23. bölüm · Yekta
~ ♡ Bölüm 23
O uğursuz, gergin bekleyiş, köy meydanına giren yabancı bir motorun kükremesiyle paramparça oldu. Mirza, İstanbul’daki adliyenin tozlu koridorlarında babasının kumpaslarına karşı verdiği o amansız davanın ilk aşamasını tamamlar tamamlamaz, arkasında Üsküdar’ın o asil, deniz kokulu esintisini taşıyarak köye ayak basmıştı. Lacivert Chevrolet, krom tamponlarına vuran bozkır güneşiyle adeta bu köhne coğrafyaya meydan okuyan parlak bir zırh gibi köy meydanında durdu.
Arabanın kapısı açılıp da Mirza o jilet gibi ütülü beyaz gömleği ve sarsılmaz, dik duruşuyla aşağı indiğinde, köy kahvesindeki yaşlıların, çeşme başındaki kadınların ve kerpiç duvarların arkasına saklanmış törenin bakışları birer ok gibi üzerine dikildi. Ancak karşına ilk çıkan, öfkeden gözü dönmüş olan Selim oldu.
"Yine mi sen efendi?" diye gürledi Selim, hırsla ileri atılarak. "Bacımın adını lekelediğin, Mustafa’nın nişanını bozup yuvamızı yıktığın yetmedi mi? Burası İstanbul sokaklarına benzemez, buranın töresi adamı çiğner!"
Mirza, Selim’in o ham gücüne ve ifadesine, babası Cevat Bey’in ona küçüklükten itibaren aşılamış olduğu koşulsuz cesaret duygusuyla -karşısındaki insanlar ona amansızca öfke kusuyor olsa da- hafifçe gülümseyerek karşılık verdi. Gözlerindeki o hakim soğukluğu, bu kez mecnun bir aşığın sarsılmaz kararlılığıyla harmanlanmıştı. "Ben buraya törenizi çiğnemeye değil, asıl sahibine ait olan bir hayatı almaya geldim," dedi Mirza, sesi tüm meydanı susturacak bir otoriteyle yankılanarak. Mirza’nın Yekta’ya olan amansız sevgisinin harareti karşısında insanların direnci de tek tek un ufak oluyordu.
Selim’in şaşkınlığından ve köy ahalisinin fısıltılarından sıyrılan Yekta, merdiven altındaki o tecrit odasının kapısını tel tokası ile açarak avluya, ardından da köy yoluna doğru delicesine koştu. Sevdiğinin geldiği haberi ona herkesten önce ulaşmıştı çünkü. Daha fazla bekleyemezdi. İki sevgili, nihayet o uçsuz buçaksız, sapsarı Anadolu bozkırının tam ortasında birbirine kavuştu.
Mirza, Yekta’yı kollarının arasına aldığında, genç kızın yüzündeki o solgun çehreye, şakağındaki yaranın izine bakarken içinin yandığını hissetti. Yekta ise başını Mirza’nın o tütün ve pahalı parfüm kokan göğsüne yasladığında, haftalardır çektiği tüm o aşağılamalarının sızısı bir anda uçup gitti. Bozkırın ortasında, rüzgârın uğultusu altında dakikalara sığmayan bir hasret giderdiler. Birbirlerinden ayrı kaldıkları o zifiri gecelerde, kalplerine vurulan mürekkep mühürlü o aşkın ne denli büyük, ne denli dizginlenemez bir tutku olduğunu şimdi birbirlerinin gözlerinin içine bakarak çok daha net anlıyorlardı. Zaman durmuş, bozkırın ortasında sadece ikisinin soluğu kalmıştı.
"Gidiyoruz Yekta," diye fısıldadı Mirza, kızın nasırlı ama gururlu ellerini sımsıkı kavrayarak. "Bir daha hiçbir güç seni bu karanlığa mahkûm edemeyecek."
"Hadi bavulunu hazırla sevgilim, gidiyoruz."
Tam iki sevgili el ele tutuşup, lacivert Chevrolet’e doğru gizlice kaçmak üzere arkalarındaki patikaya saptıkları an, kerpiç evin arka kapısının eşiğinde bir gölge belirdi. Karşılarında duran, Yekta’nın annesi Emine Hanım’dı. Yekta, korkuyla Mirza’nın elini bırakacak gibi oldu; annesinin feryat edeceğini, Selim’i ve babasını çağıracağını sanarak fevkalade bir korkuya kapılmıştı.
Ama Emine Hanım, sanılanın aksine onlara engel olmadı. Yaşlı kadının kan çanağına dönmüş gözleri, kızının ipek elbisesine değil, elini tutan o genç adamın gözlerindeki mutlak sadakat deryasına takıldı. Müstakbel damat adayını ilk defa görüyordu. O an, Emine Hanım’ın zihninde yıllar öncesinin, kendi gençliğinin o kırık dökük hatırası canlandı. Zamanında kendisi de farklı bir köyden birini sırılsıklam sevmiş ama törenin, babasının gaddar emirlerinin altında ezilerek sevdiğine kavuşamamıştı. O da çok istemesine rağmen, gençliğinde bu engelleri yıkıp kendisine çizilen çizginin dışına adımını atamamış, ömrünü sevgisiz bir izdivacın ameleliğine feda etmişti.
Kızının da kendi kaderini yaşamasına, bu topraklarda bir "artık" olarak çürümesine vicdanı el vermedi. Çünkü burada kalması demek toplumun norm ve kuralları adı altında gelecek vaat eden bir dehanın karanlıkta yitip gitmesi demekti. Hiç bir merhametli annenin yüreği buna el vermezdi tabii ki. Emine Hanım da hiçbir şey söylemeden, onlara bahçenin dış dünyaya açılan o ağır tahta kapısını bizzat kendi elleriyle açtı. Başındaki kenarları oyalı tülbentiyle saklamaya çalıştığı, yüzündeki kırışıklıklardan süzülen o sıcak gözyaşları eşliğinde kızına doğru hamle yaptı. Yekta, annesini karşılıksız bırakmadı ona sıkıca sarıldı; bu, bir veda, bir helallik ve geçmişin geleceğe sunduğu sessiz bir merhamet borcuydu. Anne ve kız hiç konuşmadılar, ama kelimeler olmadan sessizce birbirlerine en saf duyguları ile veda ettiler.
"Su gibi git, bir daha da arkana bakma kızım..." diye fısıldadı annesi hıçkırarak.
Artık Mirza ve Yekta’nın önünde hiçbir engel kalmamış gibiydi. Arabaya binip gaza bastıklarında, köyün tozlu yolları arkalarında küçülüyor, gökyüzü İstanbul’un o özgür deniz mavisine doğru bükülüyordu. El ele tutuşmuşlardı, yüzlerinde haftalardır ilk kez beliren o huzurlu, çocuksu tebessümle fevkalade mutluydular.
Ya da onlar öyle sanıyordu...
Köyün çıkışındaki o dar, iki tarafı yüksek kayalıklarla çevrili virajı döndükleri an, kulakları sağır eden bir fren sesi bozkırın sessizliğini bıçak gibi yardı. Simsiyah, kibirli ve ön ızgarası bir canavarın dişleri gibi parlayan o tanıdık Mercedes, lacivert Chevrolet’in tam önünde çapraz durarak yollarını acımasızca kesmişti. Farların göz alıcı ışığı altında, arabanın arka kapısı ağır ağır açıldı ve içinden, bastonunun her vuruşunda toprağı sarsan o gümüş saçlı azap, Cevat Bey bizzat aşağı indi.
İki sevgilinin gözlerindeki o ani dehşet dalgası ve Cevat Bey’in namlusundan daha soğuk olan o gaddar tebessümünün karanlığında, en heyecanlı yerinde adeta kalpleri vücutlarına kan pompalamayı kesti.
