20. bölüm · Yekta

~ ♡ Bölüm 20

yazarhanım 🤍

Anadolu bozkırının ayazı, Yekta’nın sadece tenini değil, umutlarını da her geçen gün biraz daha kurutuyordu. Gün geçtikçe yüzündeki hastalıklı görüntü iyice simasına yerleşiyor, sanki içten içe eriyor gibiydi. Zavallı kızcağız! Mirza’nın yüreğinden koparılıp bu kerpiç duvarların arasına hapsedilmek, ona kendi yazdığı 2026 distopyasındaki o "ruhsuz hapishanelerden" çok daha gerçek ve acımasız geliyordu.
Günler, artık onun için bitmek bilmeyen bir "hiçlik" döngüsüne dönüşmüştü. Zihninin bir köşesinde sürekli o mermer yüzlü adamın hayali yankılanıyordu. "Acaba şu an o devasa kütüphanesinde oturup sigarasını tüttürürken beni mi düşünüyor? Yoksa beni çoktan hayatından, aklından silip attı mı?" diye kendini sorgulamaktan alıkoyamıyordu. Mektubunun ulaşıp ulaşmadığı sorusu, kalbinde kor bir ateş gibi yanıyordu. Mirza’nın sessizliği, Yekta’nın ruhunda "İstanbul artığı" yaftasından daha büyük bir yara açıyordu; çünkü unutulmak, reddedilmekten daha ağırdı. Biraz daha bu şekilde devam ederse düşünmekten kafatasının çatlayacağından korktu. Çünkü artık şeytanın vesveseleri dizginlenemez bir boyut almıştı.
Dışarıda Meryem, köy ağasının oğluyla kuracağı o şatafatlı hayatın hayalleriyle ellerine kınalar yakarken; Yekta, ailesi tarafından adeta bir "amele" gibi kullanılıyordu. Meryem, en iyi şifon elbiseleriyle divanda keyif sürerken; Yekta, nasırlı elleriyle ağır tahıl çuvallarını ambara taşıyor, soğuk kış sabahlarında kümesten yumurta topluyordu.
Bir gece yarısıda, babasının sert buyruğu üzerine ambardaki son tahılları düzenlemek için dışarı çıktığında, köyün sessizliğini yırtan o uğursuz rüzgârın arasında bir inilti duydu. Ses, köyün hemen kıyısında terk edilmiş, tavanı eğik eski bir kulübeden geliyordu. Merakı, korkusunu bastırdı; ve elindeki fenerin titrek ışığıyla içeri süzüldü. Bir taraftan çok korkuyordu ama bir taraftan da kulübeden gelen bu sesin kaynağını öğrenmeden eve dönemeyeceğini de biliyordu. Böyle bir kişiliği vardı. Aklında tek bir şüphe kalması bile onu rahatsız ederdi.
İçeride gördüğü manzara, beklediğinden de kötüydü. Yekta’nın nefesi istemsizce kesildi. Fenerin aydınlattığı yerde köyün "kudretli" damat adayı Mustafa, elinde bir urganla, kendi canına kastetmek üzereydi. Kulübenin tavanına astığı ipe boynunu geçirmiş, ayağının altındaki tabureyi devirmek için kendiyle cebelleşiyordu. Sanki verdiği karardan pişman olmuş ancak geri dönüşü yokmuş gibi bir yüz ifadesi vardı. Mustafa, ailesinin o dikta rejimine, Meryem ile kurulacak o sevgisiz ve zoraki izdivaca daha fazla tahammül edememişti. Kendi özgürlüğü ve seçimi olmadığı bu hayattan şimdi kendi seçimiyle ayrılmak istiyordu. Yekta’yı bir anda görünce onun yüzü de en az Yekta kadar dehşetle çarpılmış bir hale büründü. Sanırım şu an ikisinin de görmek istediği son kişi birbirleriydi.
Bu manzarayı gören Yekta anlık şokun etkisiyle olduğu yerde donup kalmıştı. Neyseki, sonra kendisini toparlayabildi. "Mustafa, dur !" diyerek ileri atıldı. Elindeki fener yere düşüp sönerken, karanlıkta Mustafa’nın sarsılan gövdesine sarıldı. Mustafa’nın sert ve topraksı kokusu, Yekta’nın burnuna doldu. Mirza’nın o şehirli parfümünden çok farklıydı bu koku; hamdı, dürüsttü ve bu toprağın acısını taşıyordu. Evet, ikisi de bu toprakların acımasız fermanı ile sarsılmış, kendilerine sorulmadan haklarında karar verilmiş, özgürlükleri elinden alınmış gençlerdi. Bu iki kader ortağından daha çok birbirlerini anlayan başka kim olabilirdi ki? İkisi de bu karanlık ve küf kokulu kulübenin içinde birbirine hiç olmadığı kadar yakındı. Yekta, Mustafa’nın göğsünün hiddetle inip kalkışını hissederken; Mustafa, Yekta’nın o morarmış gözündeki hüznün derinliğine ilk kez bu kadar yakından şahit oldu. Aralarında, 1964’ün tüm törelerini ve yasaklarını yerle bir edebilecek kadar güçlü, ilkel bir çekim oluşmuştu. Yekta, bir anlığına İstanbul’u, yazdığı el yazmalarını ve hatta Mirza’yı unuttuğunu dehşetle fark etti. Mustafa'da bunu fark etmiş olacak ki aralarındaki bu yakınlığa son vermek için hareketlenip bir hamle yaparak ipin boynunu sıkması için kendini boşluğa doğru bıraktı. Neyseki, ip tüm bu ağırlığa ve Yekta’nın da çekiştirmesine dayanamayarak tavan arasından sıyrılıp Mustafa'nın sertçe yakın mesafede zemine düşmesine sebep oldu. Zavallı Yekta, gördüğü sahne karşısında ağzından bir şaşkınlık nidası çıkmasına engel olamamıştı. Şimdi iki genç göz gözeydiler. Gözlerindeki sonsuz dehşetle ışıl ışıl gözlerle birbirlerine bakıyorlardı. Bu on saniyelik göz teması sanki saatlerce sürmüş gibi tüm geçmiş ve gelecekleri hakkında sanki ruhsal bir alışveriş yaptılar. Kulübenin tüm bu karanlığına rağmen adeta ruhları ile birbirlerini gördüler.
Bu büyülü an dışarıdan gelen bir ses ile bölündü.
" Yekta! Neredesin lan, neredesin? "
Selim’in öfkeli ve barut gibi sesi kulübenin dışından yankılandığında, Yekta adeta bir rüyadan uyanırcasına kendini Mustafa’dan geri çekti. Vahamet, bir tokat gibi yüzüne çarptı. Mustafa’yı orada, o karanlık ölüm düşüncesiyle baş başa bırakıp, koşar adımlarla eve doğru seğirtti.
Odasına kapandığında, kalbinin atışı el yazmalarının hışırtısından bile daha yüksek geliyordu kulağına. Mustafa’ya karşı hissettiği o anlık ama derin ilgi, Yekta’yı vicdanıyla karşı karşıya bırakmıştı. Kendi kendine, "Nasıl olur da Mirza’nın hayaliyle yaşarken, bir başkasının kollarına bu kadar kolay sığınabilirim?" diye sordu. Pişmanlık, kerpiç odanın rutubetine karışırken; Yekta artık sadece ailesine karşı değil, kendi kalbine karşı da büyük bir savaşın içine girmişti. O, Mirza’nın aksine hayatı boyunca hiç mahkemeye gitmemiş, adliyenin önünden geçmesine dahi sebep olacak bir durum içinde bulunmamıştı. Oysa şimdi, hayatının en zorlu mahkemesi ilerleyen saatler hatta haftalar boyunca onu bekliyordu. Bu mahkemenin adı tanıdıktı ve hükmü kılıç kadar keskin. Adı; vicdan azabıydı. Ve bir müddet Yekta’nın yakasını bırakmaya niyeti yok gibi gözüküyordu. Çünkü onu bizzat kendi hisleriyle yargılayacaktı.