Yekta kitap kapağı

16. bölüm / 25

Yekta

~ ♡ Bölüm 16

Vaveyla Yazarı: yazarhanım 🤍

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 25Şu an: ~ ♡ Bölüm 16

Trenin raylar üzerindeki o ritmik ve hüzünlü sesi yerini bozkırın uğultusuna ve tozlu köy yollarının sessizliğine bıraktığında, Yekta için asıl hapishane hayatı başlamıştı. Haydarpaşa’nın o ihtişamlı silüeti ve Mirza’nın yanağındaki o son sıcaklık, şimdi kilometrelerce ötedeki bir serap gibi uzak ve ulaşılmazdı.
Köyün girişindeki o asırlık dut ağacının altından geçerken, Yekta üzerinden süzülen bakışların ağırlığını birer taş gibi sırtında hissetti. Selim, önden sert adımlarla yürüyor, kardeşinin kolunu sanki her an kaçacakmış gibi sıkıca kavrıyordu. Kerpiç duvarlı, dışı dökülmüş beyaz boyalı evlerinin önüne geldiklerinde; Yekta, rüyasındaki huzuru değil, geniz yakan bir utanç kokusunu buldu.
Kapı gıcırdayarak açıldığında, babası elindeki gümüş tabakasını masanın üzerine fırlatırcasına bıraktı. Gözleri birer kor gibi kızının üzerinde gezindi; ipek elbisesinin üzerindeki inci taneleri, adamın nazarında birer haysiyet lekesiydi.
"Hoş geldin 'İstanbul Hanımefendisi' !" dedi babası, sesi tütün dumanından daha yakıcıydı. "Biz seni oraya ilim irfan öğren, rızkını ara diye yolladık. Sen ise elin beyzadelerinin arabalarında, ipekler içinde adımızı dile düşürmeye gitmişsin. Muhtarın karısı bile sabah ezanında kapımıza gelip 'Sizin kızın fotoğrafları mı varmış?' diye sorar oldu. El âlemin ağzına sakız ettin bizi Yekta!"
Yekta cevap vermek istedi, Mirza’nın onu koruduğunu, Sirkeci’deki o karanlık sokakta aslında hayatının kurtulduğunu anlatmaya yeltendi. Ama annesi, elindeki tülbentle gözlerini silerek araya girdi.
"Sus kızım, sus da yerin dibine gir!" diye feryat etti annesi. "O gümüş kolyeyi sana dara düşersen güç al diye verdim, sen ise o kolyeyi utancımıza mühür ettin. Her şey o uğursuz kâğıtlar yüzünden başladı. '2026' dedin, 'gelecek' dedin; kendi geleceğini bir çırpıda yaktın."
Selim, Yekta’nın elindeki boşluğu fark edince hırsla haykırdı: "Zaten o kâğıtları da, o bavulu da İstanbul’da bırakmış! Akıllanmaz bu bacım, hala aklı o züppelerin evinde kalmış!"
Babası, bir hışımla Yekta’nın üzerine yürüdü. "Bundan sonra bu kapıdan dışarı adım atmak yasak sana! Köyün diline daha fazla malzeme vermem ben. Ve o mürekkep lekeli parmaklarında bir daha kalem tutmayacak!" dedi ve Yekta’nın itirazlarına kulak asmadan, odasındaki o son boş saman kâğıtlarını ve kurumuş hokka kutusunu çekip aldı.
Yekta, kerpiç duvarların arasına, o dar ve havasız odasına hapsedildiğinde; dışarıdaki o tek katlı evin aslında yazdığı 2026 kurgusundaki "ruhsuz kulelerden" daha karanlık bir hapishane olduğunu anladı. Gökyüzünde süzülen metal kuşlar yoktu burada; sadece pencere pervazına vuran rüzgârın ve vicdanının bitmek bilmeyen uğultusu vardı. İstanbul'da huzur bulamayan ve orasını da bu şekilde bir hapishane olarak gören Yekta, şimdi aynısını yuvası içinde düşündüğünü acı bir farkındalıkla kabul etti. Artık bu dünyada huzur bulabileceği tek bir yer bile kalmadığını aklına getirdikçe yaşamdansa, ölümü yeğler bir hâle gelmişti. Bu kadar özlediği, uğruna canını vereceği yuvasının onu karşılama şekli bu muydu? Geri dönüşü böyle mi olacaktı?
Günler, Yekta’nın zihninde; dolaptaki kağıt ve mürekkebi nasıl gizlice alacağını ve bu evden nasıl çıkmayı başarıp, postaneye gideceğini tekrar tekrar kurgulaması ile geçiyordu. En yakın zamanda Mirza ile iletişime geçmesi gerekiyordu. Yoksa yüreğindeki bu fırtına asla dinmeyeceti. Ancak evin içindeki asıl fırtına, kız kardeşi Meryem’in elde ettiği “başarısı" ile patlak verdi.
Köy ağasının oğlu, okumuş ama "terbiyesi bozulmamış" bir kız ararken; Meryem’in sessizliği ve ev işlerindeki mahareti, onu köyün en gözde gelin adayı yapmıştı. Ailesi, her fırsatta Meryem’i bir zafer nişanesi gibi Yekta’nın önüne dikiyordu.
"Bak şu Meryem’e," dedi annesi bir akşam yemeğinde, Yekta’ya sadece bir kap çorba uzatarak. "Ağanın oğlu nişanda en iyi altınları takacakmış. O senin gibi hayaller peşinde koşmadı, ailesini utandırmadı. Şimdi bu köyün hanımı olacak, sen ise bu odada günahlarının hesabını vereceksin."
Meryem, üzerinde yeni dikilmiş çiçekli elbisesiyle kapının eşiğinde belirdi. Gözlerinde, Yekta’yı yaralamaktan keyif alan sinsi bir parıltı vardı. Mirza’nın aldığı o lacivert ipek elbisenin yerinde şimdi Yekta’nın üzerinde eski, yamalı bir entari vardı.
"Boş ver ana," dedi Meryem, sesindeki o sahte acımayla. "Onun aklı hâlâ o 'cam levhalarda'. Okumuş kız ya, biz ona göre cahiliz. Ama bak, o cahil dediği Meryem şimdi ağa gelini oluyor; o ise 'İstanbul artığı' olarak evde kalıyor."
Yekta, dişlerini sıktı. "İstanbul artığı" kelimesi, Mirza ile yaşadığı o saf ve masum aşkını bir fahişelik yaftasına dönüştürmüştü. "Ağzını topla Meryem!" dedi Yekta, sesi titreyerek. "Senin o ağa oğlu dediğin, parasıyla ruhunu satın alacak bir makineden farksız. Ben en azından özgürce sevmeyi ve hayal etmeyi biliyorum."
Meryem bir kahkaha attı, Yekta’ya doğru yaklaşıp kulağına doğru fısıldadı: "Özgürce sevmek mi? Elin adamının arabasına gece vakti binmek mi özgürlük? Köyde herkes biliyor Yekta, senin bizden ne sakladığını... Yazdığın o yalanlar bile seni temizleyemez. Sen sadece ailemizin üzerine sürülmüş kara bir lekesin."
Bu imâlı sözler, Yekta’nın içindeki o sarsılmaz sabrı ve genç kızlık onurunu paramparça etti. Haftalardır içinde biriken o baskı, Mirza’nın özlemi ve ailesinin acımasız aşağılamaları ile bir patlamaya dönüştü. Yekta, bir kaplan çevikliğiyle Meryem’in üzerine atıldı.
"Leke ha? Sen benim tırnağımdaki mürekkep lekesi bile olamazsın!"
İki kardeş, kerpiç evin ortasında, un çuvallarının ve bakır kapların arasında birbirine girdi. Yekta, kardeşinin o özenle taranmış saçlarını hırsla kavrarken; Meryem de çığlıklar atarak Yekta’nın yüzünü tırmalamaya çalışıyordu. Annelerinin feryatları ve babasının mutfaktan gelen o ağır adımları, köyün sessizliğini bir kez daha, ama bu sefer bir yıkımla böldü.
Yekta, Meryem’in saçlarını elinde tutarken ve altındaki o sert toprak zemini hissederken; 1964 Anadolu’sunun bu küçük köyünde, aslında 2026’nın o duygusuz savaşlarından birini, bizzat kendi canıyla verdiğini fark etti. Artık geri dönüş yoktu; ya bu topraklarda boğulacak ya da yarım kalan o el yazmalarının peşinden, Mirza’nın o mermer kalesine geri dönecekti.
Kerpiç duvarların arasındaki o dar koridorda yankılanan çığlıklar ve hırçın soluklar, Selim’in kaba kuvvetiyle bıçak gibi kesildi. Selim, Yekta’yı omuzlarından kavrayıp "Yeter artık, kudurmuş köpek gibi saldırıyorsun kıza !" diye bağırarak hırsla geriye doğru itti.
Yekta, abisinin bu kontrolsüz öfkesiyle dengesini kaybedip odanın köşesindeki ağır, köşeleri demir işlemeli çeyiz sandığının sivri kenarına çarparak yere yığıldı. Şakağında hissettiği o tok ve keskin acıyla birlikte dünya bir anlığına karardı; yerdeki tozlu toprağın kokusu burnuna dolarken, Meryem’in "Gördünüz mü? Gerçek yüzü bu işte! İstanbul’da sadece iffetini değil, aklını da yitirmiş bu!" diyen tiz sesini duydu.
Babası, yerdeki Yekta’ya elini bile uzatmadı. Aksine, sanki iğrenç bir şeye bakıyormuş gibi yüzünü buruşturdu. "Atın şunu odasına," dedi babası, sesi buzdan bir duvar gibiydi. "Nişan bitene kadar, misafirler gidene kadar gün yüzü görmeyecek. Bizim senin gibi bir evladımız yok artık Yekta. Sen o kara lekeli kâğıtlarınla kendi kuyunu kazdın."
Selim, Yekta’yı kolundan tutup odasına adeta fırlattığında, kapı üzerine kilitlendi. Yekta, karanlıkta tek başına kaldığında elini yüzüne götürdü. Sol gözünün altı zonkluyor, şakağından sızan ince kan sızıntısı yanağına doğru süzülüyordu. Aynadaki görüntüsüne bakmasına gerek yoktu; o "leke" artık sadece ruhunda değil, yüzündeydi de. Bir "İstanbul artığı" olarak damgalanmış, kendi ailesi tarafından sürgün edilmişti.
Dışarıda ise hayat, Yekta’nın acısına inat muazzam bir neşeyle akmaya devam ediyordu. Mutfaktan gelen taze hamur kokuları, kadınların fısıltılı gülüşleri ve un elenirken çıkan o ritmik ses; Yekta için dünyanın en ağır hakareti gibiydi. Köy ağasının oğluyla nişanlanacak olan Meryem, evin yeni parlayan yıldızıydı. Hazırlıklar, Yekta’nın odasının kapısına kadar dayanan bir duvar gibi onu bu mutluluktan dışlıyordu.
Bir ara kapı hafifçe aralandı ve Meryem, üzerinde prova için giydiği o görkemli nişan kıyafetiyle eşikte belirdi. Meryem hayatı boyunca kendisinden yalnızca iki yaş büyük olan Yekta'yı her an kıskanmış, onun başarısını, hayallerini ve ailesinin ya da Yekta'yı tanıyan herhangi bir kişinin ona vermiş olduğu değeri; genetiğine kodlanmış yobaz ve bağnaz düşünceleri ile bir türlü anlamlandıramamıştı. Şimdi ise takınmış olduğu aşağılayıcı ve vakur ifade ile Yekta’nın yüzüne bakıyor, adeta yeni kazanmış olduğu zaferin keyfini çıkarıyordu.
Meryem’in sureti, 1964 Anadolu’sunun o bozulmamış, geleneksel güzelliğinin somut bir abidesi gibiydi. Üzerindeki uçuk pembe, şifon kumaştan dikilmiş elbisesi; beline oturan zarif kesimiyle onun, Yekta’nın aksine yapılı olan vücut hatlarını sergiliyordu. Mübeccel hala görse bu elbisenin onun üzerindeki duruşunu gayet güzel bulur, takdir ederdi. Saçları, Yekta’nın hırpaladığı o dağınık halinden arınmış, incilerle süslü ağır bir örgüyle toplanmıştı. Yüzünde, Yekta’nın o yorgun ve bezmiş çehresine taban tabana zıt, duru ve gururlu bir ifade vardı. Ama tüm bu şıklığına rağmen yine de Yekta’nın sade ve çabasız güzelliğinin yanına bir adım bile yaklaşamıyordu. Bunun farkındaydı ama yine de boynuna takılacak olan ağır altın kolyelerin, bileğine sıra sıra dizilecek olan altın bileziklerin hayaliyle gözleri parlıyordu; sonuçta o, toplumun alkışladığı, iffetiyle ve itaatiyle "başarmış" olan kadındı.
Yekta, yatağın üzerine büzülmüş halde kardeşine bakarken, içindeki o kıskançlık ve imrenme duygusuna engel olamadı. Meryem ne kadar temiz, ne kadar lekesiz ve ne kadar "ait" görünüyordu. Oysa kendisi; yüzünde koca bir morluk, aklında Mirza’nın kokusu ve kimsenin anlamadığı o 2026 karanlığıyla yapayalnızdı.
"Bak bana Yekta," dedi Meryem, sesindeki o sahte merhametle. "Senin o ipekli elbiselerin, o beyzadelerin şimdi nerede? Bak, elinde kalan tek şey o morarmış gözün ve sokağa çıkamayacak kadar kirlenmiş adın. Ben bu köyün hanımı olurken, sen bu odada yazdığın o delice hikâyelerin içinde çürüyüp gideceksin. Bizim dünyamızda hayallere yer yok, sadece gerçekler var."
Meryem kapıyı çarpıp çıktığında, Yekta hıçkırıklarını yastığa gömdü. Gerçekten de haklı olabilirler miydi? İstanbul’da geçirdiği o iki hafta, Mirza’nın yanağına kondurduğu o son busenin sıcaklığı, aslında sadece sonunu hazırlayan bir illüzyon muydu?
Pencere pervazına vuran rüzgârın uğultusunda Mirza’nın sesini duyar gibi oldu: "Benimle bir savaşın içindesin". Ama bu savaşta Yekta, daha ilk rauntta kendi ailesi tarafından yere serilmişti. Artık sadece "lekeli" bir kızdı ve bu leke, 1964’ün o tozlu topraklarında asla temizlenmeyecek gibi görünüyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

30okunma 17beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18