14. bölüm · Yekta

~ ♡ Bölüm 14

yazarhanım 🤍

Şişli Etfal’in o yüksek tavanlı, soğuk ve rutubet kokan koridorunda zaman, sanki ameliyathanenin kapısındaki kırmızı ışığa mühürlenmiş gibi durmuştu. Cevat Bey’in rugan ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı o mekanik ve otoriter ses, yaklaşan bir felaketin habercisi gibi koridorda yankılanırken; Mirza, oturduğu banktan ağır ağır doğruldu. Ancak bu kez omuzlarındaki yük onu aşağı çekmiyor, aksine içindeki o devasa öfke onu yukarıya, babasının tam karşısına dikiyordu.
Cevat Bey, koridorun ortasında durdu. Arkasındaki iki adam, birer gölge gibi sessizce geri çekilirken; baba ve oğul arasında şu ana kadar örtbas edilmiş tüm karanlık olayların günahını barındıran bir uçurum açıldı. Cevat Bey, bastonunu yere vurdu, gözlerinde sönmek bilmeyen o gaddar ışık parlıyordu.
"Hâlâ kızın elini tutuyorsun Mirza," dedi Cevat Bey, sesi bir yılanın tıslaması kadar soğuk ve zehirliydi. "Annen içeride can çekişirken, sen hâlâ bu taşra masalının peşinden mi gidiyorsun? Bu kadarı artık sadece akılsızlık değil, bir ihanettir."
Mirza, bir adım öne çıktı. İlk kez babasının gözlerinin içine, o sarsılmaz otoritesine meydan okuyarak bakıyordu. "İhanet mi?" diye gürledi Mirza. Sesi koridorda patlayan bir fırtına gibi yankılandı; odalardan bir iki hemşire başını çıkardı ama Mirza’nın yüzündeki o korkunç ifadeyi görünce hemen geri çekildiler. "Süleyman Sırrı... Annemin oğlu, benim hiç tanımadığım kardeşim! Sirkeci’nin o pis sokağında cansız yatarken, onun cebinden çıkan her bir evrakta senin mührün vardı baba. Devletin bekası dediğin şey, aslında senin kendi geçmişinden duyduğun o korkakça utancın mıydı?"
Cevat Bey’in yüzündeki maske bir an için sarsıldı, dudakları belli belirsiz titredi. Oğlunun bir kamu alanında bunları anlatıyor olması onu adeta delirtti. Bu sefer oğlunun aksine o sesini kısarak sözlerine devam etti. "Haddini aşıyorsun Mirza. Süleyman bir pürüzdü. Binnur’un o sahte Avrupa rüyasından kalan bir lekeydi. Ben sadece annenin ismini temizledim."
"Sen bu ailenin ismini temizlemedin baba, sen bu ailenin eline kendi kanını bulaştırdın!" Mirza, babasının tam göğsüne doğru parmağını uzattı. Artık karşısında çekindiği o "kudretli adam" yoktu; sadece yaşlı ve zalim bir adam görüyordu. "Artık senin o 'gerekeni yapmak' dediğin cinayetlerin arkasına saklanmayacağım. Annem uyanacak. Ve o uyandığında, senin bu karanlık sarayının tüm taşlarını tek tek yerinden sökeceğim. O kayıp evraklar sadece senin sonun olmayacak, senin o inşa ettiğin sahte adaleti de yerle bir edecek." dedi.
Sonra tarif edilemeyecek bir kin ile dolup taşan içini adeta babasına kusmak istercesine ona yaklaştı. Sesi alçaktı ancak o kadar keskindi ki her bir harf Cevat Bey’e doğru çekilmiş bir bıçak gibiydi. ”Benim için yarattığın tüm bu düzen, bir yalanmış baba! Sen sadece bir katilsin!”
Tam o sırada ameliyathanenin kapısı gıcırdayarak açıldı. Orta yaşlı, yorgun bir doktor dışarı çıktı. Mirza ve Cevat Bey arasındaki o elektrikli hava bir anlığına dindi.
"Mirza Bey?" dedi doktor, maskesini indirerek. Mirza nefesini tutarak doktora yöneldi. "Anneniz Binnur Hanım... Çok şükür krizin en ağır evresini atlattı. Kalbi çok yorgun ama yaşama tutunma azmi bizi bile şaşırttı. Şimdilik yoğun bakıma alacağız, birkaç saat içinde kendine gelmesini bekliyoruz."
Binnur Hanım’dan gelen bu iyi haber, Mirza’nın omuzlarındaki o gergin yayı biraz olsun gevşetmişti. Ancak Cevat Bey, tek bir kelime etmeden arkasını dönüp koridorda uzaklaşırken; zafer kazanmış bir komutandan ziyade, kalesinin surlarında ilk çatlağı görmüş bir mağlup gibiydi. Kendi öz oğlundan almış olduğu bu darbe onu belli ki derinden sarsmıştı. O gün, Cevat Bey’in ömrünün en soğuk, en çıplak anıydı. Ankara’dan İstanbul’a uzanan o karanlık koridorların kudretli adamı, hastane kapısının hemen ardında, steril hava ve bekleyişin kaygısıyla ilk kez çaresiz hissediyordu. Geriye dönüp baktığında, ameliyathane kapısında bekleyen oğlu Mirza’nın buz kesmiş, suçlayıcı bakışları, Cevat Bey'e kurşun gibi saplanıyordu. Mirza’nın, "Benim için yarattığın tüm bu düzen, bir yalanmış baba! Sen sadece bir katilsin!" diye sessiz haykırışı, Cevat Bey’in kalbinde, tüm devasa binalarının ve otoritesinin üzerinde çöküşe geçtiği tek an oldu. O an, Cevat Bey’in zihninde on sekiz yıl öncesi canlandı: Çok küçük, henüz konuşmaya yeni başlayan Mirza, yeni aldığı tahta atının üzerindeyken düşmüş, alnı kanamaya başlamıştı. Cevat Bey, o günkü en önemli Ankara toplantısını anında iptal etmiş, Mirza’yı kucağına alıp hastaneye koşmuştu. Korkudan mosmor kesilen küçük oğluna, "Korkma aslanım, senin baban burada. Sana kimse zarar veremez," diye fısıldamıştı; Mirza’nın hâlâ alnında ufak bir izi kalan yarasına baktığında duyduğu acı, o günkü gibi taze ve yakıcıydı. Ancak şimdi, ameliyathanede yatan Binnur Hanım’ı ve Mirza’nın o ihanet dolu nefretini karşısında gören Cevat Bey, tahta atın üstündeki oğlunu koruyabilmiş ama onu kendi kirli sırlarının gölgesinden asla kurtaramamış olduğunu anladı. Gücüyle inşa ettiği hapishane, şimdi onu en sevdiği şeyden mahrum bırakıyordu. Mirza’nın bir hiç uğruna harcadığı hayatından bahsetmesi, Cevat Bey’in en büyük zaafını, oğluna olan o diktatörce, ama tarifsiz aşkını paramparça etti. O gün, Cevat Bey’in kurduğu düzen yıkılmadı; ama o düzenin kalbi, kibrin ve otoritenin arkasına gizlenmiş yüreği, Mirza’nın nefretiyle sonsuza dek kırıldı. Evet, Cevat Bey kendine itiraf etmese de oğlunu seviyordu hem de öyle çok seviyordu ki, çaresiz bir aşk ile belki Yekta’nın Mirza’yı sevdiğinden bile çok, canı pahasına seviyordu. İşte bu aşkta, içinde bulunduğu durumda yüreğini bir kor gibi yakıp yüreğindeki en son merhamet zerresini dahi yok etti. Bu raddeden sonra para ve güç hırsı için oğlunu bile gözden çıkaracak bir boyuta gelecek ve yenilmez kibri ile Mirza cinayeti ortaya çıkarıp onu suçlamadan önce, suçu onun üstüne atacaktı.
Hastanedeki bu büyük curcuna ve Mirza ile babası arasındaki o kan donduran yüzleşme, Yekta’yı ruhsal olarak tamamen bitirmişti. Mirza, annesinin yanına, yoğun bakım camının ardına geçerken; Yekta bir nebze olsun nefes alabilmek için koridorun sonundaki büyük, kirli pencerenin önüne gitti. Lacivert ipek abiyesi artık ona bir zırh gibi değil, vücudunu sıkan bir hapishane gibi geliyordu. Bu sebeple eve dönüp rahat bir şeyler giymek için sabırsızlandı. Ardından boynundaki gümüş kolyeyi tutarak, Şişli’nin karanlık ve ıslak sokaklarına dalgın gözlerle bakmaya başladı.
Aşağıdaki hastane bahçesinde, sokak lambasının cılız ışığı altında dikkat çekici bir karaltı fark etti. Başında o bildiği köy kasketi, sırtında kaba kumaştan dikilmiş, dirsekleri yamalı ceketi ve elindeki tozlu heybe ile bir adam duruyordu. Tavırları o kadar toy ve acemiydi ki İstanbul’a ilk defa geldiği her halinden belli oluyordu. Şaşkın ve korkak bakışlarla hastanenin devasa binasını inceliyor, sanki içeri girmeye korkuyormuş gibi kapının önünde bir ileri bir geri gidiyordu.
Yekta’nın kanı dondu, kalbi göğüs kafesinden fırlayacakmış gibi çarpmaya başladı. Bu adam, abisi Selim’di.
Peki Selim onu nasıl bulmuştu? Yekta’nın Babıali’ye gönderdiği o ilk mektuptaki yayınevinin adını aklına not eden babası, Selim’i peşinden göndermişti. Selim önce o yayınevine gitmiş, oradaki memurlardan "ismini yanlış bildikleri bir taşralı kızın" geldiğini öğrenmişti. Ardından Milli Pansiyon’a uğramış, oradaki pansiyoncu "lacivert şık bir arabanın kızı alıp götürdüğünü" anlatmıştı. Üsküdar’da bir "beyzade" ve yanındaki "köylü kızı" hakkındaki dedikodular mahallenin fırınında bile konuşulur olmuştu. Selim, o inatçı ve korumacı taşra zekasıyla, kardeşinin izini Üsküdar’daki konaktan hastaneye kadar sürmüştü.
Yekta, pencerenin arkasından abisini izlerken, içinde korkunç bir utanç dalgasının büyüdüğünü hissetti. Selim’in o kaba tavırları, şiveli konuşması ve üzerindeki toprak kokan kıyafetleri; son iki haftadır etrafında gördüğü o "parlak" insanların, Mirza’nın kuzenlerinin ve Cevat Bey’in o sahte ihtişamının yanında ne kadar da "eğreti" duruyordu. Abisinden, kendi canından utanıyordu; ve bu utanç, Yekta’nın kalbindeki en büyük günahı olarak o an oracığa mühürlendi.
Yekta, pencereden geri çekilirken; İstanbul ona son oyununu oynuyordu. Artık sadece kendisinin değil, geçmişinin ve köklerinin de bu şehirde bir hesabı vardı.