22. bölüm / 25
Yekta~ ♡ Bölüm 22
Bölümler 25Şu an: ~ ♡ Bölüm 22
- 1 ~ ♡ Bölüm 11.493 kelime
- 2 ~ ♡ Bölüm 21.518 kelime
- 3 ~♡ Bölüm 3716 kelime
- 4 ~ ♡ Bölüm 41.145 kelime
- 5 ~ ♡ Bölüm 51.596 kelime
- 6 ~ ♡ Bölüm 6951 kelime
- 7 ~ ♡ Bölüm 71.301 kelime
- 8 ~ ♡ Bölüm 81.220 kelime
- 9 ~ ♡ Bölüm 91.331 kelime
- 10 ~ ♡ Bölüm 10649 kelime
- 11 ~ ♡ Bölüm 111.321 kelime
- 12 ~ ♡ Bölüm 121.555 kelime
- 13 ~ ♡ Bölüm 131.295 kelime
- 14 ~ ♡ Bölüm 141.150 kelime
- 15 ~ ♡ Bölüm 151.430 kelime
- 16 ~ ♡ Bölüm 161.472 kelime
- 17 ~ ♡ Bölüm 17714 kelime
- 18 ~ ♡ Bölüm 181.502 kelime
- 19 ~ ♡ Bölüm 191.567 kelime
- 20 ~ ♡ Bölüm 20789 kelime
- 21 ~ ♡ Bölüm 211.218 kelime
- 22 ~ ♡ Bölüm 22772 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 ~ ♡ Bölüm 23785 kelime
- 24 ~ ♡ Bölüm 24825 kelime
- 25 ~ ♡ Bölüm 25 ( FİNAL)663 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece yarısı, bozkırın üzerine zifiri ve ağır bir yorgan gibi serildiğinde, kerpiç evin içindeki o boğucu hava Yekta’nın ciğerlerini yakmaya devam ediyordu. Odasına kilitlenmiş, elinde Mirza’nın ölümsüz kıldığı o ilk baskı kitap ve göğsüne bastırdığı buruşuk mektup yaprağıyla, merdiven altındaki o sefil yatağında oturuyordu. Daldığı düşüncelerden sıyrılmaya çalıştı. Her an uykuya dalacak gibiydi. Zihnen de fiziken de çok yorgundu. Şakağındaki yaranın sızısı geçmişti belki ama ruhundaki o amansız tecrit, her tıkırtıda duvarları üzerine büküyordu.
Tam o esnada, odanın dış dünyaya açılan küçük, ahşap mandallı penceresinden hafif ve ritmik bir tıkırtı yükseldi. Yekta, korkuyla yerinden doğrulup pencereye yaklaştığında, cılız ay ışığının altında duran karaltıyı hemen fark etti. Gelen, o uğursuz gecede kulübenin karanlığında bir urganın ucundan çekip aldığı, kader ortağı Mustafa’ydı.
"Mustafa? Senin gecenin bu vaktinde burada ne işin var?" diye fısıldadı Yekta, sesi dehşetle titreyerek. Kardeşinin müstakbel nişanlısı olan bu gencin, zaten adının dedikodulara dolandığı bu dönemde kapısına gelmesi, köyde kopacak o son kıyametin habercisiydi. "Git hemen buradan! Muhtarın karısı ya da abim bir görürse ikimizi de yaşatmazlar, fevkalade bir dedikodu çıkar! Yalvarırım uzaklaş!"
Ancak Mustafa, bozkırın o sert ve topraksı kokusunu taşıyan heybetli gövdesiyle pencere pervazına daha da yanaştı. Gözlerinde, o intihar gecesinden beri sönmeyen, Yekta’nın morarmış gözündeki onurla harlanmış amansız bir keder ve bastırılmış bir isyan parlıyordu. Mustafa’nın asıl amacı, günlerdir uykularını kaçıran, onu deliliğin eşiğine getiren o büyük hakikati, yani aşkını haykırmaktı. Artık dayanamıyordu.
"Gidemem Yekta," dedi Mustafa, sesi bozkırın rüzgârı gibi derinden ve kararlı gelerek. "O kulübede göz göze geldiğimiz o andan beri, zihnimden seni bir an olsun çıkaramıyorum. Yediğim lokma lokma değil, içtiğim su su değil. Seni düşünmeden geçen bir saniyem bile yok. Meryem’le, o hırsla yanan kızla kurulacak sevgisiz bir izdivaca mahkûm edecekler beni. Ama ben o zinciri seninle kırmak istiyorum. Gel, kaçalım buralardan. Ankara’ya, uzağa gideriz. Kendimize ait, kimsenin bize hükmedemeyeceği yepyeni bir hayat kurarız!"
Yekta, Mustafa'nın bu ani ve cüretkâr ilanı karşısında ne diyeceğini bilemeyerek geriye doğru kaçındı. Mustafa’yı buraya getiren o çaresiz kader ortaklığını anlıyordu ama kalbi çoktan İstanbul’da ki o gence mühürlenmişti. Mustafa’nın sözlerini durdurmak ve onu reddetmek için hamle yaparken, elini pervaza dayadı. Mustafa'da tam elini onun elinin üstüne koyacaktı ki Yekta’nın elini telaşla çekmesiyle, pencerenin hemen yanındaki tahta masanın üzerinde duran, Selim’in yüzüne fırlattığı o buruşuk kâğıt parçası ve arkasındaki yaldızlı kitap Mustafa’nın görüş açısına düştü.
Mustafa, mantıklı bir şans eseri, ay ışığının tam üzerine vurduğu o mektuptaki büyük, asil el yazısını ve altındaki o net imzayı gördü: "Mirza Tekin". Gözleri şimşek hızıyla satırların arasındaki "Kalbimin tek sahibi, biricik sevgilim" ibaresine takılmıştı. O an, Mustafa’nın başından aşağı kaynar sular döküldü. Bu gizemli taşra kızının kalbinde zaten bir başkasının, İstanbul’dan ona kitaplar bastıracak kadar güçlü bir "beyzadenin" sevgisinin taht kurduğunu anladı.
Büyük bir hüsran ve gurur kırıklığıyla bir adım geri çekildi. Yüzü ay ışığında bembeyaz kesilmişti. Bu haliyle ayın kayıp çocuğu kadar beyaz ve güzel gözüküyordu. Ama tabii, o kendisini Yekta'nın gözünden göremediği için bu güzelliğinin de hiçbir zaman farkına varamayacaktı. "Demek... demek o söylentiler doğruymuş," diye mırıldandı sesi kırılarak. Geriye doğru sendeleyerek dehşet içinde yeni gördüğü haberi hazmetmeye çalıştı. Hayalleri başına yıkılmıştı. Yekta'da onun acısını kalbinin derinliklerinde hissediyordu ama yapacak bir şey yoktu.
Onun bu yıkımını görünce büyük bir panikle pencereyi açtı, Mustafa'yı kolundan yakalamaya çalıştı. Onun bu dumura uğramış hali onu çok endişelendirmişti. "Mustafa, dur! Öyle değil, dinle, açıklayayım!" diye arkasından seslendi ama genç adam çoktan arkasını dönmüş, gecenin karanlığına karışarak alelacele oradan kaçmaya başarmıştı.
Ertesi sabah, Anadolu bozkırının üzerine doğan güneş, beraberinde tüm köyü sarsacak radikal bir isyanın söylentisini de beraberinde getirdi. Köy meydanından muhtarın evine, fırından çeşme başına kadar tek bir dedikodu dalga dalga yayıldı: Mustafa, babasının, o kudretli ağanın karşısına dikilmiş; Meryem’le evlenmeyeceğini, bu zoraki ve köhne düzeni tamamen reddettiğini ailesinin yüzüne haykırarak kendi zincirini bizzat kırmıştı!
Ağa konağında kıyamet koparken, Yekta’nın kerpiç evinde de öfke dizginlenemez bir boyuta ulaştı. Meryem, boynuna takılacak altınların, köyün hanımı olma hayallerinin bir çırpıda yok olmasıyla odasında histerik çığlıklar atıyor, annesi ve Selim öfkeden deliye dönmüş halde mutfaktaki kapıları yumrukluyordu. Ancak bu ani iptalin arkasındaki sebep, köy ahalisinin sinsi zihninde çok geçmeden yerini buldu. Herkes, Mustafa’nın nişanı bozmasında, o "İstanbul artığı" dedikleri, gözü mor, yazar kızın parmağının olduğunu düşünüyordu.
"O uğursuz kız yaptı! Mustafa’yı da o yoldan çıkardı, ahlaksızlığını ona da bulaştırdı!" diyen Gülbahar Hanım’ın ve muhtarın karısının zehirli fısıltıları, Yekta’nın odasının kapısına kadar dayanan yeni bir suçlama duvarına dönüştü. Yekta, odasında tüm bu lanetlerin ortasında otururken, Mustafa'nın isyanıyla bardağın tamamen taştığını ve köy ahalisinin gözünde artık hem lekeli hem de bir yuva yıkıcı olarak ilan edildiğini acı bir farkındalıkla kabul etti. İnsanlardan yükselen bu kolektif nefretin ve Yekta’nın üzerine çöken bu devasa suçluluk ağının ağırlığı neyseki son demlerini yaşıyordu. Beyaz atlı prens çoktan yola çıkmış, prensesini kurtarmak için hazırlanıyordu.
Bölüm etkileşimi
