8. bölüm · Yekta

~ ♡ Bölüm 8

yazarhanım 🤍

Yekta, elinde bavuluyla merdivenlerden indiğinde Mirza’yı pencerenin önünde, elinde bir fincan kahveyle sokağı izlerken buldu. Üzerindeki ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını hafifçe sıvamıştı; ama omuzlarındaki o "beyzade" ağırlığı hala oradaydı.
"Gidiyorum Mirza Bey," dedi Yekta, sesi sabahın sessizliğini bıçak gibi yararak. Niyeyse bu sabah gördüğü rüyadan ötürü ona kızgın gibiydi. "Bu yalanın içinde daha fazla nefes alamam. Aileme bir yalan borçlandım, şimdi de size ve halanıza... İlk otobüsle köyüme döneceğim."
Mirza, başını çevirip kıza baktı. Gözlerindeki o soğuk rasyonellik, yerini derin bir kaygıya bırakmıştı. Yekta’ya doğru yürüdü ve pencerenin perdesini hafifçe aralayıp sokağın köşesini işaret etti.
"Bakın," dedi Mirza fısıltıyla. "Sokağın başındaki o siyah Mercedes'i görüyor musunuz? Babamın adamları Üsküdar’ın tüm iskelelerini ve terminallerini tutmuş durumda. Dün gece Sirkeci’de babamın şüphelendiği o görgü tanığını arıyorlar. Şu an dışarı adım attığınız an, sadece yayınevi hayalleriniz değil, hayatınız da o siyah arabanın içinde son bulur. Sizi koruyabilmemin tek yolu, bu mahallede benimle birlikte kalmanız.”
Yekta’nın elindeki tahta bavulun sapı avucunu yaktı. Gitmek istiyordu ama dışarıdaki o metal yığınları, onun romanında yazdığı "özgürlüğü yutan canavarlardan" daha gerçekti. Söylediği tüm kelimeler, o siyah arabanın homurtusunda eriyip havada asılı kaldı.
Kahvaltı sofrası da, Yekta için çok huzurlu sayılmazdı çünkü bir ziyafetten çok sorgu masasına benziyordu. Mübeccel Hala, masanın baş köşesinde, elindeki gümüş kaşığı tabağına usulca vurarak Yekta’yı süzüyordu. Mirza ise her zamanki mesafeli duruşuyla sessizliğini koruyordu.
"Eee Yekta kızım," dedi Mübeccel Hala, bakışlarını kızın boynundaki o gümüş kolyeye dikerek. "Mirza senin bir yazar olduğunu söyledi. Bizim oğlanın başı havada gezerdi, meğer gönlünü bir hayalpereste kaptırmış. Ama bu devirde hayallerle karın doymaz, hele ki kardeşim Cevat gibi bir adamın gölgesinde..."
Yekta yutkundu. "Ben sadece yazıyorum efendim. Geleceğe dair tahayyül ettiğim şeyleri yazıyorum."
"Geleceği boş ver sen," dedi Mübeccel Hala, sesini sertleştirerek. "Bugüne bak. Mahalleli dün gece kapıya gelen bu lacivert arabayı da, yanındaki kızı da gördü. Mirza'nın şerefi, bu ailenin şerefidir. Madem söz kestik dediniz, o sözün arkasında duracaksınız. Önümüzdeki hafta sonu bu eve hoca gelecek. İmam nikâhınız kıyılacak, bu işin adı konacak. Ondan sonra ne yazarsan yazarsın."
Masadaki çay bardaklarının buharı, bir an için Yekta’nın görüşünü bulandırdı. Mirza’nın çatalı tabağına çarpıp tiz bir ses çıkardı; o bile bu kararın bu kadar çabuk ve keskin olmasını beklememişti. Daha geçen gece bunu Yekta'ya söyleyecek gibi olmuş ama cümlesinin devamını getirememişti.
Yekta, Mirza’ya baktı. Mirza’nın o "mermer heykeli" andıran yüzünde, ilk kez bir çaresizlik ve suçluluk ifadesi gördü. Bir anlaşma ile başlayan bu kaçış, şimdi bir mühürle ebedi bir bağa dönüşmek üzereydi.
Mübeccel Hala’nın sofradan bir ferman gibi yükselen sesi, odanın ahşap duvarlarında yankılanmaya devam ederken; Mirza ve Yekta arasındaki sessizlik, Üsküdar’ın o sabahki sisi gibi ağırlaşmıştı. Mirza, kahvaltıdan hemen sonra Yekta’yı üst kattaki küçük, tavanı basık kütüphane odasına yönlendirdi. Burası, Mirza’nın çocukluğunun geçtiği, sıklıkla halasında kalmaya geldiği zamanlarda vakit geçirdiği yerdi.
Oda, dışarıdaki yağmurun camlara vuran ritmik tıkırtısı ve içerideki eski kitapların yaydığı o huzurlu ama hüzünlü kokuyla doluydu. Mirza, çalışma masasının arkasındaki sandalyeye oturdu, ellerini şakaklarına dayadı. O her zamanki dik, sarsılmaz duruşu, en az bir haftadır omuzlarına çöken görünmez bir yük şeklinde tecelli ediyordu. Yekta ise kapının eşiğinde, elindeki o buruşmuş el yazmalarına sanki bir kalkanmış gibi sarılarak duruyordu.
"Yekta Hanım," dedi Mirza, sesi kendine özgü tınısından arınmış, sadece insani bir kederle harmanlanmıştı. "Halamın söyledikleri için üzgünüm... Onun dünyasında 'hayır' bir seçenek değildir. Sizi bu eve, babamın gölgesinden korumak için getirdim ama sizi kendi hayatımın ve törelerin içine hapsettim. Bunun için sizden... sizden nasıl özür dileyeceğimi bilemiyorum."
Yekta, Mirza’ya doğru bir adım attı. Gözlerindeki o sitemkâr parıltı, Mirza’nın yüzündeki o samimi pişmanlığı gördüğünde bir anlığına söner gibi oldu. "Siz bana bir can borçlusunuz Mirza Bey," dedi Yekta, sesi titriyordu. "Şimdi ise bir “özgürlük” borçlandınız. Ama bu nikah... Bu benim kâğıtlara yazdığım o karanlık gelecekten bile daha ağır geliyor bana. Ben İstanbul’a kendi hikâyemi yazmaya geldim, bir başkasının hikâyesinde figüran olmaya değil."
Mirza başını kaldırdı. Gözleri, tıpkı Yekta’nın rüyasında olduğu gibi kızın gözlerine kenetlenmişti. "Biliyorum," dedi fısıltıyla. "Fakat dışarıdaki o siyah Mercedes’in kapısı açıldığında, elinizdeki kalem sizi korumaya yetmeyecek. Sadece bir süreliğine... Bu fırtına dinene kadar bu tiyatroda yer almak zorundayız."
Mirza, masanın üzerindeki deri çantasını açıp dün gece ofisten telaşla aldığı dosyaları karıştırmaya başladı. Bir yandan da babasının bahsettiği o "kayıp evrakları" düşünüyordu. Tam o sırada, yine Mirza'nın ofisten getirdiği telefonu çalıp konuşmak için balkona çıktığında, Yekta masaya doğru yaklaştı. Masanın üzerinde, Mirza’nın az önce çıkardığı evrakların arasından yere düşmüş bir kâğıt parçası duruyordu.
Yekta eğilip kâğıdı aldı. Bu, bir hukuk notu değil, bir telgrafın kopyası gibiydi. Üzerinde sadece bir isim ve bir tarih yazılıydı: "Süleyman Sırrı - 14 Ekim.”
Yekta’nın zihni bir şimşek gibi çaktı. Sirkeci’deki o karanlık sokakta, o siyah pardösülü adamların yerdeki cesedin başında fısıldaştıkları o anı hatırladı. Adamlardan biri, elindeki evrakı cebine koyarken yanındakine, "Süleyman Sırrı’nın defteri kapandı," demişti.
Yekta’nın elleri titremeye başladı. Bu isim, Mirza’nın babasının "devletin bekası" dediği o kumpasın tam kalbiydi. Mirza her şeyi bir kanun adamı gibi ararken, Yekta o gece duyduğu bir "isim" ile gerçeğin kapısını aralamıştı.
Kapı gıcırdayarak açıldığında Mirza içeri girdi. Yekta’nın elindeki kâğıdı gördüğünde duraksadı. "Onu nereden buldunuz?" diye sordu Mirza, sesi yeniden o mesafeli tona bürünmüştü.
"Düşmüştü," dedi Yekta, kâğıdı Mirza’ya uzatarak. "Ama bu ismi biliyorum Mirza Bey. O gece... O karanlık sokakta, sizin şahit olduğunuz o boğuşma bitmeden hemen önce, adamlardan birinin bu ismi söylediğini duydum. Süleyman Sırrı... Kim bu adam? Ve neden babanız onun adının geçtiği her şeyi yok etmek istiyor?"
Mirza’nın yüzü bir an için bembeyaz oldu. Yekta’nın sadece bir "görgü tanığı" değil, bu kumpasın şifrelerini çözecek kadar dikkatli bir yazar olduğunu bir kez daha anlamıştı. Aralarındaki o buz gibi mesafe, bu ortak sırrın ağırlığıyla bir kez daha çatlamıştı.
Üsküdar’da gece, denizin hırçın sesinin ahşap konağın duvarlarına çarpıp geri döndüğü, rutubetli ama huzurlu bir sessizlik demekti. Yekta, odasının küçük balkonuna çıktığında, İstanbul’un karşı kıyıdaki cılız ışıklarını izledi. Boynundaki gümüş kolyeyi parmaklarının arasında çevirirken, annesinin o veda sabahı döktüğü suyun toprağa çarpış sesini yeniden duyar gibi oldu. Onlara yazmış olduğu mektubun ağırlığı, cebindeki bir taş gibi ruhunu aşağı çekiyordu.
"Hâlâ uyumadınız mı?"
Yekta, Mirza’nın o derin ve kadife gibi yumuşak sesini duyduğunda hafifçe irkildi. Mirza, o fark etmeden balkona gelmiş olmalıydı. Parmaklıklara dayanmış, elindeki sigaranın dumanını İstanbul’un isli havasına bırakıyordu. Üzerinde sadece beyaz gömleği vardı ve rüzgâr, özenle taranmış saçlarını hafifçe dağıtmıştı.
"Uyku, İstanbul’a geldiğimden beri bana küs Mirza Bey," dedi Yekta, sesi rüzgârın uğultusuna karışırken. "Yazdığım o yalanlar... Anneme, babama her şeyin yolunda olduğunu söyledim. Oysa ben burada, tanımadığım birinin evinde, tanımadığım bir kumpasın tam ortasındayım."
Mirza, sigarasını balkonun kenarındaki kül tablasına bastırıp Yekta’ya doğru bir adım attı. Aralarındaki o buz gibi mesafe, ilk kez bu kadar ince görünüyordu. "Yalan bazen sadece bir kalkandır Yekta Hanım," dedi Mirza, artık sesi ilk tanıştıkları zamanki küstahlığından tamamen arınmıştı, sadece teselli edici bir tondaydı. "Onları korumak için kendinizi feda ediyorsunuz. Bu bir günah değil, bir merhamet borcudur."
Yekta, gözlerinden süzülen bir damla yaşı saklamaya çalıştı ama Mirza çoktan fark etmişti. Bir anlık tereddütten sonra elini uzattı ve Yekta’nın balkon parmaklığının üzerinde titreyen elini yavaşça tuttu. Mermerin soğukluğuna inat, Mirza’nın eli sıcacıktı. Yekta, bu temasla birlikte kalbinin atışının hızlandığını hissetti; bu, o "duygusuz adamın" asla yapamayacağı kadar samimi ve sarsıcı bir hareketti.
"Korkmayın," dedi Mirza, parmaklarını Yekta’nın elinin üzerinde hafifçe sıkarak. "Sizi bu karanlığın içinde tek başınıza bırakmayacağım. Yarın o mektubu bana verin, bizzat postaneye teslim edeceğim. Onlar sizi iyi bilsin, gerisini ben halledeceğim."
Yekta, elini çekmedi. O an, Üsküdar’ın sisli gecesinde, bu yabancının elinin sıcaklığı, ona köyündeki kerpiç evin ocağı kadar güvenli geldi.