15. bölüm · ZORUNLU BAĞLAR: Geçmişin İzleri
13.BÖLÜM: "BADEM ŞEKERİ"
✵...✵
"İzler altında tüm varoluş ve yok oluşu gizler. Ve bazen o varoluşlarımız yeni birini doğurur. Aynaya bakınca tanıdık sima vardır, ama farklı bir kişilik kazınmıştır kalbe..."
✵...✵
Saklayacak izler olmayınca geride kalmış bir geçmişte olmaz. Geçmiş olmayınca gelecek de olmaz. İşte hayatımızın anlamı geçmiş ve geleceğimizden geçer.
Her ne kadar kendimi geçmişimin izlerinden soyutlamaya çalışsam da, bir gölge gibi beni takip ediyor. Ruhumu yaralıyor. Her geçen gün kalbimde duygularımın yok olduğunu, silikleştiğini hissediyorum. Neden bilmiyorum, ama kalbim hiçbir duyguya ev sahipliği yapmak istemiyor artık. O adamla karşılaşana kadar. Yeşil gözleriyle kesiştiğim andan beri bütün hayatım, kurulu düzenim tepe taklak oldu. Eski Arin yok oldu. Eski Arin'den her şeyi alındı. Peki ya şimdiki Arin'e ne olacak?
Arkadaşlık, dostluk; bunlar küçük, sıradan kelimeler olabilir, ama taşıdığı anlamın ağırlığı fazladır bende Berfin benim yalnız arkadaşım değil kardeşim, dostum, sırdaşım kısacası her şeyim abimden sonraki her şeyim.
Yerde yüzü kandan dolayı zar zor seçilen adam, arkamda duran Berfin'e onu yiyecekmiş gibi bakıyordu. Korkudan dili tutulmuş, tir tir titreyen Berfin'in yanına gidip elimi omuzuna kattım, 'Korkma, ben varım yanında,'der gibi. Gözü yerdeki adamda takılı kalmış, ağzının içinde, "Beni öldürecek. Beni öldürmeye geldi," dedi. Bu adam kimdi ve Berfin neden ondan bu kadar korkuyordu? Gözlerinde ilk defa bu kadar derin bir acı görüyorum. Bakışlarım yerle bir olmuş adama kayınca yüzünü inceleyemeden edemedim. Yanağının üstünde küçük ama gözle görülür bir yara izi vardı.
Adamın kapkara saçları, patlamış kaşı ve delici gözleriyle aynıydı. Ona bakınca içim ürpermedi değil. Adar adamın gülen ağzının ortasına bir yumruk daha savurdu.
"Lan it senin beynin sikine mi kaçmış? Böyle elini kolunu sallaya sallaya benim evime geliyorsun. Bırak evime gelmeyi, evimin sokağından bile geçmeyeceksin demedim mi ben sana?"
Adar yakasından tuttuğu adamın yüzüne kükrercesine bağırırken sinirden deliye döndüğünü anlamak pek de zor değildi. Adamda tık yok, ne karşılık veriyor ne de Adar'ı durdurmaya çalışıyor. Gerçekten de aklını peynir ekmekle yemiş Adar'a karşı gelerek. Hani böyle acı çekmeyen, hatta acıdan zevk alan tipler vardır ya aynı onlar gibi.
Adam kan kusarken kahkaha atmaya başladı, "ben oyuncağımı almadan buradan bir adım dahi atmam Karadağ." Dedi kapaklandığı yerden doğrularak. Kalkınca önce bir sendeledi sonra ise hemen toparlandı. Takım elbisesinin ve kopan ilk iki gömleğinin düğmesinin yakasını düzeltti. Üzeri ağzından, kaşından, burnundan akan kanlarla dolup taşmıştı. Avucunun iç kısmıyla, ona her an parçalara ayıracak heybetli adama bakarken siyah ceketinin toz olmuş kısımlarını silkeledi.
Bakışları tekrar Berfin'de gezinirken omzunu daha sıkı kavradım. Adam Berfin'e doğru bir adım attı, ikincisini atacakken Adar'ın ayağının dibinden sıyıran kurşunuyla durdu. Sessiz ortamı bir bıçak gibi bölen silah sesi Berfin'i daha çok korkutmuş bunun akabinde gözünden bir yaş süzülüvermişti. Bu adamı Adar'dan çok ben parçalara ayırmak istiyorum.
İçimde dizginini tutamadığım öfkem, iyilere hayrı alamet değil.
"Eğer o adımı atarsan az önce sıyıran kurşun, yönünü şaşmadan beynini dağıtır bilmiş ol."
Berfin elini kulağına götürüp, "Yine beni vuracak. Yine beni vuracak." Dedi benim bile zar zor duyacağım bir ses tonuyla. Bu kadarı da fazla. Bu adama haddini bildirmek şart oldu.
Ani gelen sinirle Berfin'in başına öpücük kondurup fısıltıyla, "Korkma her şey düzelecek sana söz veriyorum." Dedim. Gözünden akan yaşla bakışları beni buldu. Elimle yaşlarını silip tekrar saçlarına öpücük kondurup geri çekildim. Benim arkadaşıma bu denli korkuyu yaşatan kişinin karın ağrısı neymiş öğrenelim bakalım.
Hiç olmadığım kadar ciddi halimi kuşanıp çatık kaşlarımla Adar'ın yanına geçtim. Bakışlarımı adamdan bir an olsun çekmedim.
Adar'ın öfkeli bakışlarının saçlarımın üzerindeki soluğundan hissediyordum. Başımı yukarı kaldırdım. Yeşil gözleriyle kesişti kahvelerim. Öfkeden deliren kirpikleri bir ok gibi saplandı kahvelerime. 'Dışarı çıkma' demişti onu dinlemediğim için böyle olduğunu biliyorum ama öfkesi kat ve kat daha da artmıştı. Eğdiği boynunu yavaşça kaldırıp sert çehresiyle karşısındaki adama konuştu.
"Bana bak lan eğer şimdi siktir olup tıpış tıpış kendi ayaklarınla çıkmazsan şu seni ayakta tutan," elindeki silahı ayaklarına doğru işaret ederek devam etti,"uzvuna
veda etsen iyi olur." Dedi.
"Beni tehdit mi ediyorsun Karadağ?" Dedi önüne düşmüş saçını arkaya doğru tarayarak. Korkmuyormuş gibi bir duruş sergilemek adına silahını belinden çıkarıp eline aldı. Aklınca sıra 'sen beni tehdit ediyorsan ben de boş durmam' demek istiyordu.
"Sen de bilirsin ki ben tehditten ziyade icratta iyiyimdir."
Sanki önceden tanışıklıkları var gibi konuşuyorlar.
"Bilirim. Ama şu arkanda ödü bokuna kaçan kadını alacağım. Sen bir şey bile yapmayacaksın."
Söyledikleri damarıma basarken bakışlarım Berfin'e kaydı. Canım dostum başını eğmiş ve hala titriyordu. Sevdiklerimin canını yakanın canını ben de yakarım.
"O bir şey yapamayabilir ama ben seve seve yaparım."
Adar'ın elinden silahı alıp önümde duran adama doğru soğuk namlusunu çevirdim.
"Bak sen şuna Karadağ'ın da oyuncağı varmış."
Gözümü bile kırpmadan Adar'ın ıska geçtiği topuğuna sıktım.
Adam acı dolu inlemeyle ağzından küfürler savurdu topuğunu tutarak. Elimdeki silahla birlikte adama taraf eğildim gözlerimi gözlerinden ayırmadan,"Adar' ın kurşunu teğet geçmiş olabilir ama benim kurşunum asla. Eğer benim kurşunum teğet geçmişse bil ki o gün kötü günündesindir. Şimdi sen düşün tabii omzunun üzerinde taşıdığın boş tenekede beyin varsa. Bir daha kadınlar hakkında hele ki Berfin hakkında saçma salak konuşursan az önce topuğuna yediğin kurşunu o boş yere açıp kapattığın ağzının içine yersin." Dedim doğrularak. Arkamı döndüğüm gibi Adlar'la burun buruna geldik. Koyulaşan yeşilleri bana yabancı olduğum hisle bakarken dudağında yarım ağızlık gülüş vardı.
Denegesiz herif.
"İşte benim karım." Dedi büyük bir tutkuyla, acaba bu adamın kafasına UFO mu düştü çünkü saksı düşse saksı kırılır bu taş kafayla. Ayrıca bana esip gürlemesi gerekmiyor muydu ne bu şimdi? Dengelerimle çok fena oynuyor. Kaburgamdan soğuk bir ürperti halinde geçen bu his. Hiç alışık olmadığım bir his.
Tanısı bende konulmamış bir his.
Gözlerimi net bir şekilde gözlerine dikip,"Nereden karın oluyormuşum." Dedim. Yani haklı olarak ben istemediğim adamla evlenmek zorunda kaldım ve bu yüzden onun karısı olacağım diye bir şey yok. Tabii Allah katında işler değişiyor. Keşke böyle iğrenç bir işe dini karıştırmasaydı. Bu adamı anlamak atomu parçalamaktan bile daha zor.
"Silahımı taşıyabilen tek kadın ve dokunan ilk kişi olarak." Dedi benden farksız gözlerime bakarken. Silahı amma da kıymetliymiş kimse dokunmadığına göre.
"Bu benim için su tabancası Karadağ. Daha beni tanıyamamışsın." Dedim elimdeki silaha bir bakış atarak. Silah sıradan bir silah değildi üzerine siyah olmasına rağmen belli olan bir siyah gül işlenmişti. Ağır bir el işçiliği var. Siyah gülün dallarında asılan yaprakları bir sarmaşık gibi dolanmıştı kabzasından namlusuna kadar.
'Sakın bir cana zarar verme ama eğer masum bir cana zarar verilirse sen de silahını kullanmaktan geri kalma' demişti abim bana silah kullanmayı öğretmenden önce. Öğrettiği ilk şey buydu. Kendisi bir cana kolay kolay zarar vermezdi ama eğer masum bir can yanıyorsa işte o zaman kimse abimi tanıyamazdı. Yer gök bir olsa bile durduramazlardı onu.
"Seni senden bile daha iyi tanıyorum Arin." Dedi büyük bir nefes verirken. Bakışlarımı tekrar gözlerine kaldırdığımda her santimimi bir sanat eserini inceler gibi inceledi. Nefesimi derince içimde tuttum. "Asıl beni tanımayan sensin." Dedi.
Elini elime alıp silahı avucuna bıraktım,"Tanınmaya değer birisi değilsin Karadağ." Dedim. Gözlerimi yeşillerinden ayırıp Berfin'in yanına gittim. Avucumun içi terden sırılsıklam olmuştu. Kurutmak için avucumun iç kısmını pantolonuma sürttüm. Acıyan bakışlarımla Berfin'e kocaman sarıldım." Ben varken kimse sana bir şey yapamaz." Dedim. Elimin altındaki beden sıcaklık işlevini yitirmiş kas katı kesilmişti. Hala o adama baktığını biliyorum ve ondan korktuğunu da.
"Biliyorum bu yüzden size sığındım." Dedi ağlamaktan çatallı çıkan sesiyle.
Çoğul konuşurken bir an affaladım sonra kimi kast ettiğini anladım. Çağan Adar Karadağ. Benim hayatımı mahf eden adam şu an en yakın arkadaşımın iyilik meleği. Bir tek bana karşı mı böyle diye düşünmeden edemedim. Kalbimden bir damla hüzün aktı. Şu an dimdik ayakta durmalıyım yıkılan arkadaşım için.
"Hadi Berfin biz içeri geçelim." Dedim elini tutup yönünü içeriye çevirirken. Arkamızı dönüp gideceğimiz zaman işittiğim sesle yerimde dona kaldım.
"Alıcı gözüyle baktım da seninki daha güzelmiş Karadağ."
Hışımla dönüp adama haddini bildirecektim ki Adar benden daha hızlı çıkıp adamın üzerine çullandı yüzündeki dağılmışlığa ekleme yaptı. Adamın üzerinden hırsla kalkıp, "senin karıma kayan gözlerini ellerimle söker başka yerine takarım lan!" Sona doğru kısık olan sesi yükselmişti. Şu an o adamın yerinde olmak istemezdim. Önüne gelen her şeyi yutacak bir kasırga gibi. Her şeyi kendisiyle savuracak fırtına gibi.
Korumalara dönüp, "alın şu Serhan itini burdan depoya götürün anlaşılan dersini hala almış değil" dedi.
Verilen emirle korumalar yerde acıyla kıvrananan adamı kaldırıp bahçe kapısının önünde bulunan siyah arabaya bindirip gittiler.
Bense arkamda bıraktığım korkudan lal olmuş Berfin'in yanına gittim. Gözünden akan yaşı sildim.
"Tamam korkma gitti artık" dedim.
Merdivenlerden odama geçene kadar hala sayıklıyordu. Beni öldürecek diye. Onu yatağa uzatıp üzerini örtüp korkusunu az da olsa alabilmek için yanına uzandım. Çarşafın altından ona sarıldım, başını çenemin altında hizzalayıp saçlarını narince okşadım. O ise tek kelime dahi etmeden gözlerini kapadı. Her şeye sağır olmak ister gibi. Her şeye kör olmak ister gibi.
Canım dostum kim bilir ne kadar korkmuştur o adamdan. Sıkıntıyla nefes verip nefes alış verişleri düzene girene kadar bekledim.
Yaklaşık bir on dakika sonra Berfin'in yanından ayrılmış aşağıya Adar'ı aramaya çıktım. O adamın kim olduğunu bana söyleyebilecek tek kişi o olduğu için. Mutfaktaki çalışana sordum o da nerede olduğunu bilmiyor. Belki çalışma odasındadır diye oraya da baktım yine yoktu. Bu adam yer yarıldı da içine mi girdi? Diye düşünmeden edemedim doğrusu. Son çare odasına bakmak. Çalışma odası yatak odalarının olacağı katın yukarısında olduğu için merdivenden indim. Ayaklarım Adar'ın odasının önünde dururken. Kulağımı kapıya yasladım. Ses gelmiyor. Kapıyı tıklattım. Odasına girmeyeceğim demiştim ama mecbur.
"Gir."
Odanın içinden gelen kalın sesle içeriye girdim. Girdiğim gibi ellerimle gözümü kapatıp arkamı döndüm.
"Sen sapık mısın?"
"Neden şimdi sapık oluyorum?" Dedi. Bunu söylerken kulağıma kısık bir kıkırtı sesi geldi. Keyif alıyor bir de bundan. Allah'ım sen akıl dağıtırken bu hödük tuvalette miydi? Ya da şemsiye mi turuyordu?
"Çünkü üzerin giyinik değil ve bana gir diyorsun. Sen bunu her kadına mı yapıyorsun?" Evet yani üzerin giyinik değil madem neden gir diyorsun be adam. Git gide sapıklaşıyor bu da.
"Hayır bir tek sana özel." Dedi. Üzerini geçirdiği kumaşın sesi kulağımı doldururken,"Benim olduğumu nereden biliyorsun?" Dedim. Elim hala gözümün önüne serili perde gibi duruyor.
"Merdivenleri inerkenki çıkardığın sesten, seninle beraber kapının eşiğinden sızan kokun bir de kulağını meraklı bi çocuk gibi kapıya yaslamandan." Dedi. Gerçekten onca şeyi nereden biliyor? Hayretler içerisinde ağzım aralandı. Demek bugüne kadar kulağımı kapısına dayandığımı biliyordu.
"Bu kadar şeyi nereden biliyorsun?" Dedim şaşkınlığımın tesiri altında kalarak.
"Sana söylemiştim seni senden daha iyi tanıyorum diye. Hem üzerimi giyindim dönebilirsin. Korkacağın şeyin üzeri kapandı."
Ona taraf döndüğümde elindeki havluyla saçlarını kuruluyordu. Her zamanki özenli saçları gitmiş yerine dağınık saçlar gelmişti. Öndeki saç tutamından bir damla süzüldü belirgin elmacık kemiğine. Üzerinde beyaz polo yaka tişört vardı. O tişörtün kolları o kadar gerilmişti ki kasalarından dolayı her an yırtılabilirdi. O tişörtün hakkını veriyor. İçeriyi saran yoğun erkek şampuanı ve duş jeli çok ferahlatıcıydı. Bir an buraya neden geldiğimi unutacaktım.
"Seninle konuşmam gereken bir şey var."
"Evet dinliyorum seni." Dedi elindeki havluyu yatağa bırakıp.
"Buraya gelen adam kim ve neden Berfin'in peşinde?"
Sorum gayet düz ve temizdi.
"Arkadaşın anlatsın sana."
"Eğer o anlatabilseydi sana sormazdım. Şimdi bana olayları en başından anlat."
Gitmeye hiç niyetim yok.
"Çok uzun mesele ve benim boşa harcayacak vaktim yok."
"Benim de seninle harcayak bir dakikam bile yok."
"İyi ne güzel işte sen bir dakikanı harcamazsın ben de değerli vaktimi daha yararlı aktivitelerle geçiririm."
"Adar." Dedim dişlerimi sıkarak.
"Karım."
"Bana bak Karadağ geçen seni yanlışlıkla vurdum ama bu sefer bile isteye vururum bilmiş ol."
"Neden vuracaksın karıma karım dediğim için mi?"
"Evet."
"İyi ölümüm senin ellerinden olsun. Zaten iyice alıştın silahımı kullanmaya."
"Alıştıranlar utansın."
Çalan kapıyla hizmetli kadın elindeki tepsiyle Adar'a doğru gitti. Tepsinin üzerindeki bardakta yeşil bir sıvı vardı. Detoks gibi bir şey kendine iyi bakıyor bey efendi. Kadın afiyet olsun diyip kapıyı arkasından kapattı. Adar elindeki bardaktan bir yudum aldı yüzünü ekşitti.
"İstediğim gibi yapamamış." Diyip bardağı yatağın yanındaki komidine bıraktı. Odanın içinde bulunan siyah geniş koltuğun köşesine oturup kollarını her iki tarafında açtı ve ayağını dizinin üzerine bıraktı.
"Otur sana anlatacağım." Dedi.
Ben de koltuğun diğer köşesine oturdum tabii camış gibi oturmadım. Koltuk çok rahattı köşeye daha çok sindim.
"Ama bir şartla bir hafta boyunca kahvaltımı bir de şu içeceğimi sen hazırlayacaksın."
"Şu şartlardan bıkmadın mı?"
"Huyum kurusun."
"Kurusun." Dedim gözlerimi gözlerine dikerek. O bana direk bakıyorsa ben de bakarım.
"Anlatmıyorum."
"Tamam. Kabul."
"Güzel. Sabah saat sekiz buçuk gibi kahvaltımı odama getirirsin."
Kafamı salladım yalnız.
"Gelelim kuru fasulyenin yararlarına. Senin bu arkadaşın o adamla nişan yüzükleri bakmak için çarşıya çıkmışlar." Adar'ı durduran benim koca bir şaşkınlıkla söylediğim"Ne!" oldu. Berfin. O adamla. Nişanlı. Beynim durdu kafam hiç bir şey algılamıyor.
"Berfin bana bunu anlatmadı."
"Muhtemelen korktuğu içindir. İşte bu Serhan itiyle yüzükleri seçiyorlar bu da kızı artık nasıl ikna ettiyse buraya kadar getiriyor."
"Neden burası?"
"Çünkü burası dağlık yer ve böyle pis zihniyetli insanlar için uygun."
"Ne için uygun?"
"Şey için işte anlasana."
Gözlerim yuvalarından fırlayacak kadar kocaman oldular. Tırnaklarımı bacağıma batırdım. Benim bile yüzüm kızardı böyle bir şey için o adam hiç mi utanmadı. Gerçi böyle bir şeyi düşünen neden utansın ki.
"İşte arkadaşın elinden bir şekilde kurtulup kaçıyor. Sonra buraya kapının önüne kadar geliyor. Tabii o it de. Kızı yakalayamadığı için hazmedemiyor ve vuruyor. Sonra işte arkadaşın olduğu yerde düşüp bayılıyor. Tabii o pezevenk burasının bana ait olduğunu bildiği için kaçıyor. Sonra işte ilk başta kızın kim olduğunu bilmedikleri için bizim çocuklar onu kömürlüğe kapatıyorlar. Gerisini zaten sen de biliyorsun."
Biliyorum. Arkadaşım benden bile daha kötü olaylar yaşamış ve bana bunu anlatmaya gücü yetmedi. O adamı vurduğum için en ufak bir üzüntüm yok tam aksine beynini dağıtamadığım için kendime kızıyorum. Onun bir yaprak gibi titrediği bedeni, parıltısı gitmiş gözleri. Gözümün önünde arkadaşım kahr olurken ben hiç bir şey yapamadım. O yok olurken bile bana bunu belli etmedi. Kendimi kaybolmuş annesinin elini kalabalığın ortasında bırakmış küçük bir kız çocuğu gibi hissediyorum. Gerçi o eli hiç tutamadım.
Omzuma konan elle transtan çıkmış gibi oldum. Adar'ın yeşil gözleriyle buluşunca alnımı omzuna dayayıp ağlamaya başladım. Biliyorum bu yaptığım çok saçma bir şey ama uzun zamandır birisinin omzunda ağlayamadım. Bu kadar kimsesiz olduğumu bilmiyordum. Şu an beni en çok yaralayan adamın omzunda ağlamam sınırlarımı zorlayan bir şey ama ben de insanım. Akan gözyaşlarım tişörtünü ıslatırken ne durumda ve kimin omzunda olduğumu umarsamadım. Sadece ağlamak istiyorum o kadar. Sessiz ağlayışlarım hıçkırıklara dönüştü. Bu kadar dolduğumu bilmiyordum. Adar'ın kasılan bedeniyle ondan uzaklaşacaktım ki elini başıma koydu.
Saçlarımı nazikçe okşadı. Bir an affaladım sonra ise ağlamama devam ettim.
Bunu yapan hiç kimse olmamıştı bugüne kadar. Bu ağlamama bir mum daha yaktı. İlk kez kendimi bu kadar dipte hissediyorum. İnsan meğersem kimin omzunda ağalyacağına karar veremiyormuş. O kişinin hiç olmaması gereken kişi olması bile. Hayat gerçekten bir girdap gibi, battın mı çırpındıkça daha çok derine batarsın o yüzden her şeye lal olup kılını bile kıpırdatmamak bizim kurtuluşumuz, bizim tünelden önceki son çıkış yolumuz.
Kendini hiç ummadığın aklının hayalinin almayacağı kollarda ağlarken bulmak ne kadar aciz olduğumun göstergesi.
Kimsesizliğimin göstergesi.
Karanlık dünyamın, karanlık kıtası.
Burnumu dolduran koku bütün evrelerime sinyal veriyor. Yanıp sönüyor. Bir koku bir insana 'ağlama ben varım' der mi? İşte bu koku kollarında olduğum adamın asla söylemeyeceği tabii benim duymaya ihtimal dahi vermediğim şeyi söylüyor. Yine kimsesizliğim yüzüme çarptı. Dev dalgalar gibi yıktı geçti yaptığım kumdan kalemi.
Saçımı sadece birkaç saniyeliğine okşadı sonra ne kadar saçma bir şey yaptığını anlayıp geri çekti. Düşmanımın bile hafif bukleli saçlarıma midesi bulanıyor.
Babamın bile iğrendiği saçı Karadağ mı sevecek?
Hiç sanmam.
Yine ve yine akın etti zihnime geçmişim.
✵...✵
Kahve saçlarımın su gibi dalgası belime kadar geliyor her sabah özene bözene örüyordum çünkü babamın yemeğinin içine düşerse bir daha o yemeği yemez çöpe atarmış bunu bana Selma abla demişti daha küçükken ilk okula yeni başlamışken. Bu da günlük rutinim haline gelmiş sabah kalkar kalkmaz saçımı tarar, örer öyle inerdim sofraya. Daha o küçücük aklımla düşündüğüm şeye bak. Coğrafya kaderdir gerçekten de.
Ama bir gün bir gün içimdeki çocuk çocuk olduğunu hatırladı. Bir güncük. Hem bugün bayram herkes en güzel elbiselerini giyer ve saçına değişik modeller verir. Ben de sabah ezanıyla uyandığım gibi abimin odasına gittim. Yatakta horul horul uyuyan abimi uyandırmak için, "Abi, abi hadi uyan bugün bayram," diye seslendim ama o uyanmadı. Yatağının boş kısmına çıkıp zıplamaya başladım ve "abi uyan, abi uyan," diye şarkı söyleyerek onu uyandırmaya çalıştım.
"Off Arin, bu ne ya sabah sabah," diye mırıldandı sonunda uyanınca.
"Abi bugün bayram, biliyorsun değil mi?" dedim heyecanla.
"Gerçekten mi? Ben bilmiyordum ya, beni aydınlattığın için çok sağ ol," dedi dalga geçercesine. Başımı yana eğip,"Abi hadi kalk giyin, bu bayram benimle şeker toplamaya söz verdin," diye ısrar ettim.
"Tamam. Tamam şeker canavarı." Dedi uyku mahmuru sesiyle.
"Çabuk hazırlan bütün Mardin'deki evlerin şekerini toplamamız gerek." Dedim heyecanla cıvıldayarak. Kalbim yerinden uçup gidecek sandım bir an.
Abimin yarı ayık ifadesine bir öpücük kondurdum, "bayramın kutlu olsun canım abim." Geri çekildim ve arkama bakmadan odama doğru koştum. Baş ucuma bıraktığım bayramlıklarımı aldım. Beyaz bir elbise altına da beyaz bir babet. Elbisemi Selma abla kendi eliyle dikti. Ayakkabım ise abimin hediyesi. Babamın benim varlığımdan haberi bile yok. Ben de pek takmıyorum zaten.
Kıyafetlerimi giyinip saçlarımı açık bıraktım çünkü Zehra ve Şükran aynı olmak için öyle yapacaklarmış bana da sen de açık bırak diyince hayır diyemedim.
Bayram kahvaltısı için abimle beraber salona geçtik. Babam her zamanki yerini almış baş köşeye kurulmuştu. Üzerine giydiği beyaz gömleği siyah kumaş pantolonu ve bununla takım olan yelek ve ceketi vardı. Tabii olmazsa olmazı kehribar tesbihini parmaklarının arasında sallıyor melodik ses çıkarıyordu. Bu sesten nefret ediyorum.
Abim önden ben arkasından babamın karşısına geçtik. Abime elini uzattı. Abim de öptü, babam elini kaldırdı abimin siyah saçlarını babacan bir edeyla okşayıp tebessüm etti. Cebinden çıkardığı iki yüzlüğü eline sıkıştırdı. Sıra bana gelince yüzünü başka tarafa çekip ayağa kalktı. Bense öylece elim havada kalakaldım. Abim yanıma gelip, "hadi Arin yemeğimizi yiyip sonra bu parayla bir sürü kız kaçıran ve torpil alalım."
Hüznün sarıp sarmaladığı dudaklarıma bu sefer mutluluk devr alınca yerimde duramayıp,
"Dondurma da alır mıyız?" Dedim büyük hevesle. Abim beni kırmamış, "alırız tabii." Dedi.
Birlikte sofraya oturtup yemek yemeye başladık. Yemeğin ortalarına gelmiş bulunuyorken babam elindeki çatalı sertçe masaya vurdu. Kavurmanın içinden uzun ince bir saç teli çıkarıp öldürücü bakışlarıyla,"bu saç teli senin mi?" Dedi. Sesinin yükesekliğinden içime pimi çekilmiş bomba atıldı sanki. Korku yavaş yavaş tüm bedenimi sardı. "Ben bugün mutfağa hiç girmedim ki." Dedim korkumun yansıdığı titrek sesimle. Ben bile zor duydum korkudan içime kaçmış sesimi.
"Yalan söyleme diğer çalışanların saçı açık değil bu konakta saçı açık olan ve bu kadar uzun olan bir tek senin." Dedi kendinden emin bir tavırla.
"Baba gerçekten de benim değil." Dedim bana inanmayacağını bile bile.
"Bana baba deme! Bir daha bu saçı açık görmeyeceğim anlaşıldı mı bir daha o saçı açık görürsem kökünden keserim."
Oturduğu sandalye öfkesinden nasibini almış arkadaki duvara sertçe çarpmıştı. Parmağını önümde sallayıp,"Sana ceza bugün dışarı çıkmak yasak." Alev topu olmuş vaziyette salondan çıkıp gitti. Bugün bayram ve bana dışarı çıkmamı yasakladı. Gözlerim doluyken abime kaldırdım bakışlarımı. O benim aksime dik duruşa ve korkusuz bir yüreğe sahip olduğu için bu yaşında bile sert durmayı başarıyor babamın acımasızlığı karşısında. Daha fazla dayanamadım koşar adım ağlayarak odama geçtim. Sırtımı kapıya dayayıp yere çöktüm. Ayaklarımı kendime doğru çekip elimle etrafını sardım, yüzümü dizime gömüp içli içli ağlamaya başladım. Bugün yine oldu olacak dediğim şey.
Babamın nefretinin sebebinin ne olduğunu bu yaşımda anlamaya çalıştım ama elime hiç bir şey geçmedi. Bu küçük yaşta bir de babamın neden bana karşı bu kadar öfkeli ve nefret dolu olduğunu öğrenmem bile bir büyüklük göstergesi.
Demek bazen küçük olmak büyük dertleri de beraberinde getiriyor.
Küçük olmak nedir deseler ben her sabah uyandığında bugün nasıl hata yapmasam diye düşünen değil bugün nasıl hatalar yaparım da babam bana doğrusunu öğretir olmalı. Fakat bugüne dek yaptığım bütün hatalarımda cezalandırıldım. Ama küçük bir çocuğun hatası olmaz ki. Çünkü çocuktur. Babam işte bunu sıra bana gelince unutuyor sanki karşısında küçük bir çocuk yok ta onunla yaşıt birisi var.
İnsan bir kez olsun kızına kızım demez mi? Ya da en basitinden elini tutup onu parka götürmez mi? Götürür ama Behram Demirhan götürmez Arin'i.
Hava kararana kadar kafamı bir an olsun doğrultup etrafıma bakmadım. Bakamadım. Eğer bakarsam dolaşıp şeker toplayan, neşeden dört köşe olmuş çocukları görürdüm. Zaten gelen cıvıl cıvıl sesleriyle ağlamam daha da artıyor. Bir de onları görmeye dayanamam. Küçük kalbim dayanamaz.
Kapının tıklatılmasıyla oturduğum
yerden kalktım.
"Arin uyanık mısın abicim?"
Abimin sesini duyduğum gibi kapıyı açtım. Abim elinde kocaman bir poşetle yanımdan geçip yatağa oturdu.
"Hadi kapıyı kapat gel şekerleri sayalım."
"Yok ben saymak istemiyorum."
"Hem bak bunları senin için bütün Mardin'den topladım." Dedi yatağa serdiği yüzlerce şekeri göstererek.
"Gerçekten mi?"
"Gerçek. Hem bak," ceketinin cebinden iki tane külahlı dondurma çıkardı, "sana dondurma da aldım." Dedi. Büyük bir sevinçle elindeki dondurmayı alıp yemeye başladım. Canım abim benim için bütün Mardin'i dolaşmış çeşit çeşit şeker getirmiş. Onsuzluk hiç olmasın, hatta uğramasın. O gün onunla bütün şekerleri saymış ve ben sayarken ara sıra bir kaç tane yemiş de tırtıklamış olabilirim.
Başımı omzundan kaldırıp gözlerimi sildim.
"Ben özür dilerim bir an öyle... Şey oldu." Kendimi nasıl izah edeceğimi bilmiyorum. Ne diyebilirim ki? Oturduğum yerden kalkıp gideceğim zaman bileğime dolanan elle durdum. O da benim gibi ayağa kalkıp gözlerini gözlerime kaldırdı.
"Gözlerinden akan bu yaşların sebebi olan kişiyi kendi göz yaşlarında boğacağım." Dedi denizdeki dev dalgaların derinliğiyle harmanlanmış sesiyle. Gözleri muhtemelen ağlamaktan kızarmış gözlerime kalktı. Sesindeki derinlik gözüne yansımıştı.
Derin ve kaybolanacak bir orman gibiydi yeşilleri.
"Kendinden başlasan iyi olur." Dedim elimle akan diğer yaşı silerek. Onun önünde ağlamamalıydım. Ona güçsüzlüğümü göstermemeliydim.
Bileğimi elinden kurtarıp odama geçtim. Yorgun kalbimle. Kahrolmuş hislerimle. Berfin uyanmasın diye yanında sessizce kıvranıp sessizce ağlamama devam ettim. İçime atmaya, kırgınlığımın dağ gibi büyümesini devam ettirdim. Her gece böyle olmak zorunda mı? Her geçen gün kırgınlığım bir ip gibi boynuma dolanmak zorunda mı?
✵
Sabah başımda beliren keskin ağrıyla mutfağa indim. Çalışan kadın bana Adar'ın sabah kahvaltısında ne yediğini söyleyip diğer işleri halletmek için mutfaktan çıkmıştı. Kollarımı sıvayıp işe koyuldum. Üç tane yumurta kaynattım, yanına da peynir, domates, salatalık, ekmek kattım. Son olarak da dün içtiği içeceği yaptım ama kendi yorumumu katarak. Onu da hazırladıktan sonra elimdeki tepsiyle odasına çıktım. Odanın kapısını elimin doluluğundan çalamadığım için direk içeri girdim.
Hava aydınlık olmasına rağmen oda karanlığa gömülmüş bir vaziyetteydi. Bütün boydan pencereler siyah perdelere haps olmuştu resmen. Güzelim güneşi engelliyor. Elimde tuttuğum tepsiyi odanın içinde bulunan sehpaya bırakıp perdeleri tek tek açtım. Sonunda güneşle buluşunca yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. Güneşin doğması bile benim mutlu olmama yeter.
Yatakta kıpırdanma sesi işitmemle yönümü o tarafa çevirdim. Adar yüzüne güneş vurduğu için eliyle kapatmaya çalışıyor ama yine de güneşin onu kavurmasına mani olamıyor. Bu hali beni daha çok güldürürken güneşin önüne geçtim gölgem güneşin ona vurmasına engel oldu. Kaldığı yerden uyumaya devam etti. Ne kadar da ağır bir uykusu var. O kadar ses çıkardım, yetmedi perdeleri çektim uyanacağına tam tersi daha çok yaylana yaylana uzanıyor.
"Adar uyansana." Dedim biraz ona yaklaşarak. Sesimi duyup duymadığına şüphe ettim bu yüzden daha çok yaklaştım.
"Adar uyan sabah oldu." Dedim. Kendisi gözlerini açmak yerine daha fazla sindi yatağa. Onu dürtersem belki uyanır diye elimi kaldırıp omzuna dokunduracağım zaman geçen sefer yaptığı gibi bileğimden sertçe tutup sırtımı yatakla birleştirdi. Korkudan nefes alış verişim hızlandı. Ne yapacağımı bilemez oldum. Her iki eliyle belimi sararak beni kendine doğru çekti. Beni kendine yaslarken hiç zorlanmadı, ayı. Daha bu olayın şokundan çıkamazken sıcak nefesini saçlarımın arasında hissettim.
Yüzü saçlarıma gömülü bir şekilde,"Beni uyurken rahatsız etmenin bedelini kollarım arasında kalarak ödeyeceksin. Şimdi sus ve uyu." Dedi uyku mahmuru çıkan boğuk sesiyle.
Dudakları saçlarıma değdiği için şu an ağzının kapalı olduğunu biliyorum. Sırtımın arkasından ritmik bir şekilde atan kalbini hissedebiliyorum. Çok yavaş atıyor hayret geçen sefer çok hızlı atıyordu.
Nasıl bir konumda olduğum zihnime bir yıldırım gibi düşünce ellerimi bileğine atıp üzerimden çekmeye çalıştım. Nafile. Kolları beni sıkmıyor ama yerinden de kıpırdamıyor.
"Çeksene kıskaçlarını üzerimden." Dedim yüksek konuşup beni bırakması için.
"Kıpırdanmadan dursana şuracıkta bir uykumuz var onu da zehir ediyorsun." Dedi huysuz bir çocuk gibi.
"Sen bırak beni istediğin kadar uyursun zaten."
"Uyu Arin." Dedi itiraz istemeyen bir sesle. Bu konum çok... Çok şey bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var o da hemen kalkmam gerektiği.
"Madem bırakmıyorsun ben de seni uyutmam." Dedim aklıma gelen ilk fikirle. Çok konuşmadan nefret ediyor çok konuşayım da görsün.
"Kokun olduğu sürece uyutmaman mümkün değil." Dedi burnunu saçlarıma daha çok batırarak. İçine çektiğini bile hissettim. Bu adam denegesizliğin ansiklopedisini yazmış ve yazmaya devam ediyor.
"Peki. Şimdi o dayanamadığın sesimle iki saat konuşayım da gör sen uykuyu. Şimdi bak bizim mahallede Halime teyze adında bir kadın vardı işte bu kadın oğluna kız aramaya çıktı aradı aradı kimse oğlunu istemedi. Son olarak bize geldi." Saçıma vuran nefesi hızlandı söylediğim son şeyle birlikte. Güzel. Devam ettim.
"İşte oğluyla beraber geldiler. Var ya oğlu resmen Bredpit kadar karizmatik ve yakışıklıydı. O mavi gözlerini hala unutmuş değilim." Dedim hayran hayran konuşurken. Belimdeki baskısı arttı ve beni kendine daha çok çekti. Allah'ım ben beni bıraksın diye saçma salak şeyler anlatıyorum o ise beni kendine daha çok çekiyor. Ben nerede hata yaptım?
"Buradaki bütün mavi gözlü uzun boylu erkekleri yakayım da sen gör." Sesinde hafif bir kızgınlık sezdim ciddiyetinin gölgesi altında.
"Nesin sen be önüne gelen herkesi yakıp, kesiyorsun. Çaki misin?"
"Hayır. Çağan Adar Karadağ'ım tam da ismime layık öldürme tekniklerim var. Kurbanlarımın en çok bayıldığı teknikler. Ne yapayım kesip, yakmaya ben de meraklı değilim bir kurşunun halledeceği iş varken. Hem yakıp, kesmede çok talep var."
"Sanki mağazadaki en çok satan tişörtü tanıtıyormuş gibi bir de öldürme tekniklerini anlatıyorsun. Senden daha rahat adam yok bu Mardin topraklarında." Unuttuğum bir şey var ya sanki. Ben en son ne anlatıyordum.
"En son mavi gözleri unutamadığında kalmıştın."
Gözlerim kocaman oldu. Bu adam içimi mi okuyor?
"İçini okumadım, sadece seni çok iyi tanıyorum." Dedi kendinden emin bir şekilde.
Beni nasıl bu kadar iyi tanıyor? Hayretler içerisindeyim şu an.
"Sesinin kesileceğini bilseydim önceden yapardım bunu."
Yine benimle dalga geçiyor. Onun ağzında madara olmayacağım tabii ki de. Konuşacağım hem de akşama kadar. Kaldığım yerden tam gaz devam ettim.
"Bak çocukta bir boy vardı ben diyeyim 1.99 sen de 2 metre. Hatırladım da konağın kapısına başını vurmaktan son anda kurtarmıştı." Sesli bir şekilde güldüm. Adar'ın ağzının içinde bir şeyler mırıldandığını duydum.
"İşte çiçeği ve çikolatayı bana uzattı. Deniz gözlerini benden ayırmadan ona gösterdiğim yere oturdu. Sonra ona yaptığım tuzlu kahveyi dibine kadar içti."
"O tuzlu kahvenin tadını en iyi ben bilirim o mavi gözlü ne olduğu belli olmayan yaratık bilemez." Dedi kafasını kaldırıp kısa bir anlığına bana bakarak. Ben de pozisyonumu değiştirip sırt üstü döndüm. Yüzünün yüzüme bu kadar yakın olacağını tahmin edememiştim. Belimdeki elleri yerini hala koruyordu.
"Vallah içti hepsini. İşte isteme faslına geçtik Allah'ın emri peygamberin kavliyle kızınız Arin'i oğlumuz Hüsamettin'e -" lafımı tamamlayamdan Adar kahkaha atmaya başladı. Bu da sinirlerimi ozon tabakasına kadar fırlattı frizbi gibi. Ciddi bir şey anlatınca gülenlerden nefret ederim.
"Neye gülüyorsun be?" Dedim koluna vurarak.
"Hüsamettin'e." Dedi kahkasına kaldığı yerden devam ederek. Yanağında dudaklarının hemen yanında derin olmasa da bir çukur belirdi.
"Çocuğun adı komik değil bir kere tamam mı? Hem ben adıyla değil onunla evlenecektim."
Kahkası aniden durdu. Kaşları çatıldı eskisi gibi.
"Yani onunla evlenmeye razıydın."
Konuşurken yeşil gözlerine nazaran sıcak nefesi burnum ve dudağım arasındaki ince çizgide yayıldı. Bu yakınlık fazlasıyla fazlaydı.
"Tabii ki de. Onu evimin direği çocuklarımın babası yapacaktım ama kısmet olmadı." Dedim sahte bir üzüntüyle.
"Bak sen şuna bir de evli mutlu çocuklu hayaller de kurmuş. Hayatın oyununa bak şu an sen benimle evlisin hatta kollarımın arasındasın. Sana söylüyorum bir daha bırak o çocuğun adını anmayı aklından bile geçirirsen o zaman görürsün evinin direği kimmiş."
"Zaten o çocuktan aklımda kalan tek şey gülüşü galiba ölene kadar unutamayacağım."
"Arin! Daha ben az önce ne dedim, o adamı aklından bile sileceksin." Patron çıldırdı. Bu kadar delireceğini bileseydim bunu çoktan anlatırdım.
"Ne yapayım hayal kırıklığımı unutamıyorum. Unutamam."
"Sen hangi hayal kırıklığından bahsediyorsun?"
"Hüsamettin'in ön dişleri hep dökülmüştü. İşte hayal kırıklığımın en büyük düşmanı. Zaten o gülüşü aklıma gelince şükrediyorum. Eğer gülmeseydi ve ben bunu düğün günü öğrenseydim ne yapardım?"
Az önceki sinirli hali gidip, sakin bir Adar'cık geldi sanki.
"Şimdi 32 tane dişi sapa sağlam, oldukça zengin, ultra yakışıklı ve çok güçlü bir kocan var. Buna şükür edebilirsin."
Böbürlene böbürlene anlattı kendini. Sanki bal kaymak bey efendi. Bakışlarımı odada dolaştırdım birini arıyormuş gibi. Bulamayınca kahvelerim yeşillerini buldu. Bana pür olmuş dikkatlice bakarken,"Hani nerede?" Dedim. Anında affallamış kolları gevşemişti.
Fırsat bu fırsat diyip kaçtım kolları arasından. Omzumun üzerinden yatakta şaşkın şaşkın bana bakan Adar'a döndüm.
"Kolların bomboş kaldı Adar bey ne oldu? He ne oldu?" Dedim onunla beş yaşındaki çocuk gibi altına işedi diye alay edercesine. Kendimi tutamıyorum ne yapayım.
"Sen iflah olmazsın gerçekten de tıpkı çocuk gibisin." Dedi mağlup sesini alıp yataktan doğrularak. Üzerindeki siyah çarşafı hışımla atıp yataktan çıktı. Bakışları bana tersti. Bayağı sinir olmuş.
"Ne yapayım huyum kurusun." Dedim onun bana dediğini yad ederek.
"Kurusun." Dedi o da benim söylediğimi bana satarak. Özenti ne olacak. Dolaptan bir kaç parça kıyafet çıkarıp yatağın üzerine indirdi. Bakışları bana döndü.
"Çıkacak mısın yoksa giyinmemde bana yardım mı edeceksin? Ben ikinci seçenekten oyumu kullanıyorum."
"Ben de oyumu çıkmaktan yana kullanıyorum. Burada kalıp senin o hormonlu vücuduna bakıp gözlerimi kanatamam." Diyip arkamı döndüm. Elim kapının kulpuna gidince durdum omzumun üzerinden ona dönüp
"Ayrıca Hüsamettin senden daha yakışıklı." Dedim.
Onunla dalga geçtikten sonra doğru odama uçtum. Odaya girdiğimde Berfin üzerini değiştirmiş yatağın ucunda oturur vaziyette olduğunu gördüm. Yanına oturup yüzünü avuçlarım içine aldım. Gözü şişmiş göz altının morartısı ben buradayım diyordu. Canım kardeşim bu hallere de düşecek miydi? Ben düştüm bari o düşmeseydi. Yüreğimdeki hüzün dolu ateş tekrar yakıp kavurdu beni. Berfin'in yorgun argın bakışları gözlerime kalktı.
"Anlattı mı sana her şeyi?"
Başımı aşağı yukarı salladım.
"Evet." Dedim. Gözlerime bakan gözleri baraj gibi doldu ve bana sarılınca taştı. Göz yaşları omzuma tane tane döküldü.
"Arin eğer bilseydim o adamla evlenmeyi kabul etmezdim." Dedi içli bir şekilde. Konuşurken her kelime arası mola verip yutkundu. Ellerimle saçını okşayıp, "Senin hiç bir suçun yok korkmana da gerek yok." Dedim sesimin güçlü çıktığından emin olarak. İçimde kopan fırtınalara rağmen sesim güçlü çıkmalı en azından dostum için. En azından o hayatının geri kalanını bir adama tutsak kalarak geçirmesin. Ben o yeşillerde artık mahkum kaldım hem de müebbet yedim.
"Arin ilk başta çok iyi davrandı, bana... Bana bir prenses gibi davrandı. İnanabiliyor musun bunları sadece bir haftada yaptı. Ben ona bir hafta içinde kandım aptal kafam." Benden ayrılıp ellinin tersiyle harelerini kasıp kavuran yaşları sildi.
"O adamı bir daha ne düşüneceğim ne de bana yaşattığı şeylerden dolayı korkacağım."
"Ha şöyle ben de eski Berfin nerelerde diye kayıp ilanı verecektim."
Yüzünde küçük bir mutluluk tohumu çiçek açtı. Gözlerinde iki gündür taşıdığı korkuyu söküp attı. Onun bu hali beni daha çok mutlu etti.
"Kayıp ilanını vermene gerek yok eski Berfin daha güçlü bir şekilde karşında." Dedi ses tanısında eskisi gibi taşıdığı korkusuzlukla. Boynu bükük modundan çıkıp omuzlarını dikleştirdi.
"Arin bana bir kaç parça kıyafet ver de şu korkak Berfin modundan çıkayım. Kendisi çok kötü kokuyor da."
Gözünü kırpıştırdı ve burnunu çekti. Yataktan kalkıp dolabın sürgülü kapısını sonuna kadar açtım. Elimle dolabı gösterip, "Berfin hanım buyrun dolap emrinize amade." Dedim.
Yerinden eskisi gibi neşeyle fırlayıp bütün elbiselerde gezdirdi kocaman kahve gözlerini. Berfin benim kadar kararsız değildir kıyafet seçiminde gözüne kestirdiğini alır. Onca elbise arasından gitti siyah bir kumaş pantolan ve üstüne de mor bir gömlek aldı. Bazen zevksiz de olduğunu söylemem gerek. Elindekilere büyülenmiş şekilde bakarak, "Arin ben bunları giyinip geleyim." Dedi ağzı açık bir şekilde banyoya girdi. İçeriden su sesi gelince banyo yapacağını anlayıp ona en sevdiği yiyeceği hazırlamak için mutfağa indim.
Mutfak mis gibi pişi kokuyordu. Çalışan abla ilk defa güzel bir şey yaptı. Elinde dolu dolu, pofuduk pofuduk pişilerle beni görünce gülümseyip, "Günaydın." Dedi. Ben de onun bana verdiği gibi gülümseyip, "Günaydın." Dedim.
Gözlerim elindeki pişilere kayınca kendimi tutamayıp bir tane aldım. Kadın bana önce şaşırarak baksa da bu halime kocaman tebessüm etti. Vallah bu eve geldiğinden beri yaptığı en güzel şey olabilir. Aynı Selma ablanın yaptığı gibi yumuşacıktı. Tadı da öyle mi? Pişiden bir ısırık aldım. Bir tane daha aldum. Bu çok güzel olmuş. Ağzım dolu bir şekilde, "Elinize sağlık Vallah on numara beş yıldız yapmışsınız." Dedim.
"Afiyet olsun. Sizin de elinize sağlık." Aval aval kadının yüzüne baktım çünkü ne yaptım ki? Düşünceli halimi gördüğü gibi beni aydınlattı.
"Adar beye yaptığınız içecek çok güzel olmuş ondan dedim. Tadına bakma fırsatım oldu da. Hem bakın." Arkasındaki tezgaha, içi boş olan bardağa baktı, "Adar bey hepsini içmiş, benim yaptıklarımı hiç beğenmedi ama sizinkinizi bitirmiş."
Bak sen şu hormonlu tavuğa demek ona yaptığım içeceği beğenmiş. Şimdi her gün ister. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Karşımda elinde tabakla duran kadına, "Size de afiyet olsun. Tarifi size veririm artık öyle yaparsınız."
"Sen varken başka birisinin elinden içmem ben."
Bakışlarım, gelen tanıdık sesle kapı girişinde her iki elini gri kumaş pantolonun cebine koymuş bir demet Çağan Adar Karadağ'a kaydı. Bugün diğer günlerin aksine saçları önüne tutam tutam düşmüş, daha farklı bir hava katmıştı ona. Üzerinde ise beyaz kolları dirseğine kadar katlı gömleği vardı. Kıyafet giyimi konusunda bayağı titiz birisi belli. Üstten üstten bakan o gözleri oyasım geldi bir an. Bundaki hava balonda yok. Elimi önümde birleştirip," Elimden ne olsa içer misin?" Dedim.
Hiç tereddüt etmeden, "Yeterki senin ellerinden olsun, değil zehir kezzap bile içerim." Dedi. Çalışan kadın ikimize gülüp mutfaktan çıktı. Adar kapının önünden çekilip bana doğru gelmeye başladı ada tezgahın önüne gelince durdu aramızdaki tek engel bu ada tezgahıydı. Ellerini tezgahın üzerine indirip benimle aynı hizzaya gelebilmek için biraz eğildi.
"Tüh." Dedim elimi birbirine vurarak," Söylesene sana altın varakta kezzap içirip kan kusturamayacağım, çok üzüldüm ya ben şimdi ne yapacağım?" Dedim sahte üzüntüyle. Az önceki kendinden emin ifadesinden ödün vermeyip hafif bir kaşları çatıldı.
"Dul kalmaya bu kadar meraklı olduğunu bilmiyordum." Dedi ciddiyetten yoksun tavrıyla.
"Ne dul kalması be, benim kocam mı var şaşaloz." Dedim. Ben şaşaloz mu dedim ona? İç sesim beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Bir tek sıra Adar'a gelince iç sesim sekteye uğruyor. Gerçekten de hiç iyi bir dost değil.
"Allah katında sen benim, ben seninim karıcığım istesen de istemesen de."
Vücuduma akın eden sinir beynime ulaşınca kendimi tutamayıp konuştum.
"Karıcığım dersen eğer bir daha..."
"Ne olur?" Dedi kendinden emin bir şekilde. O da biliyor ki benim ona en ufak bir zarar bile veremeyeceğimi.
Bundan nefret ediyorum.
Benim hakkımda her şeyi bilmesinden ve benim onun hakkında en ufak bir şey bilmemden nefret ediyorum. Onun hakkında bildiğim tek şey o da ismi gerçi ismi de yalandı ya ilk başta.
Yalan makinası; Çağan Adar Karadağ.
"Ne mi olur?" Etrafımda kafasına atacak bir şeyler aradım tezgahın üzerinde bulunan meyve dolusu kabın içinde gözüme çarpan eriği aldım. Günah nimet yani şimdi bunu böyle atarsam kafasına olmaz.
"Bir dakika bekle." Dedim işaret parmağımla bir yaparak. Erikten aldığım ilk ısırıkla yüzüm buruştu. Bu çok ekşi. İkinci ısırığı da aldım ne yaptığımı anlamaya çalışan bakışlarının ağırlığıyla. Erik tıpkı gözleri gibiydi yeşil yeşil.
Eriğin çekirdeği çıktıktan sonra ağzımdaki ekşi tatla birlikte bakışlarımı yüzüne kaldırdım. Elimdeki erik çekirdeğini kafasına isabet ettim tam alnının ortasına.
"Ayy nerede kaldınız sabahtandır sizi bekleye bekleye ağaç oldum." Berfin beklemekten bıkkın olmuş haliyle yanıma geldi. Bense aldığım mağlubiyetle Berfin'e öldürücü bakışlarımı attım. Adar'ın güldüğünü artık ona bakmadan anlayabiliyorum. Elimdeki erik çekirdeğine baktım bir de Adar'ın kafasına bugün kurtuldun ama elbet bir gün, elbet bir gün dedim içimden. Hayal kırıklığımı da yanıma alıp Berfin'e döndüm.
Berfin koluma girip mutfaktan çıkardı beni. Adar'ın arkamızdan geldiğini ayakkabısının seramik zemine vurduğu tok sesten anladım. Beraber sofraya oturduk. Adar masanın baş köşesine kurulunca ona anlamaz ifadeyle baktım çünkü bu sabah zaten kahvaltısını yapmıştı. Gözleri birden gözlerime değince çekmedim. Ağzımda eveleyip gevelemenin anlamı yok.
"Sen bu sabah kahvaltını yapmamış mıydın?" Dedim büyük hayal kırıklığıyla. Ne de mutlu olmuştum Berfin'le baş başa onsuz yemek yicez diye.
"Neden? Bir daha edemez miyim? Yoksa sen lokmalarımı mı sayıyorsun?" Dedi elindeki çatalı tabağa bırakarak.
"Ne haddime. Sadece senin gibi vücuduna iyi bakanlar bu kadar yer mi diye merak ettim."
"Merak etme karıcığım bu yediklerimi saatlerce spor yaparak eritip kas yapıyorum." Dedi elimde tuttuğum çatalı sıktım. Elim kaşınmaya başladı. Biraz daha konuşursa bu sefer Berfin var demem batırırım çatalı yeşil gözlerine.
"Maşallah enişteme pek de gücü kuvveti yerinde. Tam da Arin'in hayalindeki koca gibi."
Berfin'in ağzından çıkan koca kesilmesiyle dona kaldım. Özelimizi onun önünde konuşmasa olmaz mıydı? Ah keşke yerin yedi kat dibinde olsaydım da bu rezilliği yaşamasaydım.
"Başka nasılmış Arin'in hayalindeki koca?" Dedi Adar ben oturduğum yerde utançtan küçüklürken Berfin cevap verdi.
"Uzun boylu, karizmatik, her ortamda sözü geçen..." Daha fazla dayanamadım sofrada bulduğum marulu ağzına tıkıştırdım.
"Arin ne yapıyorsun?" Dedi ağzındaki marul yüzünden boğuk çıkan sesiyle.
"Evet Arin arkadaşın çok haklı ne yapıyorsun bırak da anlatsın."
Dedi benimle dalga geçer gibi çıkan sesiyle. İşte şimdi ben bittim. Adar'ın eline düşen bu kozla günlerce ağzından düşemeyeceğim.
"O aç olunca öyle saçma salak konuşur dinleme sen onu. Hem bak sen de daha hiç bir şeye dokunmamışsın." Dedim.
Adar'ın ağzına madara olmamak için onun da önüne bir kaç lokma yemek koydum. İkisi de beni sinir etmek için sanki anlaşmışlar. Berfin'in ağzındaki marul bitince ona susması için sert bir bakış attım. Anlamaz diye bir an korktum ama çok şükür ki sustu yemeğine kaldığı yerden devam etti.
Ben ise Adar'ın alay dolu bakışları arasında bir kaç lokma yedim. Tabii buna yemek denirse. Ağzıma mı koydum kulağıma mı belli değil. Çayımdan son yudumumu alıp sofradan kalktım. Berfin çoktan doyduğu için salona geçmiş benim de bitirdiğim gibi yanına gelmemi söyleyip gitmişti. Herhalde önemli bir şey konuşacak.
Salona girdiğim gibi koltukta oturmuş tırnaklarını kemiren Berfin'i gördüm. Stresli olduğu zamanlar yapardı öyle. İçime düşen merakla yanına oturdum.
Açık kahve gözleri beni bulunca önce derince yutkundu sonra boğazını temizledi.
"Arin sana ve enişteme çok çok teşekkür ederim." Sesi mahçup çıkmıştı. Ellerimi elinin üzerine kapayıp, "ne teşekkürü Berfin duymamış olayım biz her şeyden önce kardeşiz. Bir daha duymamış olayım."
"Evet biz her şeyden önce kardeşiz. Senden son bir şey isteyeceğim." Dedi bakışlarını benden kaçırarak.
"İste."
"Ben eve gitmek istiyorum, sizin başınıza da onca bela geldi benim yüzümden."
"Deme öyle. Biz hem iyi günde hem kötü günde beraber olacağız diye yemin etmedik mi? Ne çabuk unuttun." Dedim sesimde hafif üzüntü barındırarak.
Gülümsedi.
"Unutmadım tabii ki de. Sadece annemi, babamı, Yade Zerga'yı özledim. Onlar şimdi meraktan ölmüşlerdir."
"Haklısın ama o adam."
"Enişteme sordum o şerefsiz adamı yanıma yaklaşamayacak kadar beter etmiş. Hem o beni götürecek kendi elleriyle aileme teslim edecek gözün arkada kalmasın olur mu?" Dedi gözlerini kırpıştırarak.
"Peki ya o adam gelebilecek kadar delirmişse?" Dedim haklı olarak. Ya yine ona zarar verirse Allah korusun.
"Kocan ona da bir çözüm bulmuş
bizim evin etrafına kendi korumalarını katacakmış."
İçime derin bir nefes çektim. Adar'ın onca şeyi neden yaptığını da merak ettim doğrusu.
"Eğer gitmek istiyorsan tutamam seni ama arada sırada beni görmeye gel olur mu?" Dedim gözlerimi gözlerine mıhlarken. Bir kaç gündür o burada olduğu için eski düzenine geri dönmüş gibi oldum. Eski günlerime dönmüş gibi.
"Sen de gel. Yede Zerga her gün soruyor diyor nerede bu kız diye."
Gülümsedim. Berfin'in babaannesi Oluyor Yade Zerga. Aklı bazen gidip geliyor ama çok tontiş ve çok tatlı birisidir. Aklı gidince çocuklaşır ama yerinde olunca da tam ağır bir kadın oluyor. Kocasını kaybedince öyle oldu. Aşk işte insanın aklını alır derler de inanmazdım ta ki onun kocasına olan bağlılığını görene kadar.
"Onu benim yerime kocaman öp ve o tontiş yanaklarını sık."
"Tamam yaparım."
Adar salona girince, "Hazırsan çıkalım." Dedi Berfin'e taraf konuşarak. Berfin ayağa kalkıp başını olumlu anlamda salladı. Onun gitmesini hiç istemesem de ailesini çok özlediğini gözünün dolmasından anladım. En azından onun ardında kalan, onu düşünen bir ailesi var gitsin onlara sımsıkı sarılsın. Benim yapamadığımı yapsın.
İçimdeki buruklukla ben de onlarla birlikte bahçeye çıktım. Üç tane siyah araba hazır bahçe kapısının önünde duruyordu. Bütün korumalar Adar'ı görünce arabalara doğru yaklaştı bahçede yalnız bir kaç koruma kaldı. Berfin yalnız hissetmesin diye ben de onunla gideceğim. Hareket edeceğim zaman Adar bileğimden tutup durdurdu beni.
"Nereye?" Dedi sorguya çeker gibi. Bileğimi ellerinden çekip, "Ben de geleceğim." Dedim.
"Hiç bir yere gelmiyorsun." Dedi emir verircesine. Neden hep ters davranıyor bu adam. Tam her şey normal oldu diyorum yine eski gıcık haline dönüşüyor. Bıktım gerçekten de onun bu dengesiz hallerinden.
"Geleceğim."
"Arin bir şeyi tek seferde anlayamıyor musun? Gelmiyorsun dedim o kadar. Şimdi içeri gir ve dışarıya bile çıkma. Evdeki koruma sayısı azaldı bir de aklım burada kalmasın."
"Sen beni kendinden korusana önce. Ne diye başkalarından korumaya çalışıyorsun. Hem kimden koruyorsun beni?"
"Senin için tehlike olacak son kişi bile değilim. Ama seni öldürmeye can atan bir sürü kana susamış it var."
Söyledikelerini aklım hayalim sindirmeyi reddetti. Beni neden öldürmek istesinler ki?
"Şimdi içeriye gir ve benim asabımı bozma bir de seni düşünmek zorunda kalmayayım." Dedi dişlerinin arasından tıslarcasına. Bakışlarımı Berfin'e doğru çevirdim arabanın önünde durmuş bizi izliyordu. Dolan gözlerimdeki yaşlarımı sım sıkı tuttum. Ona yaklaşınca kollarımı boynuna dolayıp son kez kokusunu içime çektim. Elleri belimde kavuşunca daha da sıktım onu kollarım arasında.
"Kendine çok iyi bak Berfe." Dedim kulağına fısıldayarak. Ondan hiç ayrılmak istemiyorum ama kollarımın arasında çırpınınca bıraktım onu. Sahte bir şekilde öksürürken, "Kız beni öldürecektin az daha." Dedi.
"Ne güzel işte sevgimden boğulacaksın kimseye pek kısmet olmuyor kıymetini bil." Dedim gülümsemeye çalışarak.
"Bilirim ben kıymetimi." Dedi o da benim gibi gülümseyerek.
"Bana söz ver Arin eniştemi de alıp bize gelin. Hem teşekkür etmiş olurum he ne dersin?"
"Bilmem ki?" İkimizin de bakışları arkamda heybetiyle duran Adar'a kaydı.
"Enişte sen ne diyorsun gelirsiniz değil mi?"
"Geliriz."
"Tamamdır. Size krallara layık bir sofra hazırlayacağım. Ne zaman gelirsiniz peki?"
"Benim bir kaç işim var onları halledeyim geliriz."
"Oldu o zaman hadi Arin görüşürüz kendine çok çok dikkat et." Yanağımı sulu sulu öpüp geri çekildi. Ağlamamak için yanaklarımın içini ısırdım. Titreyen çeneme inat, "Sen de kendine çok çok dikkat et kardeşim." Dedim. Arkasını dönüp oratadaki arabaya bindi. Adar da bana yandan bir bakış attıktan sonra Berfin'le aynı araca binin gözden uzaklaştılar. Düşen omzum ve bükük boynumla içeriye geçtim. Berfin'in yeri şimdiden belli oldu bile.
Kendimi bir boşlukta gibi hissediyorum. Bunu abim gidince de yaşamıştım şimdi Berfin gidince. Galiba sevdiklarimizden uzaklaşınca böyle oluyor.
Kimsesiz gibi.
Yalnız.
Bir hiç gibi kaldım ortalıkta. Esen en hafif rüzgarda savrulup gidecek gibiyim. Gibi bütün hayatımın kısa bir özeti olan dört harfli, iki heceli kelime. Sözcük.
Her günüm böyle yok oluş mu olacak? Yoksa her gün yok olup, küle mi dönüşeceğim adımın hakkını veriyorum. Ari, kül demek, insanın ismi de kaderini belirlermiş. Benim de kaderimde kül olmak varmış. Ama bu kül bir gün yok olduğu yerden yeniden doğacak. Küllerinden yeniden doğan Arin olarak.
Yorgun argın merdivenleri bitirip odama çıktım. Yatakta Berfin'in çıkardığı kıyafetlerini görünce elime alıp banyodaki kirli sepetine attım. Belki Adar insafa gelir beni ona götürür o zaman kıyafetlerini de götürürüm. Banyodan çıkınca dışarıdan yükselen seslerle pencereye doğru yürüdüm. Bir sürü siyah giyinmiş adamlar bahçeden içeriye koşarak giriyorlardı. Aralarından biri onlara komut vererek içeriye gönderdi bir kısmını diğerlerini de evin etrafına. Gözüm korumaları arayınca hepsinin oldukları yerde baygın bir şekilde yığıldıklarını gördüm. Korkuyla odanın kapısını kilitledim. Ne yapacağımı bilmez bir halde kapıya sırtımı dayadım. İçimden Adar'ın erken gelmesi için dua ettim. Merdivenlerde işittiğim tok adım seslerle kalbimin atış hızı arttı göğüs kafesimi zor durumda bıraktı. Bütün kanımın parmak uçlarıma biriktiğini hissediyorum.
"Sen sondaki odaya bak, sen de ilk odaya bu oratadaki de bana ait hadi çabuk olun patron elimizi çabuk tutmamızı söyledi. Eğer Karadağ gelirse cesedimizi bile siker onu söyleyeyim."
İşittiğim korkunç aksanlı erkek sesiyle kapıdan uzaklaştım elimi ağzıma kapattım. Kapının kulpu aşağıya indi. Bir kez daha. Ama açılmadı. Kapı aldığı sert darbeyle kırıldı. Korkuyla çığlık atıp geriye sendeledim. Yuvalarından fırlayacak kadar kocaman olan gözlerim bana doğru gelen iki metrelik, koca cüsseli adama kaydı. Adamın heybeti bile korkudan ağlama isteğimi arttırmaya yeter de artar. Küçük dilimi yuttum resmen. Adam bana doğru yaklaşıp, "Gelin kadın burada." Dedi diğerlerine haber vererek. Adam üzerime doğru gelince korkudan ne yapacağını bilemeden çığlık attım. Tabii nafile bütün korumalar baygın. Adam koca elini koluma attığı gibi beni peşinde sürüklemeye başladı.
"Çek o pis ellerini üstümden." Dedim ellerinden kurtulmak için debelenirken. Adam resmen put gibi hiç kımıldamıyor. Merdivenlerden düşmemek için onunla aynı hızda yürümek zorunda kaldım. Kapının önünde yere yığılmış kafasından oruk oruk kan akan hizmetli kadını görmemle korkum had safhaya ulaştı. Umarım ölmemiştir. Adamın dirseğimden tuttuğu eli gevşeyince ayağına basıp elinin tamamiyle benden kopmasını dikkatinin dağılmasını sağladım.
Adam acıyla bükülüp ağzının içinden küfür savurmaya başlamışken ben arkama bile bakmadan evin bahçesinden kaçtım. Peşimden sürüyle gelen adamları hiçe sayarak ayak tabanlarım yanana kadar hızlandım toprak yolda. Yönümü sık olmasa da içinde kaybolunacak ağaçların arasına daldırdım. Ayağım çıplak olduğu için kıymık ve taşlar ayağıma zarar veriyor, hızımı yavaşlatıyor. Ama durmak yok. Tam gaz koştum. Yankılanan patlama sesiyle olduğum yerde kala kaldım.
"Eğer bir adım daha atarsan patronu dinlemem vururum seni." Az önce kapımı kıran adamın sesini duyduğum gibi koşmaya kaldığım yerden devam ettim. Onu takmamış olmam daha fazla sinirlenmesine sebep olurken peşimden koşmaya devam etti. Ani yaşadığım şokla kalbim maratona koşar gibi atıyor. Arkama bir an dönüp bakacaktım ki ayağım beni sekteye uğratmış boş bir alana basmıştı. Düştüğüm uçurumdan yuvarlanırken belim sert bir kayaya çarptı. Başım, kolum, ayaklarım her yerimden can giderken gözlerim buna dayanamamış kapandı.
𓅩
Gözümü uzun ve derin bir uykudan uyanmış gibi araladım. Ama tam açamadım gözüme vuran parlak beyaz ışık yüzünden. Başımdaki ağrı, bütün vücuduma yayılırken kısık sesli bir inleme firar etti dudaklarımdan. Her yerim sanki dövülmüşüm gibi ağrıyor. Nerede olduğumu kestiremediğim bir yerdeyim. Her yer karanlık yalnız üzerimde bir ışık yanıyor. İçeriyi saran sigara dumanıyla öksürmeye başladım. Koku genzime kadar ulaşınca öksürüğüm daha da şiddetlendi.
"Oww, Karadağ'ın oyuncağına bakın siz ne kadar da aciz bir durumda."
Sesin sahibi o gün vurduğum şerefsize aitti. Yaklaşan adım sesleriyle eğdiğim başımı yerden kaldırdım. Ağır ağır yürüyen adam tam karşıma geçince yüzünü tanıyamadım. Adar iyi benzetmiş. Kaşı, yüzü, gözü tanınmaz haldeydi.
"Evlat olsan eldivenle sevilirsin kimse senden daha aciz bir durumda olamaz şu dağılmış yüzüne bak evde yaptığım kısır gibi yüzün gözün birbirine karışmış."
Seslice güldüm. Gülüşüm zoruna gitmiş olacak ki kaşlarını çatıp, ellerini ensemde topladığım saçıma atıp başımın yana doğru eğilmesine neden oldu. Saç diplerim cayır cayır yansa da ses çıkarmadım. Yüzünü yüzüme yaklaştırıp, "Bakalım Karadağ senin burada olduğunu öğrenince seni kurtarmaya gelecek mi?" Cebinden telefonunu çıkarıp çalan telefonu diyafona aldı.
"Ulan piç kurusu beni arama cesaretini de nereden buldun? ben o gün depoda çok güzel ve uygulamalı bir şekilde göstermedim mi sana?" Adar'ın sesi arada bir gidip geliyordu belli ki hala yolda.
"Sakin ol şampiyon. Bak kim var yanımda." Saçımı daha sert bir şekilde çekince ağzımdan bir feryat koptu. Karşı taraftan küfür sesleri yükselince Serhan diyafonu kapatıp benden uzaklaştı.
"Ne istediğimi biliyorsun. Oyuncağımı getir..." Bakışları beni buldu sakinlikle
"oyuncağını al."
Serhan karşı taraftan duyduğu sesle yüzünü buruşturup telefonu kulaklarından ayırdı. Telefonu cebine koyup bana doğru yaklaştı. Korkuyla nefesimi tuttum. Elini yüzüme yaklaştırınca yüzümü geri çektim ama gözlerimi değil. Aksine gözüm gözüne daha çok korkusuzca uzandı. Yüzümü geri çektiğim için önce gülümsedi sonra ağzını araladı ama konuşmadı. Elinin tersi boynuma hafif bir kuş tüyü gibi temas edince, "Dokunma bana!" Dedim üzerine çemkirerek. Sesim boş yerde yankı yaparak tekrar kulağımda yankı yaptı. Ona dokunma dememe rağmen elini geri çekmedi. Şu an o kadar tiksinç bir durumdayım ki.
"Dokunma bana dedim sana!"
Daha yüksek sesle bağırmam onu rahatsız etmiş olacak ki ellerini çekti boynumdan. Benden uzaklaşınca tuttuğum nefesimi verdim. Bu adamın nefesinin kokusu bile sadistlikle bezenmiş midemin bulunmasına neden oluyor. Onca yediği dayağa rağmen hala gülüyor, Adar'la pazarlık yapıyor. Bu adam cidden psikopat.
"Kocan teklifimi kabul etmedi."
Söylediği şey zihnimde onlarca, binlerce kez tekrar etti tek bir harf bile kaçırmadan. Önce affaladım ama sonra zihnim Adar'ın bana, düşmanına yardım etmeyeceğini fısıldadı. Histerik bir sırıtış peydah oldu dudaklarıma. Adar'dan beklenen hareket, yakışır ona. Ondan medet ummam bile aptal olduğumun en somut ve açıklayıcı delili.
"Madem kabul etmedi, ben de seni kendi oyuncağım yaparım hem..."
Bana doğru yavaşça eğilip parmaklarını çeneme koyup zeminde olan bakışlarımı kendikilerle buluşturdu, yüzüne tükürmemek için kendimle savaş veriyorum resmen.
"Hem sen diğerine göre daha güzel ve hırçınsın. En sevdiğim." Dedi sırıtarak. Kendimle olan savaşımda yenik düşüp bana pis gözleriyle dokonduğu yüzünün ortasına tükürdüm. O an her şeyi unutup elimin bağlı olmasına lanetler okuyarak, evet yüzüne tükürdüm. Bunu yapacağım aklımın değil hayalimin alacağı şey bile değildi. Ama ne yapayım hak ettiğine hak ettiğini vermek gerekir.
"Bunu da sever misin?" Dedim onunla aynı tonda, dişlerimin arasından konuşarak.
Yüzüne tükürdüğüm yeri parmaklarıyla silip gülen suratının ters halini bürünüp ellerini kaldırdı, gözüm milim kıpırdamadı. Elini indirmesini beklerken havada asılı kaldı dışarıdan gelen sayısız kurşun sesiyle. Önce yüzünde endişe silsilesi geçmiş hemen akabinde endişeli çehresini avına aç bir avcı edasıyla avının boğazından yakaladı korku ve bu korkunun sebebinin kim olduğunu tahmin edememek mümkün değildi.
Avcı avına boğazından saldıracak. En hassas noktasından.
Arkasını dönüp çıktığında ağzında gevelediği küfürler eşliğinde belinden silahını çıkardı. Av avcıya hemen teslim olma niyetinde değil.
Ama avcı, çoktan avlamıştı avını.
Adar'ın olduğuna bu kadar emin olmamın sebebi ise dışarıdan bir kaç adamın korkuyla kaçışırken
'patrona haber edin Karadağ burada. Karadağ anamızı ağlatmaya geldi.' demesi oldu.
Geldi. Gelmeyeceğini sandığım adam. Bileğime değen soğuk ve bir o kadar sert parmaklarla irkildim. Kime ait olduğunu bilmediğim eller hızlıca kurtardı bileklerimi esir kaldığı kalın ipten. Oturduğum sandalyeye mıhlanmış gibi kıpırdaman oturdum. Kim olduğunu görmek istedim. Duyduğum tok adım sesleriyle biri geçti zihnimin uç köşesinden, kulağımın aşina olduğu sesten dolayı. O ses bir silüete dönüşüp tam karşıma geçince duygularımın beni yanıltmadığını anladım. Gözümün önüne serilmiş bir çift zümrüdi yeşiller, kahvelerime tutundu.
Bırakmadı.
Dudağına yer edinmiş zoraki gülüşle, "buldum seni... Badem Şekeri" dedi. Duyularımın beni aldatmayacağını söyledim az önce ama duyduğum son şeyle söylediğim her şey tarumar oldu. Galiba burada kala kala olmayan şeyler duyuyorum.
"Neden bana far görmüş tavşan gibi bakıyorsun Badem Şekeri?"
Bir dakika bir dakika duyularım gayet iyi çalışıyor. O bana gerçekten de Badem Şekeri dedi. Gözümü kırpıştırdım, "dur bir dakika yoksa sen gelmeyeceğimi mi sandın? Bu şaşkınlığının başka bir nedeni olamaz" bence de gelmeyeceğini düşündüğüm için böyle duruldum, yoksa başka neyden olacak ki.
"Neden geldin?" Gözümü kaçırıp, tek kaşımı kaldırdım. Dudağının ay arasından histerik bir sırıtış kaçtı.
"Trip atmalar da başladığına göre," çenemden nazikçe tutup gözüne odaklanmamı sağladı. "Sen tamamiyle benimsin" derin bir yutkunma ihtiyacı duydum. Konu nasıl buraya kadar geldi anlamış değilim. Kanalı değiştirmek için kumandadan parmağıma değen ilk düğmeye bastım, "acaba buradan çıkınca bana badem şekeri mi alsan he? Küçükken hep yerdim" Adar'ın kararan gözleri bu kanalın ömrünün kısa olacağı habercisiydi. Maalesef dizi tutmadı.
"Dışardı milletin kurşun yemekten götü yırtıldı," bana acayip bir yaratıkmışım gibi bakıp,"koyun can derdinde kasap et derdinde bu atasözümüzün TDK'daki karşılığı" eliyle beni gösterdi, "sensin"
Bulunduğum durumu bile aratacak bir insanla tartışmaya hiç giremeyeceğim. Her tarafım yüz kişi dövmüş kadar acıyor.
"Gıcıkla cacık olmayacaksın." Boşluğa bakar gibi gözlerime baktı kendimi açıklama gereği duydum. "Boşuna TDK'ya falan bakma karşılığını hiçbir yerde bulamazsın. Ama çok merak ettiysen sabahları yüzünü yıkarken aynaya daha da dikkatli bak." İçten içe güldüm, ona şimdi ne sövmek ne dövmek vardı şu korkumu bir atlatsam ona ne yapacağımı bir ben bir de ellerim bilir.
Bir şey söylemeden elini dirseğime atıp beni oturduğum sandalyeden kaldırdı. Ayak bileğimde ve belimde hissettiğim sızıyla acıyla inledim. Tabii ya ben uçurumdan düşmüştüm. Bir şey dememe kalmadan bedenim havalandı. İç güdüsel olarak kollarımı boynuna doladım. Düşmemek için.
"Yürüyebilirim. İndir beni."
"İnadın sırası değil." Dedi kucağındaki benle yürürken. Az önce Serhan'ın çıktığı kapıya değil de başka bir yöne yönlendirdi adımlarını. Oturduğum yerden arkamı göremediğim için arkamdaki kapıyı fark edemedim. Ayağıyla kapıya tekme savurup açılmasına neden olurken vakit kaybetmeden dışarıya çıktı. Dışarıdan gelen silah sesleri ön taraftan geliyordu artık. Kim bilir orada nelere oluyor. Adar park ettiği siyah arabaya yaklaşırken bir silah patladı diğer silahlara nazaran daha yakın gelen bir sesle.
"Karadağ oyuncağımı nereye götürüyorsun?"
Serhan. Onun o oyuncağım dediği ağzını kırmadığım için çok pişmanım.
Adar ağır ağır arkasını dönerken elimin altındaki bedeni kas katı kesildi. İlk defa bu kadar sinirlendiğini görüyorum.
"Seni yavşak! Eğer bir daha benim karım hakkında aidiyet kipiyle konuşursan seni ait olduğun yere tekrar sokarım bilmiş ol." Dedi tüyleri diken edecek boriton sesle.
Boynuna doladığım kollarımı daha sıkı sardım. Burnuma nüfus eden barut kokusuna sığındım.
"Çok korktum açıkçası." Ellerini önüne uzatıp titretmeye başladı.
"Bak korkudan tir tir titriyorum." Dedi kahkaha atarken. Bu adam olur olmadık her yerde gülüyor. Aptal mı ne.
"Seni titreteceğim ama korkudan değil."
"Nasıl titreteceksin?" Dedikten sonra arkasından ona yakın adam geldi. Yüzüne hiç oturmayan gülüşüyle Adar'a doğru yaklaştı. "Sen beni boş ver de kollarında titreyen kadına bak. Çok mu korktun sen?" Dedi benimle alay eder gibi.
"Lan piç!" Adar'ın sinir dolu sesine patlayan başka bir silah sesi eşlik etti. Bu sefer sıkan farklıydı. Sıkan kolları arasında çaresiz kaldığım adamdı. İlk defa bu kadar gözü dönmüştü. İlk kez bana değil de bana zarar veren birine zarar veriyordu.
Bu his... Çok tuhafıma gitti.
Zarar gördüğüm adam tarafından ucundan ölüm olduğunu bile bile korunmak.
Tuhaf...
Aynı benim onun omzunda ağlamam gibi.
Elinden düşen silahıyla birlikte acıyla küfretti Serhan denen pislik, aşağılık adam. O yerde can çekişirken arkasında yıkılmaz gibi duran korumaları da yıkıldı hem de tek kurşunla. Alınlarında oluşan koca bir delikle yere yığılmaları bir oldu. Şok dalgası tüm vücudumu esir alırken kucağıma siyah bir gül yaprağı düştü. Ardından sayısız siyah gül yaprağı yağmaya başladı. Neyin nesi bu? Yerde hareketsizce yatan adamların üzerini kaplayan gül yaprakları Serha'nın yüzüne korku saldı.
Bakışlarımı yukarı kaldırdığımda Adar'ın dudaklarında muzip bir sırıtış yakladım. Tehlikeli bir yavaşlıkla yerdeki adamları arkasında bıraktı.
Karşımda üç en az Adar kadar uzun adam vardı. Hepsi de aynı renk takım elbise giyinmişti. Üzerlerindeki siyah takım elbise en az Adar'ın takım elbisesi kadar özenli ve jilet gibi ütülenmişti. Ortada duran diğerlerinin aksine çatık kaşlara ve keskin yüz hatlarına sahipti, kahverengi hafif dalgalı saçları mavi gözleriyle aynı zamanda hem tezattı hem de çok kusursuz bir görünüm katmıştı. Beyaz teni gömleğinin renginden bile daha açıktı.
Onun sağında ise onun tam tersi bir adam vardı. Kumralımsı saçları gözleriyle aynı tonlara hakimdi. Yüzü bir erkeğe göre çok bebeksiydi. Dikkatimi çeken şey ise 32 dişi gözükecek şekilde gülümsemesiydi. Diğer adam ise diğerlerinin karışmı gibi bir şeydi iksi bir aradaydı. Altın gibi saçları, ela gözleriyle bir Hollywood yıldızı gibiydi. Boyu diğer ikisine göre biraz daha uzundu. Ama Adar'dan değil.
