9. bölüm / 25
Yekta~ ♡ Bölüm 9
Bölümler 25Şu an: ~ ♡ Bölüm 9
- 1 ~ ♡ Bölüm 11.493 kelime
- 2 ~ ♡ Bölüm 21.518 kelime
- 3 ~♡ Bölüm 3716 kelime
- 4 ~ ♡ Bölüm 41.145 kelime
- 5 ~ ♡ Bölüm 51.596 kelime
- 6 ~ ♡ Bölüm 6951 kelime
- 7 ~ ♡ Bölüm 71.301 kelime
- 8 ~ ♡ Bölüm 81.220 kelime
- 9 ~ ♡ Bölüm 91.331 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 ~ ♡ Bölüm 10649 kelime
- 11 ~ ♡ Bölüm 111.321 kelime
- 12 ~ ♡ Bölüm 121.555 kelime
- 13 ~ ♡ Bölüm 131.295 kelime
- 14 ~ ♡ Bölüm 141.150 kelime
- 15 ~ ♡ Bölüm 151.430 kelime
- 16 ~ ♡ Bölüm 161.472 kelime
- 17 ~ ♡ Bölüm 17714 kelime
- 18 ~ ♡ Bölüm 181.502 kelime
- 19 ~ ♡ Bölüm 191.567 kelime
- 20 ~ ♡ Bölüm 20789 kelime
- 21 ~ ♡ Bölüm 211.218 kelime
- 22 ~ ♡ Bölüm 22772 kelime
- 23 ~ ♡ Bölüm 23785 kelime
- 24 ~ ♡ Bölüm 24825 kelime
- 25 ~ ♡ Bölüm 25 ( FİNAL)663 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi sabah Mirza, Yekta’nın uzattığı mühürlü zarfı alıp erkenden evden ayrıldı. Yekta ise konakta Mübeccel Hala ile baş başa kaldığı ilk andan itibaren günün beklediğinden çok daha zor geçeceğini anlamıştı. Öğleye doğru, konağın kapısı gürültüyle çalındı ve içeriye ellerinde devasa bohçalarla, dilleri pabuç kadar uzun üç çeyizci kadın girdi.
Mübeccel Hala, salonun ortasına kurulan bu "pazarlık sofrasının" başında bir komutan gibi duruyordu. Kadınlar, ipek şallar, işlemeli masa örtüleri ve dantelli elbiseleri birer birer sererken, Yekta oturduğu koltuğun bir köşesine sinmiş halde bu gösteriyi izliyordu.
"Bak bu elbise tam Mirza Bey’in şanına yakışır Mübeccel Hanım!" dedi kadınlardan biri, ipekten dikilmiş, üzerinde zarif inci işlemeleri olan lacivert bir abiyeyi havaya kaldırarak.
Yekta, elbiseye baktığında gözleri parladı. Bir müddet bakışları, ipekten dikilmiş o lacivert abiyenin üzerine mıhlandı. Elbise, kumaşının akışkanlığıyla zenginliğini belli ediyor, koyu lacivert rengi pencereden sızan kış ışığında bile derin bir asalet taşıyordu. Özellikle omuzlardan başlayıp eteğe doğru nazikçe inen zarif inci işlemeleri, kumaşın üzerinde birer çiğ tanesi gibi parıldıyordu. Her bir inci, dikişlerin ustalıkla gizlendiği ipeğin dokusunu vurgulayarak, elbisenin sade kesimine görkemli bir hava katıyordu. Bu, köyde görmeye alışık olduğu kaba kumaşlardan değil, dokunmaktan çekindiği, narin ve incelikli bir zarafeti temsil eden, pürüzsüz bir ipek yığınıydı. Bu, tam da 1964 İstanbul’unun o asaletini yansıtan, hayallerindeki "şehirli" kadının giyeceği türden bir elbiseydi. Mübeccel Hala, elbisenin fiyatını duyduğunda dudaklarını büktü.
"Pek pahalı bu," dedi Mübeccel Hala, Yekta’yı tepeden tırnağa süzerek. "Hem bak bu kıza, kemikleri sayılıyor neredeyse. Taşralı zayıflığı işte... Üstünde emanet gibi durur bu ipekler, ziyan olur güzelim kumaş. Sen bize daha sade, daha hesaplı bir şeyler göster."
Yekta, duyduğu bu sözler karşısında bir an donup kaldı. Mübeccel Hala’nın bu aşağılayıcı tavrı, Babıali’deki o asık suratlı editörün reddedişinden bile daha çok yakmıştı canını. Hiçbir şey söylemedi, sadece başını öne eğip usulca odasına çıktı. Pencerenin önündeki sandalyeye oturduğunda, gözlerinden akan yaşlar o sarı saman kâğıtlarının üzerine damladı.
"Taşralı zayıflığı..." diye mırıldandı. Anlaşıldığı üzere bu koca şehir, ipeğini bile ondan esirgiyordu.
Mirza, Üsküdar’ın o dar ve yokuşlu sokaklarını geride bırakıp konağın ağır meşe kapısından içeri girdiğinde, üzerinde henüz dinmiş olan yağmurun serinliği ve tütün kokusu vardı. Gün boyu zihnini meşgul eden "Süleyman Sırrı" ismi ve babasının o karanlık gölgesi, Yekta’nın mektubunu postaneye teslim ederken bir anlığına da olsa dağılmıştı. Ancak evin içindeki o alışılmadık, keskin sessizlik, bir şeylerin yolunda gitmediğinin ilk habercisiydi.
Mirza, ıslak pardösüsünü askıya asarken Mübeccel Hala’nın mutfaktan gelen gümüş kaşık seslerini duydu; ancak Yekta’nın o her zamanki hafif ayak seslerinden eser yoktu. Merdivenleri ikişer ikişer çıkarak üst kattaki o küçük odaya yöneldi. Kapı aralıktı. İçeriye süzülen akşam güneşinin cılız ışığı, Yekta’yı pencerenin kenarındaki o eski sandalyede, dizlerine çektiği el yazmalarının üzerine kapanmış halde buldu.
Yekta, Mirza’nın geldiğini duymadı bile; omuzları sessiz hıçkırıklarla sarsılıyordu. Önündeki sarı saman kâğıdının üzerinde, gözyaşlarıyla dağılmış mürekkep lekeleri birer hüzün nişanesi gibi önünde uzanıyordu. Mirza yavaşça yaklaştı ve masanın üzerinde duran günlüğe gözü takıldı. Henüz yeni yazılmış olduğu belli olan satırlar, Mübeccel Hala’nın o "taşralı zayıflığı" sözlerinin açtığı yarayı haykırıyordu.
Mirza, hiçbir şey söylemeden odadan çıktı. Yaklaşık yarım saat sonra geri döndüğünde, koltuğunun altında büyük, şık bir kutu taşıyordu. Mübeccel Hala, mutfaktan çıkıp yeğeninin elindeki o paketi gördüğünde kaşlarını hayretle çattı.
"O nedir Mirza !? Yoksa o bohçacı kadının elindeki fahiş fiyatlı elbiseyi mi aldın?" dedi Mübeccel Hala, sesi evin koridorunda bir kamçı gibi şaklayarak.
Mirza durdu, halasına daha önce hiç göstermediği kadar sert ve kararlı bir bakış fırlattı. "Evet hala, o elbiseyi aldım. Ve bundan sonra bu evde, Yekta Hanım neyi arzu ediyorsa, o olacak. Çünkü o sadece bir misafir değil, benim nişanlım ve bu ailenin gelecekteki hanımıdır. Kimsenin, onun gururunu kırmasına, ona 'taşralı' diyerek hor bakmasına izin vermem. Onun zayıflığı dediğin şey, senin asla anlayamayacağın bir asalet taşır."
Mübeccel Hala, yeğeninin bu ani ve otoriter çıkışı karşısında ilk kez dili tutulmuşçasına sustu. Mirza, halasının şaşkın bakışları arasında tekrar üst kata çıktı ve kapıyı hafifçe çalarak içeri girdi. Kutuyu Yekta’nın önüne, masanın üzerine bıraktı.
"Açın şunu küçük hanım," dedi Mirza, sesi bu sefer ipekten bile daha yumuşaktı. "İstanbul’un ipeği sizin üzerinizde emanet durmaz; aksine, o ipek ancak sizin zarafetinizle değer kazanır."
Yekta, titreyen elleriyle kutuyu açtığında, o lacivert gece elbisesinin parlak kumaşıyla karşılaştı. İnci işlemeleri, odanın loş ışığında tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi parlıyordu. Gözlerindeki yaşları silerek Mirza’ya baktı. Bu, sadece bir elbise değil, bu koca şehirde ilk kez birinin ona sunduğu gerçek bir "ev" hissiydi.
Odanın kapısı kapandığında, Yekta masanın üzerindeki o şık kutuyla baş başa kaldı. Çekingen bir tavırla kapağı kaldırdığında, ipeğin kokusu odadaki rutubeti bir anlığına sildi. Elbiseyi üzerine geçirdiğinde, kumaşın tenine dokunuşu ona köydeki o kaba saba çaputları değil, hayal ettiği o modern İstanbul’un kusursuzluğunu hatırlattı.
Aynanın karşısına geçti. Koyu kahverengi, çiçekli elbisesinin yerini alan bu lacivert ihtişam, Yekta'nın bile tanımakta zorlandığı bir kadını yansıtıyordu. Tam o sırada Mirza, kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdi. Yekta’yı o elbisenin içinde gördüğünde, bir anlık sessizlik odadaki tüm havayı değiştirmişti. Mirza’nın bakışları, hayranlıkla karışık bir şaşkınlıkla yumuşadı.
Yekta, aynadaki yansımasından gözlerini ayırıp Mirza’ya döndü. İçindeki o yalnızlık, korku ve minnet duygusu bir anda taşınca, hiçbir şey düşünmeden Mirza’ya doğru bir adım atıp ona sarıldı. Başı, Mirza’nın tütün ve parfüm karışımı kokan göğsüne yaslandığında; Yekta bu koca şehirde ilk kez kendini bir "yabancı" gibi değil, bir "emanet" gibi hissetti. Mirza’nın elleri bir an havada asılı kaldı, sonra yavaşça Yekta’nın sırtına dokundu. Bu, 1964 İstanbul’unun tüm yasaklarına rağmen, iki suç ortağının birbirine verdiği en dürüst sözdü.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı Yekta. "Bana sadece bir elbise vermediniz, kendimi yeniden görmemi sağladınız."
Mirza, kızı hafifçe kendinden uzaklaştırıp gözlerine baktı. "Siz zaten bir mücevherdiniz Yekta Hanım. Ben sadece tozunu sildim.”
Üsküdar’ın o yorgun ama mağrur konağında, zamanın ruhu artık daha hızlı ve daha keskin akmaya başlamıştı. Mirza'nın o lacivert ipekli jesti, sadece bir hediye değil; Yekta'nın bu devasa şehirdeki kimlik mücadelesinde ona verilmiş ilk gerçek zırhtı. Fakat bu zırhın parıltısı, beraberinde hiç hesapta olmayan yeni ve zarif düşmanları da beraberinde getirecekti.
Huzurlu geçen saatleri, aşağıdan gelen neşeli ve yüksek perdeli seslerle bıçak gibi kesildi. Mübeccel Hala’nın kızları, Mirza’nın kuzenleri Feyza ve Leyla iki haftalık şan dersinden sonra evlerine geri dönmüşlerdi. Yekta, odasından çıkıp merdivenlerin başına geldiğinde; aşağıda, İstanbul’un o dönemki tüm şıklığını ve kibrini temsil eden iki kadın gördü.
Feyza, yaşça hepsinden büyük, oturaklı ve yüzünde anaç bir ifade taşıyan bir kadındı. Üzerindeki bej rengi döpiyesi ve özenle yapılmış saçlarıyla tam bir İstanbul hanımefendisi gibi duruyordu. Hemen yanındaki Leyla ise, Yekta ile tam olarak aynı yaştaydı; ancak aralarındaki uçurum, Haydarpaşa’dan Sirkeci’ye uzanan o derin denizden daha büyüktü. Leyla, dar kesim bir etek, yüksek topuklu ayakkabılar ve omuzlarına dökülen havalı saçlarıyla, odanın tüm enerjisini bir anda değiştirdi.
Salona geçildiğinde, Yekta’nın üzerindeki o lacivert elbise bile Leyla’nın küçümseyici bakışlarını engelleyemedi.
"Demek Mirza’nın o meşhur 'nişanlısı' sensin," dedi Leyla, sesindeki o belirgin tepeden bakışla. Gözleri Yekta’nın ellerine, hala geçmemiş olan o hafif mürekkep lekesine takıldı. "Şan dersi aldığımız sırada bu civarda oturan arkadaşlarımızın vasıtası ile Mirza’nın bir taşra kızıyla sözlendiğini duyduğumuzda pek şaşırmıştık. Hele ki senin o... 'gelecek' hikâyelerin... Cidden gülünç…"
Yekta, hikayelerinden nasıl haberdar olduklarını anlayamadı. Ancak kızın bu patavatsız ve küçümseyici tavrının asıl kendisini gülünç duruma düşürdüğünü söylemek için can atıyordu. Fakat yapmadı. Mirza'nın hatrına, geçici olarak konakladığı bu yerde ses çıkarmamaya özen gösteriyordu.
Feyza, kardeşinin bu ham tavrını fark edip araya girdi. "Leyla, sus artık! Hoş geldin Yekta. Mirza senden bahsederken gözleri parlıyor, yazdıklarını cidden çok merak ediyoruz."
Yekta, Leyla’nın bu açık saldırısı karşısında susmuştu. Ama asıl canını yakan, Leyla’nın Mirza’nın yanına gidip onun koluna girmesi ve üniversite yıllarından, ortak tanıdıklarından bahsederken takındığı o aşırı samimi tavırdı. Mirza, Leyla’ya karşı mesafeli durmaya çalışsa da, aralarındaki ortak geçmiş, Yekta’yı bir anda odanın en uzak köşesine, o kerpiç duvarlı köyüne geri itmiş gibi hissettirdi. Mirza’nın, Leyla’nın bir şakasına hafifçe gülümsemesi, hele ki bu şakanın ‘Mirza’nın hepsinden önce evlenmesi ile ilgili olması’ Yekta’nın kalbinde daha önce hiç hissetmediği, yazdığı o distopik romanın karanlığından bile daha acı verici bir sızı yarattı. Bu sızı, reddettiği o aşkın, kıskançlık perdesinin arkasından ilk kez başını uzatmasıydı. Ancak Leyla'nın çok güzel olduğunu zannettiği o cırtlak sesiyle annesinin onun için özenle salonun ortasına yerleştirmiş olduğu piyanoda dönemin meşhur şarkılarını söylemesi de en az Mirza için hissettiği kıskançlık kadar onun midesini bulandırıyordu.
Bölüm etkileşimi
