15. bölüm · Yekta

~ ♡ Bölüm 15

yazarhanım 🤍

Şişli Etfal Hastanesi’nin yüksek tavanlı, rutubet ve tentürdiyot kokan koridorları, Yekta için artık sadece bir sığınak değil, aynı zamanda kaçmak istediği gerçeği yüzüne vuran devasa bir aynaydı. Pencerenin kirli camından aşağıya, bahçedeki sarı sokak lambasının cılız ışığına bakarken; kalbi, bir kuşun kanat çırpışları gibi göğüs kafesini zorluyordu. Aşağıda, kasketini kaşlarının üzerine kadar indirmiş, sırtındaki heybesiyle bir ileri bir geri giden o karaltı, onun çocukluğuydu, toprağıydı, kaçtığı ama bir türlü söküp atamadığı kökleriydi. Abisi Selim, oradaydı.
Yekta, üzerine emanet gibi duran o lacivert ipek elbisenin eteklerini hışımla kavradı. İnci işlemeleri parmaklarının ucuna batarken, içindeki utanç dalgası boğazına kadar yükseldi. Mirza’nın yanına, yoğun bakımın kapısına gitmeyi düşündü bir an; ama o "beyzade" dünyasının, Selim’in kaba saba gerçekliğiyle çarpışmasından ölesiye korktu. Yine de başka çaresi olmadığını biliyordu. Selim, o inatçı köylü damarıyla gerekirse hastaneyi ayağa kaldırır, yine de kardeşini oradan almadan gitmezdi.
Ağır adımlarla, sanki idama gidiyormuşçasına merdivenlerden indi. Hastanenin giriş kapısından dışarı çıktığında, İstanbul’un serin ve yağmurlu havası yüzüne çarptı. Selim, kardeşini gördüğü an duraksadı. Gözleri, Yekta’nın üzerindeki o pahalı kumaşa, ipeğin üzerinde parlayan incilere ve kızın değişmiş, şehirli bir maskeye bürünmüş yüzüne takıldı.
"Yekta?" dedi Selim, sesi tütün dumanından boğuklaşmış, o bildiği sert ama kaygılı şiveyle. "Bu ne hâldir bacım? Üstündeki bu şatafat neyin nesidir? Biz seni buralara el âlemin urbalarını giyip, adımızı dile düşür diye mi yolladık?"
Selim, elindeki kasketini bükerek kız kardeşine doğru bir adım attı. Üzerindeki dirsekleri yamalı, toprak kokan ceketi ve dizleri aşınmış pantolonuyla; az önce koridorlarda gördüğü o şık doktorların, Cevat Bey’in rugan ayakkabılı adamlarının yanında o kadar "eğreti" duruyordu ki. Yekta, abisinin o nasırlı ellerine ve kaba tavırlarına bakarken, zihninde istemsizce Mirza’nın yüzünü, ellerini, kusursuz taranmış saçlarını ve o kendinden emin duruşunu kıyasladı. Bu kıyaslama, Yekta’nın ruhunda derin bir uçurum açtı; kendi canından, abisinden utanıyordu ve bu duygu, kalbine saplanan en keskin iğneydi.
"Ağabey, dur... Bağırma," dedi Yekta fısıltıyla, gözü sürekli hastanenin kapısındaydı. "Mesele öyle değil. Yayınevi... Yani, oradaki hanımlar hediye etti bunları. Bir kaza oldu, pansiyondan ayrılmak zorunda kaldım. İyi insanlar yanına aldı beni, korudular."
Selim, bir kahkaha attı; ama bu neşeli değil, öfke dolu bir ses çıkarıştı. "İyi insanlar ha? Köyde babamın uykuları kaçar, anam gece boyu tespih çeker, sen burada 'iyi insanlar' dersin! Bak hele bana Yekta! O pansiyoncu herif, 'lacivert bir canavar aldı götürdü kızı' dediğinde kan beynime sıçradı. Ne yayıneviymiş bu? Ne biçim işmiş ki bacımı gece vakti elin adamlarının arabasına bindirir?"
Tam o sırada, hastanenin kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriden, omuzları dik, adımları yeri sarsan ama bir o kadar da ölçülü olan Mirza çıktı. Mirza, dışarıdaki bu tuhaf manzarayı; o pahalı ipekler içindeki Yekta’yı ve karşısında el kol hareketleriyle bağıran, kılıksız adamı gördüğünde kaşlarını çattı. Mirza’nın bembeyaz gömleği, karanlıkta bir ay ışığı gibi parlıyordu.
"Yekta Hanım? Bir sorun mu var?" dedi Mirza, sesi o soğuk ve otoriter tınısına geri dönmüştü.
Selim'in Mirza’yı gördüğü an vücudu gerildi. Kendi köylü mantığıyla, kardeşini "alan" adamın bu olduğunu anında sezmişti. Mirza’nın karşısına, o "beyzade" heybetinin tam karşısına dikildi. İki adam arasındaki fark, 1964 Türkiye’sinin iki ayrı ucuydu; biri paranın ve eğitimin getirdiği o kibirli zarafeti, diğeri toprağın ve cehaletin verdiği o ham gücü temsil ediyordu.
"Sen kimsin efendi?" dedi Selim, sesini iyice yükselterek. "Bacımın yanında ne işin var senin? O elbiseyi, o takıları sen mi takas ettin onca yalanın karşılığında?"
Mirza, Selim’in o kaba şivesiyle harmanlanmış hakaretine karşı sadece hafifçe gülümsedi; ama bu gülümseme, bir tokat kadar ağırdı. "Ben Mirza," dedi, kelimeleri tane tane seçerek. Sanki söylediği her bir kelime ağzından keyif alır gibi, meydan okurcasına çıkıyordu. "Yekta Hanım benim himayemdedir. Ve sizin bu sokak ağzıyla burada bağırıp çağırmanız, sadece durumu güçleştirir. Kendinize gelin."
"Himaye mi?" Selim, elindeki kasketi yere fırlatacak gibi oldu ama yapmadı, heybesini omzunda düzeltti. "Bizim töremizde 'himaye' babanın evinde, abinin gölgesinde olur. İstanbul’un züppelerinin yanında değil! Yekta, topla pılını pırtını. Babam 'onu o kurtlar sofrasından sök al gel' dedi. Daha bir dakika durman haramdır bu topraklarda."
Yekta, iki ateş arasında kalmış gibi titriyordu. Bir yanda ona dünyaları sunan, onurunu koruyan ama aslında büyük bir kumpasın parçası olan sevdiği adam; diğer yanda ise onu köhne köyüne, o kerpiç duvarlı hapishanesine geri götürmeye gelen, kaba ama dürüst abisi. Yekta, Mirza’nın o pürüzsüz yüzüne baktı; Mirza’nın alev gibi yanan bakışlarında ilk kez bir "kaybetme" korkusu gördüğünü sandı. Ama Selim, kardeşinin kolundan öyle bir kavradı ki, ipek kumaş adamın nasırlı parmakları arasında ezildi.
"Bırakın kızı," dedi Mirza, sesi bu sefer bir fırtına öncesi sessizliği gibi derinden geldi. "O kendi rızasıyla burada. Ve şu an gitmesi, sadece onun için değil, sizin için de büyük bir tehlike demek."
"Tehlikeyi biz köyde kurda kuşa karşı görürüz herif!" diye gürledi Selim. "Buradaki tehlike sensin! Yürü Yekta, yürü. Hadi gidiyoz diyom kızım! Zorluk çıkarma!"
Yekta, abisinin o toprak kokan ceketine ve Mirza’nın o ipek kadar yumuşak ama çelik kadar sert bakışlarına baktı. 1964 İstanbul’unun bu soğuk hastane bahçesinde, hayatının ipleri bir kez daha kopma noktasına gelmişti. Utancı, korkusunu; korkusu ise yazma tutkusunu boğuyordu.
Şişli Etfal’in soğuk ve ilaç kokulu bahçesinden, yağmurun altında hırpalanmış bir rüya gibi koparılan Yekta için zaman, abisinin sert adımlarına ayak uydurmaya çalışırken durmuş gibiydi. Selim, kardeşinin kolunu bir mengene gibi kavramış, onu hastanenin demir kapılarından dışarıya, İstanbul’un o her şeyi yutan kalabalığına doğru sürüklüyordu.
"Yürü Yekta, arkana bile bakma!" diye gürledi Selim, sesi yağmurun gürültüsünü bastıran bir öfkeyle doluydu. "Senin o yazar dediğin kafan, belli ki bu şehrin boyalı yalanlarına çabuk kanmış. Babamın yüzüne nasıl bakacağız biz? 'Kızın elin züppelerinin peşinde, ipekler içinde geziniyor' mu diyeceğiz?" Selim, her adımda kardeşini sarsıyor, İstanbul’un o dik yokuşlarında Yekta’nın onurunu ve hayallerini birer birer toprağa gömüyordu.
Yekta, ağzını açıp tek bir kelime edemiyordu. Üzerindeki lacivert ipek abiye, artık bir asalet nişanesi değil, bir utanç kefeni gibi üzerine yapışmıştı. Abisinin kaba saba nasihatleri, "Bize ekmek helaldir, bu şatafat haramdır" deyişleri kulağında uğulduyordu ama zihni hala o hastane koridorunda, Mirza’nın o mermer kadar soğuk ve kederli bakışlarında asılı kalmıştı.
Arkadan gelen bir motor kükremesi, sokağın yankısını değiştirdi. Mirza’nın lacivert Chevrolet’i, Şişli’nin dar sokaklarında bir gece avcısı gibi belirdi. Mirza, annesinin yanından bir anlığına ayrılmış, Yekta’yı bu şekilde göndermeyi kendine yedirememişti. Arabanın farları, Selim ve Yekta’nın üzerine bir sorgu ışığı gibi düştüğünde, Selim kardeşini iyice kendine çekip durdu.
"Bırakın onu!" diye bağırdı Mirza, arabanın kapısını açıp inerken.Bizzat Selim’e doğru dönerek "Benimle bir savaşın içindesin efendi. Kendine dikkat etsen iyi olur. " diye bağırıyordu. Sesi, babasına meydan okuyan o savaşçı tınıya bürünmüştü.
Ancak tam o sırada, sokağın her iki ucunda ansızın ekip otolarının sirenleri çınlamaya başladı. Mavi-kırmızı ışıklar yağmurun altında titrerken, polis memurları megafondan "Asayiş kontrolü, bütün araçlar sağa çeksin!" diye bağırmaya başladı. Mirza, polisin kesin ve tartışmaya kapalı "dur" işaretiyle arabasını yolun sağına çekmek zorunda kalırken; Selim, o anki hengâmeden ve polislerin diğer araçlarla uğraşmasından faydalanıp kardeşini kolundan sürükleyerek yoldan geçen bir taksiye bindirdi. Selim, adeta Yekta’yı arka koltuğa fırlatır gibi çekiştirirken, "İşte gördün bacım," dedi hırsla. "Senin o beyzadenin dünyası silahla, polisle örülü. Bizim dünyamız ise şu tozlu tren raylarıdır.”
Yekta, en kıymetli hazinesi olan el yazmalarının ve tahta bavulunun Mübeccel Hala’nın evinde kaldığını bile aklına getiremeyecek kadar etkisiz bir şekilde, abisinin azarları eşliğinde taksinin karanlığına gömüldü; Mirza ise polise ehliyetini uzatırken, Yekta’nın içinde olduğu aracın İstanbul’un labirentinde kayboluşunu çaresizce izledi. Haydarpaşa Garı’na vardıklarında, o devasa tavanın altındaki uğultusu Yekta’nın içindeki fırtınayı daha da körükledi. Abisi biletleri alırken, Yekta o meşhur merdivenlerin başında durup geldiği güne baktı; deniz hala hırçın, martılar hala çığlık çığlığaydı. Ama o günkü o özgüvenli, dünyaları sığdırdığı bavuluyla gelen kızdan eser yoktu.
Trene bindiklerinde, Selim karşısına oturdu ve kasketini gözlerine kadar indirip bir tütün sardı. Trenin o metalik iniltisi eşliğinde raylar üzerinde kaymaya başladıklarında, Yekta camdaki aksine baktı. Gözyaşları, ipek elbisesinin üzerine damlarken, son iki haftayı bir film şeridi gibi zihninden geçirdi.
Sirkeci’nin karanlık sokağındaki o ilk karşılaşma, Mirza’nın kütüphanesindeki o fısıltılı dertleşmeleri, "Süleyman Sırrı" isminin arkasındaki o kanlı sır ve Binnur hanımın hasret dolu bakışları, Mirza’nın yanağına kondurduğu öpücük, onun elini tuttuğu her an... Hepsi, geride kalan İstanbul silüetiyle birlikte küçülüyordu.
Henüz daha onu, iki saat önce yanağından öptüğünde dudağına değen yanağının sıcaklığını ve 3 gündür tıraş etmediği sakallarının dudağına değmesiyle çok hafif tenini acıttığını unutamıyordu. Her eli, onun elini tuttuğunda içinde hissettiği coşku ve yüreğinden taşıp, aklını yitireceğini sandığı aşkı hatırasına geldikçe gözyaşlarına engel olamıyor, sanki her zerresiyle onu özlüyordu. Ancak karşısında oturan abisinin diline düşmemek için gözyaşlarını dahi saklayarak, hüznünü içine atmak zorunda kaldı.
Yekta, buraya gelirken kendi kalbinin bu denli gerçek bir acıyla parçalanacağını hiç hayal etmemişti. Tren, Anadolu’nun bozkırına doğru hızlanırken, sadece Mirza’nın o son sözü kulaklarında çınlıyordu: "Benimle bir savaşın içindesin."
Şimdi o savaş, kilometrelerce uzaktaki kerpiç duvarlı bir evin sessizliğine gömülmek üzereydi; fakat Yekta biliyordu ki, İstanbul’un o mermer kaleli adamı, onun ruhuna bir mühür gibi kazınmıştı. Ve tek taraflı değildi, şüphesiz bu Mirza için de böyleydi.