedim ama yapamadım.
Eğer gözlerimi gözlerinden çekersem benim ondan korktuğumu anlayabilirdi.
"Neden? Hem senin yüzünü görmeye tahammül bile edemiyorum bir de gelip karşına oturup o mahkeme duvarı gibi suratına mı bakacağım? "
Ne kadar onunla konuşmamak istesem de ona laf çarpmak isteyen yanım daha ağır basıyor.
Kendimi tutamayıp içimdekileri dışarıya aktarıyorum.
"Merak etme ben de senin o sesini duymaya meraklı değilim.
Şimdi ya kendin gelip oturuyorsun ya da - "
"Tamam. O iğrenç şartlarını duyarak kulaklarımı radyasyona mağruz bırakamam." Diyip karşısındaki tekli koltuğa oturdum. Üzerinde siyah polo yaka bir tişört ve buraya geldiği günden beri giydiği siyah kumaş pantolonu vardı.
"Elini uzat."
"Ne o avucumu mu
yalayacaksın? "
Gözleri tehlikeli bir hal alıp üzerimde gezindi ve en son gözlerimde durdu.
"Tek nefeslik yakınında duran adamla böyle konuşarak yalnız sen zararlı çıkarsın."
Yutkunamadım. Sadece öylece öküzün trene baktığı gibi baktım.
Tenime değen soğuk kremle transtan çıkmış gibi elime baktım. Eğilmiş bir vaziyette kremi dikkatli bir şekilde sürüyordu. Bir gün delirmem kaçınılmaz bir son olacak bu adam yüzünden.
"İzleri ne kadar kapatmaya çalışırsan o kadar unutulmaz ve görünür olurlar. Kimse görmez ama sen onunla yaşar ve ölürsün."
"Peki sen neden benim izimi kapatmaya çalışıyorsun."
Kafasını elimden çekip yüzüme kaldırıldı.
"Senin de bu izle yaşamanı istiyorum. Hiç kimse görmeyecek ama sen her gün elinin içine baktığın zaman hep oradaki yaranın ardında bıraktığı o hüznü, o yıkılmışlığı göreceksin."
"Neden benim yıkılmamı bu kadar çok istiyorsun?"
"Çünkü beni yıkanın en yakınısın."
Bu da ne demek oluyor? Onu yıkan kim? Abim mi ? Hayır o dostum dediği birisine değil zarar vermek zarar vermek isteyenleri yok eder. Zaten başka yakın olduğum kimse yok. Kan bağı açısından var ama. Behram Demirhan'ın böyle bir şey yaptığını düşünmüyorum. Hele ki o bir iş ortağıysa. Paranın olduğu yerde onun için akan sular durur.
"Benim tek bir yakınım var o da senin yüzünden kilometrelerce uzağımda." Diyip elimi elinden çekip oturduğum yerden kalktım.
Tekrar kapının önüne geçtim.
"Arin biraz geç kaldım kusura bakma." Yaren de az önceki kıyafetlerini değiştirmiş daha rahat kıyafetler giyinmişti.
"Yok estağfurullah ne kusuru."
"Nereye?"
"Şey biz bahçeye çıkacaktık."
"Benden izin aldın mı."
"Kusura bakmayın. Benim hatam."
"Bahçeye bile çıkarken senden izin mi alacağız oldu tuvalete gidince de senden izin alalım."
"Gerekirse onuda alacaksın."
Sınanıyorum. Bu adamı bir karış suda boğmamak için sınanıyorum resmen.
"Bu seferlik affettim. Bir daha olmasın. Gözün onun üzerinde olsun kendisi kaçmak, özellikle de duvar üstünden atlama konusunda usta."
"Peki efendim."
Ne? Sanki birbirlerine çocuk emanet ediyorlar. Gel de delirme.
"Ben çocuk muyum bana gözü gibi baksın? Oldu elimi de tutsun öyle dolaştırsın."
"Çocuk olamayacak kadar büyüksün ama aklın. Aklın hala bir çocuğun düşündüğü gibi çalışıyor."
"O zaman neden bu çocuk akıllıyla evlendin? Senin gibi zeki birisiyle evlenseydin."
Sesim sanki bir tık yüksek çıkmıştı. Anında kaşları çatıldı. Sanki bu anı kolluyormuş gibi. Bana yaklaşıp kulağıma eğildi. Fısıltıyla yalnız benim duyabileceğim bir şekilde.
"Belki de ben böyle seviyorumdur."
Dedi nefesini saçlarıma değdirerek. Geri çekilip bana göz kırpıp yukarıya çıktı. Göz mü kırptı? Ben o gözleri oymaz mıyım? Oymam tabii ki de, çünkü kendimi seviyorum.
Koluma değen elle omzumun üzerinden arkama baktım.
"İyi misin?"
"İyiyim neden sordun ki?"
"İki defadır sana sesleniyorum ama Adar bey gittiğinden beri onun arkasından bakıyorsun. Sen de haklısın bu kadar yakışıklı bir kocaya kim olsa bakmalara doyamaz." Sesi benimle takılır gibi bir alayla çıkmıştı. Cevap vermedim sadece kaşlarımı çatıp ne kadar yersiz bir şey söylediğini anlamasını sağladım.
"Tamam kızma hemen. Hem Adar beyin kızların üzerinde böyle hipnoz etkisi bırakır."
"Ben mi hipnoz olmuşum? Sadece kafam biraz meşgul o kadar yani bunun patronununla alakası yok."
Yaren bana gözlerini kısıp 'öyle mi?'der gibi baktı.
"Hadi çıkmıyor muyuz?"
Biraz daha kalırsam boğulacakmışım gibi hissetmeye başladım.
"Tamam. Tamam çıkıyoruz."
Yaren önden ben de arkasından bahçeye çıktık. Maşallah her yer koruma dolu, hepsi de siyah takım elbiseli bellerinde silahları vardı. Bu Adar kim ki onu korumak için bu kadar kişiye ihtiyaç duyuyor. Ya da düşmanı kim?
İlk defa bu evde rahat bir nefes alabiliyorum. Her yer kuş cıvıltılarıyla, baharda açan çiçeklerin kokusuyla dolmuştu.
Bahçede kır çiçekleri vardı, bazı ağaçlar da çiçek açmıştı.
"Burası evin içinden bin kat daha güzel." Hayranlıkla etrafıma bakmaya devam ettim. Gerçekten de hayran kalınası bir bahçe.
"Evet."
Yaren'le biraz sohbet edip, bütün bahçeyi turlamıştık. Yaklaşık bir saat o kendini anlattı ben de ona kendimi anlattım. Onun bu yaşta neden bu işte çalıştığını sorduğumdaysa konuyu geçistitip başka konuya geçmişti. Bana anlatmak istemediğini anlayıp ben de pek üstelemedim. Belki zamanı gelince anlatır.
Tam içeriye geçip kapıyı açacağım sırada kapı içeriden açılmıştı. Adar, üzerini değiştirmiş yine olmazsa olmaz siyah takım elbisesini giymişti. Gözleri bir defa gözlerime değdikten sonra yanımdan geçip gitmişti. Kokusu arkasında kalmıştı. Çok güzel kokuyor. Parfümü tabii ki de o değil. Böyle ne çok ağır ne de çok hafifti. Böyle bir adamın parfüm zevkinin bu kadar güzel olacağını tahmin bile edemezdim.
Biraz dinlenmek istediğimi söyleyip odama çıktım. Daha düne kadar benim odam, evim başka bir yerdi ama bugün hiç evim olmayacak evi evim, hiç odam olmayacak odayı odam belledim. Hayat şaşırtmaya kaldığı yerden devam ediyor.
Banyoya geçeceğim esnada yatağın üzerindeki siyah küçük kutu dikkatimi çekti. Yatağa yaklaşıp kutuyu elime alıp kulağıma yaklaştırarak salladım içinden ses gelmiyordu ve çok da hafifti. Merakıma yenik düşüp kutuyu açtım. Beyaz bir zarf.
Zarfı kutudan çıkarıp içindekini okumak için açtım. İçinde şunlar yazılıydı.
Annenden kalan son şeyi almak istiyorsan doğup büyüdüğün yere gel.
Sevgili Baban...
Ne yapacağımı bilmez bir şekilde elimdeki zarfla birlikte yatağa oturdum. Hayatımı hiç mahvetmemiş gibi davranması. Nasıl hiçbir şey olmamış gibi hayatımı mahvetmeye devem ediyordu ki.
Annem geldi aklıma. Ne verecekti ki. Merakım artmaya başlamıştı. Gitmelimiyim? Merakım ağır basınca gitmem gerektiğini anladım. Kaybedecek neyim kalmıştı ki. Annemden kalan son şey onu almak için canımı bile veririm. Ama buradan nasıl çıkacağım? Her yer koruma kaynıyorken nasıl?
Açılan kapıyla elimdeki kağıtla yerimden fırladım.
"Arin ne bu halin yüzün kireç gibi olmuş."
"Kapıyı aniden açarsan tabii öyle olur ödümü patlattın Yaren."Dedim elimi kalbime götürerek.
"Özür dilerim. Senden ses çıkmayınca ben de kapıyı çalmadan içeri daldım." Dedi mahcup bir sesle.
Gözü elimde tuttuğum zarfa kayınca hemen zarfı saklamak için elimi arkama götürdüm.
"Ne sakladığını öğrenebilir miyim?" Dedi gözlerini kısarak.
Ona güvenmeli miyim? Bana her şeyini anlatmış birisine.
Belki o buradan çıkmama yardım eder.
"Yaren senden bir iyilik isteyebilir miyim?"
Başını sallayıp, " Tabii." Dedi.
Tereddütle arkamda sakladığım zarfı çıkarttım. Gözlerim bir zarfa bir de Yaren'in üzerinde gidip gelirken elimdeki zarfı sıktım.
"Babam..." Derin bir nefes alıp nasıl söylemem gerektiğini zihnimde tarttım.
"Beni eve çağırıyor." Dedim tuttuğum nefesimi dışarı üfleyerek. Yaren'den alabildiğim tek tepki donuk bir yüz ifadesiydi. Ne yapacağımı bilmez bir halde Yaren'e yaklaşıp elini tuttum.
"Benim babamın yanına gitmem gerek ve bana yardım edebilecek tek kişi de sensin."
Yaren elimi elinin üzerinden çekip başını her iki yanında salladı.
"Hayır. Kattiyen olmaz. Dışarıdaki koruma sayısı iki katına çıktı sen geldikten sonra. Hem Adar bey herkesi tembihledi senin buradan kaçman burada çalışan herkes için ölüm demek."
"Lütfen ilk ve son defa senden böyle bir şey istiyorum. Hem orada çok kalmayacağım. Lütfen Yaren annemle ilgili."
Sesli bir şekilde yutkundum. Annem hiç görmediğim, ölümüne sebep olduğum kadın.
Annem dediğim zaman kararlı duruşu düştü. Ona annemi biraz anlatmıştım. Ama hala bir ikilemdeydi.
"Lütfen." Eğer bu sefer de kabul etmezse. Yalvarırım. Ona çok ihtiyacım varmış gibi mahçubiyetle baktım.
"Tamam. İlk ve son."
Benim için ucunda ölüm olan bu yolu seçen bir insana denk geldiğim için çok şanslıyım. Ölümü göze alarak benimle bilinmez bir yola girmesi içimdeki is tutmuş bir köşede sahiplenilmeyi bekleyen sevgi tomurcukları yeşerdi. Bir gün dikenleri yüzünden öleceğimi bilsem de ben bu sevgi denen şeyden asla vazgeçmeyeceğim. Çünkü bugün beni ayakta tutan şeylerden biri sevgi olacak.
Mutluluktan boynuna atılıp, " ilk ve son," dedim.
Birbirimizden ayrıldıktan sonra Yaren her şeyi ona bırakmamı ve ne derse sadece onaylanamı istedi.Bahçeye çıktığımız zaman bütün korumaların ilgi odağı biz olmuştuk. Bütün gözler üzerimize çevrilmişti.
"Şimdi bir şey çaktırmadan sadece yürü. Onlarla ben konuşurum." Dedi sıktığı dişlerinin arasından konuşarak.
Ellerimin içinin şimdiden terlediğini hissedebiliyorum. Umarım bir pot kırmam. Korumalardan orta yaşlı birisi önümüze geçip durmamızı sağladı. Bir şey fark etmemesi için içimden bildiğim tüm duaları etmeye başladım.
"Arin hanımın çıkması yasak. Adar beyin kesin emri var." Sesi yorgun ve göz altlarında bu yorgunluğun en büyük belirtisi olarak mor halkalar oluşmuştu. Acaba kaç gündür uykusuzdu.
"Kerem abi zaten Adar bey bize çıkmamızı söyledi. Arin hanımın bir ihtiyacı varsa gidin alın dedi."
Korumanın şüpheci bakışları beni buldu. "Tamam durun iki dakika Adar beyi arayıp sorayım."
Elini takım elbisenin ceketine atıp telefonunu çıkardı. Ben Yaren'e, Yaren de bana bakarak 'işte şimdi biz bittik' bakışları attık birbirimize. Stresten soğuk terler dökülmeye başladı alnımdan. Cesaretimi toplayıp koruma telefonu kulağına götürmeden durdurdum. Ne yapacağımı ne diyeceğimi bilmeden aklıma gelen saçma soruyu yönelttim.
"Sizin eşiniz yok mu? "
Ne kadar saçma bir soru sorduğumu yüzünü buruşturmasıyla anladım.
"Yok."
"Peki kızınız."
Kızı olmayacak kadar gencim.
"Yok."
"Anneniz."
Annesi olamayacak kadar da yaşlı değilim.
"Sizlere ömür."
"Allah rahmet eylesin."
"Sağ olun."
Hayatımdaki en saçma konuşmasını yaptım az önce ve rezil oldum. Bazı korumaların bana bakıp kıkırdadıklarını işitmemle utançtan yanaklarımın
kızardığını hissettim.
"Peki...kız kardeşiniz? "
İşte kız kardeşi olabilirim. Evet.
"O da yok. " Sorduğum sorulara sakinlikle cevap veriyor. Hiç Adar gibi değil.
"Bakın madem kız kardeşiniz yok o ben olabilirim. Beni kız kardeşiniz olarak görebilirsiniz."
"Siz patronumun karısı olarak kalsanız bizim için çok daha makbule geçer." Makbule mi? O kadar da yaşlı durmuyor.
"Neden?"
"Kural. Patron ne derse o. Siz onun eşiyseniz bizim de yengemiz olursunuz efendim."
Bu resmiyet gereğinden fazla.
"Şimdi siz bizim dışarı çıkmamıza izin vermiyorsunuz değil mi?"
"Maalesef."
"O zaman siz çıkın dışarının tadını çıkarın."
Kendimi acındırmayı denemek hep abimin üzerinde işe yaramıştır.
"Hem şimdi havalar da sıcak gidersiniz külahlı dondurma yersiniz." Sesli bir şekilde yutkunup kirpiklerimi kırpıştırdım.
"Sizin canınız çektiyse söyleyin aldırayım hemen."
"Yok aldırmayın dondurmayı dondurmacıda yerken daha güzel oluyor. Canım da çok çekmişti ama madem çıkmamıza izin vermiyorsunuz biz de evdeki malzemeleri kullanarak çakma dondurma yaparız. Hadi Yaren biz içeri geçelim onların işine engel olmayalım."
Yaren şaşkın şaşkın ne yaptığımı kestirmeye çalışır gibi dikkatle beni izliyordu.
"Hadi Yaren gidelim." Sesime biraz küçük Emrah tınısı katıp, Yaren' le eve doğru yürümeye başladık.
1, 2...
"Arin hanım."
İşte bu.
Yavaş yavaş Kerem'e döndüm. Gözlerim hala masum ve acındırıcı bakıyorlardı.
"Efendim Kerem bey."
Biraz daha konuşsam ben bile inanırım.
"Eğer bir saat içinde döneceksiniz sizi dondurmacıya götürebilirim."
"Gerçekten mi? Peki hadi gidelim."
Kerem şoför koltuğuna ben ve Yaren arka koltuğa oturduk. Araba evin önünden uzaklaşınca içimde mutluluktan havai fişekleri patladı. Söylediğim yalana bu kadar çabuk kanacağını düşünmüyordum.
"Arin sen... İnanamıyorum sana"
Dedi Yaren sesini kısarak.
O da benden böyle Oscarlık bir performans beklemediğini gizleyememişti.
"Bende Yaren."
Kerem'e evimizin alt sokağında kalan dondurmacıya götürmesini söyledim. Oradan eve gitmem daha kolay olur diye. Çok geçmeden söylediğim yere gelmiştik. Boş bir masaya oturduk. Kerem de başımızda dikilmiş etrafına dört gözle dikkat kesildi.
"Yaren hadi kalk lavaboya gidelim."
Kerem'in bakışları bize döndü.
"Oraya da gelmeyeceksinizdir diye umuyorum."
"Gelmeyeceğim de siz çabuk çıksanız iyi olur çünkü..."
Kolundaki saatine baktı, " şu an tamı tamına yarım saat, iki dakikanız kaldı eve geri dönmek için."
Gözlerimi devirdim. Her şeyi saniyesi saniyesine tutmuş olamaz ya.
"Kaldı yarım saat bir dakika."
Daha fazla vakit kaybetmemek adına Yaren'e planımı anlattım. Arka çıkıştan çıkacağını ve onun da beni lavaboda diye idare etmesi gerektiğini tane tane anlattım. O lavaboya giderken ben de sessizce burayı eskiden bildiğim için arka çıkıştan dışarıya çıktım. Umarım yokluğumu çabuk anlamazlar ben işimi bitirip dönene kadar.
Yol boyunca Behram Demirhan'ın bana annemle ilgili ne vereceği düşüncesi bütün zihnimin durmasına sadece konağa gidince ne yaşayacağıma kafamı yordum.
Konağın kimsesiz kalmış, yılların izini taşıyan kapının önüne gelince sanki bir yabancıymış gibi nasıl çalacağımı bilemedim. Yumruk yaptığım elimi serbest bırakıp içimdeki koca bir enkazla konağın kapısını açıp içeriye girdim.
Konak bomboştu. Sadece avlunun ortasındaki koca masa ve etrafındaki sandalyeler vardı.
Benim her gün özene bözene gözüm gibi baktığım çiçeklerim, konağın duvarına asılı süslerin hiçbiri yoktu.
"Arin."
Daldığım düşünceler yüzünden duyduğum ses irkilmeme sebep oldu. Kafamı kaldırıp terasın olduğu tarafa baktığım zaman çökmüş eskitilmiş taş trabzanlara dayanan Behram Demirhan'ı gördüm. Yılların Behram ağası bu hale düşecek adam mıydı?
Eliyle gelmemi işaret edip,
"yanıma gel" dedi.
Eğer annemle ilgili beni buraya çağırmış olmasaydı asla gelmezdim.
Söyediğini yapıp tek solukta merdivenleri çıkıp karşısına geçtim. Hala beni öldüreceği günkü nefreti vardı gözlerinde.
Ona o ezik Arin'i aratacak dimdik
bir duruşla gözlerinin içine korkusuz bir şekilde baktım.
"Bu dik başlılığın bana anneni hatırlatıyor. Ona ne kadar seni aldırmasını söylesem de bildiğini okuyup seni sonunda ölüm olduğunu bile bile dünyaya getirdi."
"Bir taraf yaşatmak için ölümü göze alıyorken, diğer taraf ise yaşamak için öldürüyor."
"Hayatın kanunu budur. Ölüm sana yaklaşınca öldürmekten korkmayacaksın."
"Beni bunun için buraya çağırdığını hatırlamıyorum."
Aramızda gözle görünmeyen bir savaş vardı. Baba ve kızı arasındaki savaş değil iki yabancının savaşıydı bu.
İki yabancı.
"Bu kadar sabırsız olma. Birazdan neden burada olduğunu sana en acı verici şekilde hatırlatacağım."
Kolumdan tutup beni bütün gücüyle misafir odasının içine attı.Yere düşmemle dizlerimin yanması bir oldu. Duyduğum klik
sesiyle ardından kapıyı kilitlediğini anladım.
Ayağa kalkıp tüm gücümle kapıya vurmaya başladım.
"Kapıyı aç." Dedim yüksek sesle.
Bana yalan söyledi.
Daha sert vurdum kapıya, "aç şu kapıyı."
Annemi kullanarak bana yalan söyledi.
Çaresiz kapıya vuruşlarım hafif dokunuşlara dönüşünce sırtımı kapıya dayadım.
Gözlerim eski halinden eser kalmayan salonda boş boş gezinirken duyduğum kalın ve sert sesle tahmin ettiğim kişi olmaması için dua ettim.
Pencereye doğru yaklaşıp çok net görünen avlunun ortasındaki masaya kurulmuş bütün aşiret ağaları ve sayısız korumalar vardı. Masanın en baş köşesinde ise bütün heybetiyle yılların ağalarına meydan okurcasına oturan Çağan Adar Karadağ vardı.
"Hepinizi yıllardır ayakta gözü açık uyutmuş."
Yan tarafta bulunan ilk sandalyede oturan Ahmet Ağa sinirlerine hakim olamayıp belinden silahını çıkartıp Adar'a doğrulttu.
"Kimlerle konuştuğuna dikkat et. Buradaki herkes senden yaşça büyük."
İlk defa pamuk gibi adamı bu kadar sinirli görüyordum.
"Seninle aynı masada oturmanın tek sebebi gözlerinin içine bakıp hayatına son vermek. Oğlumu öldürürken gözünü nasıl kırpmadıysan ben de o şekilde yapacağım."
Duyduğum şeyin dehşetiyle gözlerim irice açılmış elim benden bağımsız ağzıma kapandı. Katilmiş gerçekten de.
O gözünü karartmış kana susamış bir canavarmış.
Büyük bir soğuk kanlılıkla oturduğu yerde rahat bir tavırla arkasına yaslanıp, " birazdan öğreneceğin gerçeklerle bana oğlunu öldürdüğüm için teşekkür edeceksin" dedi.
"Ahmet Ağa otur yerine bakalım bize ne gibi gerçeklerden bahsedecek."
Bunu söyleyen en yaşlı ağa olan Adar'ın karşına oturmuş Devran ağaydı. Söylediğini herkes ikiletmeden dinler, verdiği karara boyun eğerdi. Ahmet Ağa da elindeki silahı masaya indirip yerine geri oturdu.
"Ahmet Ağa oğlunun gerçekte ne iş yaptığını biliyor musun?"
Parmaklarıyla ritim tutarak masanın üzerine vurmaya başladı. Ölüm sessizliği oluşmuşçasına herkes Adar'ın ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu.
"Oğlum sen onu öldürmeyene kadar şirketteki finansal ve yurt dışındaki yatırımlarla ilgileniyordu."
Ahmet Ağa oğlunu kaybetmiş bir babayı oynamak yerine güçlü ve yıkılmaz durmaya çalışır gibiydi. Oğlunu kaybetmesine rağmen kimseye çökmüşlüğünü fark ettirmiyordu.
Adar dilini damağında şaklatıp, "yanlış cevap. Senin oğlun evet yurt dışındaki yatırımlarla ilgileniyordu ama o yatırımlar sizin bildiğiniz yatırımlardan çok farklıydı. Senin oğlun bir uyuşturucu mafyasıyla iş birliği yapıyordu. Yurt dışından illegal yollarla getirdiği malların dağıtımından sorumlu kişiydi."
Civan'ın pislik birisi olduğunu biliyordum ama bu kadarı çok fazlaydı. Nasıl böyle iğrenç bir işi yapar ki insan?
Ahmet Ağa oğluna toz konduramadı burnundan soluyarak, "ölmüş oğluma iftira atmaya nasıl cürret edersin. Daha mezarındaki su kurumadı"
dedi.
"İftira değil. Kendimi size inandırmak zorunda değilim sadece size bazı adi şerefsizlerin arkanızdan çevirdiği..."
Gözleri Ahmet Ağa'nın yanında oturan Behram Demirhan'a çevrildi. Ona öyle bakıyordu ki o bakışların odağı olmayı hiç istemezdim.
"İşleri söyleyip gideceğim inanıp inanmamak size kalmış. Evet, Behram Demirhan onlara sen mi anlatacaksın yoksa benim ağzımdan mı duysunlar. Senin Civan Duran'la beraber arkalarından çevirdiğiniz pislikleri."
Behram Demirhan sinirden kıp kırmızı olmuş suratla ayağa kalktı.
"Benim konağımda dostlarımın önünde nasıl olur da böyle konuşursun?"
Adar istifini bozmadan Behram Demirhan'ın söylediği saçmalıkları dinlemeye devam etti.
"Size sorayım madem ağalar, dost kazığı nedir bilir misiniz?"
Kimseden ses çıkmayınca Adar devam etti.
"Sen dostuna güvenir ona tüm işini emanet edersin ama o seni kandırıp bütün güvenini kullanarak arkandan gözünü kırpmadan bıçaklar."
Son kelimeyi söyleyince çok derinden çıkmıştı sesi.
"Sizin de dost kazığınızı atan tam da şu an karşımda ne yapacağını bilmez bir şekilde, götü tutuşmuş Behram Demirhan'dır." Dedi eliyle karşısındaki adamı işaret ederek.
"Lannnn!!!"
Behram Demirhan bağırarak belindeki silahı çektiği gibi Adar'a doğrulttu. Adar'ın buna verdiği tepki ise gıcık edici bir sırıtıştı. Korkusuz bir şekilde oturduğu yerde dikleşip buz gibi soğuk ifadesiyle ayağa kalkıp Behram Demirhan'ın tam karşısına geçti. Yürürken ki adımları kendinden emin ve korkusuzdu.
"Beni öldürecek misin?"
Ellerini iki yana doğru açıp, "hadi vur. Sana izin veriyorum eğer şu an burada beni öldürmezsen bir dahaki sefere o titrek ellerin ve sikik cesaretin olamayacak."
Söylediği sözler buradan bile tüylerimi diken diken etmiş, korkumu had safhaya ulaştırmıştı. Ölümü kucaklayan adamı öldürmek deli cesareti isterdi.
"Behram."
Devran ağa oturduğu yerden bastonunu yere iki kez uyarıcı bir şekilde vurup Behram Demirhan'a doğru uyarıcı bir tonda konuştu.
"İndir şu silahını. Ben buradayken kafana göre silah çekemezsin."
İndirdi silahını. Herkesin sözünü dinlemeyen Behram Demirhan Devran Ağa'nın önünde boynu kıldan inceydi. Herkesin saygısını kazanmak kolay bir şey değildir. Ama Devran ağanın sözünü geçiremediği tek bir canlı bile yoktur.
"Eee nerede kalmıştık."
Biraz düşünür gibi yaptı sonra parmağını şıklatarak,"Behram Demirhan'ın yediği haltlarda kalmıştık. Kendisi sizin hakkınız olan mal varlıklarınızı Civan Duran'la beraber kumarhane ve uyuşturucu kaçakçılığıyla yedi. Tabii elindeki son toprak parçasına kadar hepsini benim kumarhanemde kaybetti. Sizin kimsesiz çocuklar için bağışladığınız milyonlarca lirayı da pis işlerinde kullandılar. Yani yıllarca sizi keriz yerine koydular. O ve Civan Duran."
Duyduklarım başımdan kaynar suların akmasına, zihnimin durmasına neden oldu. Bu kadar gerçeği tek bir nefeste söylemiş, söylerken duraksamamıştı.
Behram Demirhan kimsesiz çocukların hakkına da göz dikmiş olamaz? Bu kadar iğrenç bir babamın olduğunu asla inanmayacağım adamın ağzından duyuyorum şu an. O ve Civan Duran. Beni onunla evlendirme sebebi de birlikte her türlü pisliği yapmış olmalarıydı.
Bütün ağalardan fısıldamalar yükselince Behram Demirhan,
"inanmayın ona yalan söylüyor" dedi. Ama unuttuğu bir şey vardı Adar bunları söylerken bütün kanıtları herkesin önüne sunmuştu. Bir sürü belge vardı masanın üzerinde. Okuyan ağalar ağızları açık bir şekilde okudukları şeyin gerçekliğini tartıyorlardı zihinlerinde.
Yıllardır dost diye tanıdıkları adamın arkalarından iş çevirdiğini öğrenmek çok acı verici bir şey olmalı ki bütün ağalar karşısına bir düşman edasıyla geçtiler. Herkes bu saatten sonra Behram Demirhan'ın düşmanıydı.
"Bu aşağlık adamın yaşamaya hakkı yoktur. Devran ağa izin ver öldüreyim."
Ahmet Ağa en yakın dostuna değil Adar'a inanmıştı diğer ağalar gibi. Az önce Adar'a çektiği silahını bu sefer Behram Demirhan'a çekti. Sırasıyla bütün ağalar da çekti.
"Öldürelim demek istedi Devran ağa."
Korkut Ağa da diğer ağaların sesi olmuştu.
"İndirin silahları onun cezasını Allah verecek zaten."
Devran ağa diğer ağaların yanına gidip Behram Demirhan'ın bembeyaz olmuş suratına baktı.
Kafasını yerden kaldıramayacak haldeydi resmen.
"Mazlumun hakkını yemek çok ağır bir günahtır Behram ağa. Yarın güneş doğunca buralardan gideceksin. Son karar budur gitmezsen sana şu an silah doğrultan adamları durdurmam bilmiş ol."
"Ama ağam..."
Devran ağa elini kaldırıp, "karar verilmiştir." Dedi herkesi arkasında bırakıp konaktan yanında getirdiği bir kaç adamıyla çıktı.
Gözüm Adar'a kayınca bir köşede Behram Demirhan'ın yok oluşunu izliyordu.
Memnuniyetle.
Diğer ağalar da teker teker Devran Ağa'nın arkasından çıktı.
Konakta yalnız Adar ve harap olmuş Behram Demirhan vardı.
Adar karşısında bitmiş bir Behram'ı görünce ellerini cebine atıp, " elindeki her şeyi kaybetmek nasıl? Yıllar önce senin yaptığın bugün seni buldu. Hakla hukukla sağlanamayan adalet karşılığını vermekten geçer. Sen karşılığını bayağı ağır aldın. Ama acı çekmedin ve en önemlisi ne biliyor musun?"
Yüzündeki sert ifadesi değişmeden nefretle konuşmaya devam etti.
"Gecenin bir yarısı, ansızın öldürülmedin."
Çok doluydu. İçinde tuttuğu ama bırakmaya korktuğu bir şey vardı.
"Bu konağın da artık benim. Şimdi defolup gidiyorsun buradan" dedi.
Ama Behram Demirhan yerinden bir milim kıpırdamadan kahkaha atmaya başladı.
"Her şeyimi aldın. Dostlarımı bana düşman ettin. Ama unuttuğun bir şey var bende de senin her şeyin var."
Adar hiç bir şeyi anlamamış gibi öylece bakakaldı.
"Karın."
İşte şimdi bitiş sırası bana geldi.
"İstersen yukarıdaki pencereye bak." Demesiyle pencereden uzaklaştım. Adar eğer burada olduğumu öğrenirse. Öğrenmesin çünkü benim yüzümden kimsenin ölmesini istemiyorum.
"Paranı kaybedince sende yan etki yaptı herhalde."
Oh. Adar beni görmemiş. Rahat bir nefes alabilirim şimdi.
"Sen şimdi görürsün."
Ben hala pencereden uzaklaşmış onları dinliyordum ki odanın kapısı sertçe açılıp duvara çarpınca olduğum yerde sıçradım.
Behram Demirhan seri adımlarla yanıma yaklaşıp sertçe kolumu tutup beni arkasından çekiştirmeye başladı. Ne yapacağımı, ne diyeceğimi bilmiyordum. Sadece içimde Adar'ın burada olduğumu öğrenince ne yapacağı korkusu vardı.
Ne zaman merdivenlerden indiğimizi anlamadan Adar'ın öfke dolu bakışlarıyla karşı karşıya geldim. 'Sen bittin' der gibi bakıyorlardı. Bence de ben bittim.
"Eğer ben buradan gideceksem kızım da benimle gelecek."
"Asla. Seninle ölsem de gelmem."
Dedim kolumu elinden çekerek.
"Geleceksin ben senin babanım."
Dedi bana bunca yıldır babalık yapmayan adam. Kolumu tekrar sıkıca kavrayınca acıdan kısık bir çığlık firar etti dudaklarımdan.
"Eğer ellerini karımın üstünden çekmezsen aldığın son nefesini vermiş olursun."
"Karın mı güldürme beni kim bunu evine eş olarak alır ki ?"
Behram Demirhan yıkım etkisi yaratan cümlelerini sarf etmekten gocunmadı. Her seferinde kalbime söylediklerini takmamasını söylesem de bir babanın kızına böyle nefretle konuşunca kalbimin bir yerlerinde deprem etkisi yaratıyor. Neden? Neden her seferinde kalbim beni dinlemiyor?
Adar ani bir hareketle kolumdan çekip beni Behram Demirhan'ın esareti altından kurtardı. Sinir ve nefretle harmanlanmış gözlerini önce bende gezdirdi sonra Behram Demirhan'a.
"Bir daha karım hakkında bırak kötü konuşmayı, ağzını bile kıpırdatma cürretinde bulunursan işte o zaman hayatında tatmadığın bütün acıları tattırır, bir köşede oturur zevkle acı içinde kıvranıp ölmeni seyrederim."
Sözleri sıcak olan havayı dondurdu resmen. Karşısındaki adam ise sıktığı yumruğu bembeyaz olmuş bir şekilde Adar'a bakıyordu ama gözlerinin içine bakmaya cesareti yoktu. Adar ise öfkeden çatılmış kaşları ve kızarmış yeşilleriyle bana döndü bir süre gözlerime baktıktan sonra tekrar Behram Demirhan'a döndü. Bana bakınca nefesim kesilmiş, sussuz kalmış gibi hissettim.
"Anne katili o, daha doğar doğmaz elleri kanlıydı onun. Bir gün seni de öldürebilir gözünü dört aç."
İçimde sessizliğiyle nam salmış küçük Arin'i konuşturma zamanım geldi sanırım. Çünkü hep sustu. Susturuldu.
"Bıkmadın mı beni annemi öldürmekle suçlamaktan? Yeter. Senin gibi birisinin kanını damarlarımda taşımaktan, kızın olmaktan çok utanç duyuyorum. Senin gibi bir adamın kızı olmaktan iğreniyorum."
Bütün nefretimle yüzüne içindekileri bağırarak kustum. O kadar bağırdım ki boğazımın yandığını hissediyorum.
Kalbi kırık küçük Arin'in asla tamir edilmeyeceğini bugün öğrendim. O küçük kız, hep annesinin katili olarak kalacak ruhunun ölü bedeninin yanında.
Çok yazık, küçük kız olarak kalmamak. Hiç birisinin küçük kızı olamamak.
"Seni kaç kere öldürmeye çalıştım ama annen, annen hep buna engel oldu. Senin onun ardından kalan tek şey olduğunu söyledi. Sen hiç düşündün mü babam neden hep güldüğümde, saçlarımı açık bıraktığımda kızdı diye."
Kızmak ne kelime yasaklamıştı korkusundan gülerken sesimi kısar, saçlarımı sadece bir keresinde bayramda açık bırakmıştım o gün etmediği hakaret kalmamış ben de bir daha saçımı açık bırakmamıştım tam 9 yıl. 9 yıl boyunca saçlarımı açık bırakmadım.
"Çünkü her zerrenle ona benziyorsun. Bana onu hatırlatıp acı çekmemden başka hiç bir işe yaramıyorsun."
Sesinden ne kadar acı çektiğini anlamak mümkündü. Ama benim suçum değildi ki annemi öldürmek, ona her şeyimle benzemek.
"Benim ne suçum var ben mi ona benzemek, onu öldürmek istedim."
Gözlerimden bir damla yaş akıp gitti çeneme doğru.
"Eğer babamı seçebilme hakkım olsaydı, senin gibi bir adamın kızı olamamyı dilerdim."
Söylediğim sözle sinirine yenik düşüp elini kaldırdı. Bu sefer korkusuzca karşısında durup gözümü bile kıpırdatmadım.
"Seni hadsiz."
Elini tam yüzüme indireceği esnada Adar önüme geçip elini havada yakaladı. Daha ne olduğunu anlamadan kırılma sesi ve Behram Demirhan'ın bağırışları doldurdu kulaklarımı.
Finito...
