12. bölüm · Yekta

~ ♡ Bölüm 12

yazarhanım 🤍

Konağın kapısı açıldığında, içeriye dolan rüzgâr sadece İstanbul'un yağmurunu değil, Paris'in o zarif ve yabancı parfüm kokusunu da beraberinde taşımıştı. Mübeccel Hala’nın şaşkınlıktan elindeki gümüş tepsiyi düşürmesiyle yankılanan metalik ses, bir anda salondaki herkesin dikkatini dağıttı. Mübeccel Hala hemen tepsiyi yerden kaldırarak, Mirza’nın el yapımı fars halısına dökmüş olduğu kahve lekesini içinden sessizce söylenerek silmeye koyuldu. Kapının eşiğinde, yılların yorgunluğunu asaletle taşıyan, üzerinde vizon rengi bir palto ve başında inci iğneli zarif bir şapkayla Binnur Hanım duruyordu.
Mirza, oturduğu minderden nasıl kalktığını, dizlerinin nasıl titrediğini fark etmedi bile. Yıllardır özlemini siyah-beyaz fotoğraflarla gidermeye çalıştığı yalnızca solgun mektuplarda gördüğü annesi, şimdi etten ve kemikten karşısındaydı işte. Binnur Hanım, ellerini yavaşça uzattı; gözlerindeki o derin hasret, Mirza’nın yüzüne değdiğinde bir barajın kapakları açılmış gibi gözyaşlarına hakim olamadı.
"Mirza..." dedi Binnur Hanım, sesi bir fısıltıdan çok bir hıçkırığın eşiğindeydi. "Oğlum... Ne kadar da büyümüşsün, ne kadar da bana benzemişsin ama gözlerin... Gözlerin hala o veda sabahındaki çocuk gibi bakıyor."
Mirza, bir adımda annesine ulaştı ve kollarını ona sıkıca sardı. O her zamanki mesafeli genç gitmiş, yerine annesinin kokusunu içine çeken, yıllardır eksik kalan yarısını arayan o küçük çocuk gelmişti. Salondaki herkes, Leyla ve Feyza bile bu manzara karşısında sessizliğe büründü. Yekta ise bir köşede, şaşkınlığını gizlemeden bu anı izliyor, bir kişinin en büyük "boşluğunun" nasıl dolduğuna şahitlik ediyordu. O Mirza’nın böyle bir hasret ve özlem içinde olduğunu hiç fark etmemişti. Ancak yalnızca kendisine yönelik olduğunu zannettiği bu sevgi selinin, şimdi bir başkasıyla paylaşıldığını görmek onun yüzünde hafif bozuk bir ifadenin oluşmasına sebep olmuştu. Ancak sonrasında böyle bencilce bir düşünceye nasıl sahip olabildiğini düşünüp, kendisine kızdı. Karşısındaki kadın onun için bir yabancı olabilirdi fakat Mirza'nın yıllardır özlemini çektiği biricik annesiydi. Dolayısıyla bu sahne karşısında hasreti burnunda tüten, köyde bıraktığı annesini aklına getirerek Mirza ile empati kurdu.
Binnur Hanım, hasretle oğluna sarıldıktan sonra geri çekilip Mirza’nın yüzünü ellerinin arasına aldı. Uzunca bir süre sadece baktı, sanki geçen her yılı o yüzün hatlarından okuyarak öğrenmek istiyordu. Ardından bakışları, salonun loş köşesinde, lacivert ipek elbisesi içinde sessizce duran Yekta’ya kaydı.
"Demek mektubunda bahsettiğin o genç kız bu," dedi Binnur Hanım, Yekta’ya doğru zarif adımlarla yürüyerek. Yekta, bir İstanbul hanımefendisinin bu kadar sıcak ve kapsayıcı bakabileceğini hiç düşünmemişti. Binnur Hanım, Yekta’nın elini tuttu ve boynundaki gümüş kolyeye baktı. "Gözlerinde çok tanıdık bir ışık var Yekta kızım. Mirza bana senden bahsederken 'gelecek hakkında yazıyor' demişti. Ama ben senin gözlerinde sadece geleceği değil, çok güçlü bir 'bugünü' görüyorum."
Yekta, nezaketle eğildi. "Hoş geldiniz efendim," diyebildi sadece. Mübeccel Hala ve kızları, Binnur Hanım’ın Yekta’ya gösterdiği bu yakınlık karşısında birbirlerine şaşkın bakışlar fırlatırken, konaktaki o gergin hava bir anlığına dağılır gibi oldu. Binnur Hanım’ın siması ve tavırları, tıpkı ismini andıran bir aydınlık ve zarafet taşırdı. Gençliğinde Tıbbiye’yi bitirmiş, henüz o genç yaşında dahi zekâsı ve nahif tavırlarıyla nam salmış bir hanımefendiydi. Babasının Erenköy’deki asmalı konağında geçen günleri, etrafa mis kokular yayan bir yasemin çiçeği gibiydi. Komşuları, onun pencereden süzülen incecik siluetini gördükçe, "Rabbim, bu güzel kızın kaderini de tıpkı kendisi gibi güzel eylesin," diye dua etmekten kendini alamazdı. Ah, o saf ve mesut günler! Kim bilebilirdi ki, o parlak istikbalin, Cevat Bey’in gölgesi altında bir kâbusa döneceğini? Ailesinin bir trafik kazası neticesinde oluşan ani vefatıyla yapayalnız kaldığı o kırılma anında, Cevat Bey’in karanlık gücünü arkasına alan tehditleri, Binnur Hanım’ın hayatının dümenini acımasızca ele geçirmişti. Tıbbiyeli genç kızın beyaz önlüğü, yerini zoraki bir evliliğin gelinliğine bırakmış, kaderi bir anda 360 derece dönerek onu, yorgun bir hanımefendinin demirden kafesine hapsetmişti. Yekta, bu zarif hanımın yüzü inceledikten sonra kadının yüzündeki her bir kırışıklığın ona bu hikayeyi anlattığını fark etti. Bu yüzde, hüznün sessiz bir seremonisini görmekle birlikte Mirza'nın o “erkek güzeli” olarak tanımlanabilecek yüz hatlarını da annesinden almış olduğunu gördü. Bu zorlu ve acı dolu evliliğin tek tesellisi, Cevat Bey’in karanlık gölgesine bir isyan gibi doğan Mirza olmuştu. Binnur Hanım için o çocuk, sadece bir evlat değil; bir kurtarıcı, çelikten ve kederden örülmüş o konakta yanan tek mumdu. Mirza’nın varlığı, kadının tıbbiye eğitimiyle donanmış mantığını bile altüst eden, ilahi bir merhamet eliydi. O küçük adam, annesinin acılarına merhem olmuş, yüzüne yeniden tebessümü getirmişti. Ancak Cevat Bey’in fütursuz gücü ve yasadışı işleri, bir girdap gibi büyüyor, sadece kendilerini değil, çevrelerindeki masum hayatları da içine çekiyordu. Binnur Hanım, artık sadece kendi azabını değil, Cevat Bey’in kurbanlarının çığlığını da duyuyordu.
Üç yaşına henüz basmış, annesinin eteğinden ayrılmaya kıyamayan Mirza’yı alıp Paris’teki akrabalarının yanına kaçma kararı, bu sadece bir annelik refleksi değil, vicdanının son çırpınışıydı. Bir doktor olarak, çürümekte olan bir düzenin hastalığını teşhis etmişti ve o virüsü daha fazla yaymamak için kendini feda edecekti. O kasvetli sabah, Yeşilköy Havalimanı’nın o bekleme salonunda, elinde küçük oğlunun minicik bavuluyla dururken, Binnur Hanım kalbinin ikiye ayrıldığını hissetti. Uçağın kapısı, özgürlüğe açılan tek kapıydı çünkü. Tam o sırada, siyah ve hantal arabalardan inen adamlar, Mirza’nın önünü kesti. En önde, Cevat Bey’in o hiçbir merhamet emaresi taşımayan gaddar yüzü seçiliyordu. Cevat Bey, silahın soğuk namlusunu Binnur Hanım’ın alnına dayayarak, “Oğlum benimle kalacak, sen gideceksin. Benim kanımı, o Avrupalı sefahatine bulaştırmana izin vermem!” diye gürledi. Binnur Hanım, küçük Mirza’nın boynuna sıkıca sarılmasına rağmen, kocasının o zalim emri karşısında çaresiz kalmıştı. O gün Paris’e kalkan uçak, bir anneyi oğlundan ayıran, bir kadının ruhunu ebediyen geride bırakan bir tabuttu. Geride kalan üç yaşındaki Mirza’nın gözlerindeki o masum korku, Cevat Bey’in karanlık dünyasının üzerine düşen ilk lanet tohumu olacaktı. Bu olaydan sonra Binnur Hanım bir daha hiç Türkiye’ye dönemedi. Orada kendisi gibi doktor olan Türk bir meslektaşı ile evlendi. Hatta bir çocuğu daha oldu. Cevat Bey, onun Türkiye’de yaşarken çalışmasına izin vermemişti, Paris’e gidince doktorluk mesleğini tekrardan icra etmeye başladı. Ancak kendini hiçbir zaman affetmedi. Oğlunun 19 yıldır tek başına büyüdüğünü, anne sevgisinden yoksun olduğunu hatırladığı her gün yani gözlerini yeni bir sabaha açtığı her gün gözyaşları ile yatağından kalkıyordu. Son 5 yıldır Mirza'nın Paris'te olduğundan haberdar olması ile birlikte oğluyla gizlice mektuplaşmaya başlamışlardı. Mirza, Yekta'dan ve ona olan sevgisinden de ilk kez annesine yazdığı mektupta bahsetmişti. Annesine de yakında Yekta ile imam nikahının kıyılacağını haber verince, Binnur Hanım daha fazla dayanamayıp Türkiye’ye gelmeyi her şeye rağmen göze almıştı.
Üsküdar’daki konağın salonu, senelerdir birbirine ölesiye özlem duyan bu anne oğlun hasret gidermesine mucizevi bir şekilde tanık oluyordu. Çaylar tazelenmiş, hasretin o ilk yakıcı ateşi biraz sönmüştü. Binnur Hanım, büyük bir dikkatle konağın içinde gözlerini gezdirdi. O da ilk evlendiğinde Cevat Bey’in ablası olan Mübeccel Hanım’ın evinde kalmıştı. Şimdi yıllar sonra yine aynı konakta canından çok sevdiği oğlu ile buluşmak ona bir destan gibi epik, gerçek olamayacak bir hayal kadar uzak geliyordu. Sanki onların bu neşesine ortak olurmuş gibi ikindin güneşi de hafifçe yüzlerine doğru vurup onları aydınlatıyordu. 1964 yılının bu ağırbaşlı zarafeti, yerlere serilen işlemeli minderlerde ve gümüş tepsilerde sunulan şerbetlerde vücut buluyordu. İmam nikâhı için hazırlıklar tamamlanmış, mahallenin saygın hocası masanın baş köşesine buyur edilmişti. Nikahın kıyılması için çok az bir zaman kalmıştı. Mirza, babasının gelmesinden endişe ederek bir an evvel nikahın kıyılması için acele ediyordu. Oğlunun bu endişesini sezen annesi, hayran bakışlarını oğluna yönelterek gülümsedi. ”Artık Yekta kızımla, temmuz ayındaki düğününüze de ayrıca gelir. Senin mürüvvetini Allah'ın izniyle görürüm oğlum. ” Ardından Yekta'ya bir anne şefkatiyle bakıp göz kırptı. “Ona iki tane başak desenli ajda bilezik sözüm var.” dedi. Mirza mahcup bir şekilde gülümsedi. Annesine bu nikahın bir tiyatrodan ibaret olduğunu söylememişti ve söylemeyi de düşünmüyordu. ”İnşallah anneciğim. Fakat yine de dikkatli olun. İsterseniz bugün dönüş için havalimanına yanınızda ben de gelip size eşlik edeyim. Sizin için endişeleniyorum. Bilirsiniz babam…” biraz tehlikelidir diyecekti ama cümlesinin devamını getirmedi. "Sadece buraya bu izdivaç için gelmedim." dedi Binnur Hanım, sesi titrek bir biçimde çıkmıştı ama bir o kadar da mağrurdu. "Diğer oğlum... Süleyman için de geldim. Onu İstanbul’a, bir iş için çağırmışlardı. Ama günlerdir ondan haber alamıyorum. En son Sirkeci civarında bir görüşmesi olduğunu söylemişti.” Mirza, çay bardağını tabağına öyle bir bıraktı ki porselenin çığlığı odada yankılandı. Süleyman... Annesinin ikinci evliliğinden olan, hayatı boyunca hiç görmediği ama varlığından haberdar olduğu üvey kardeşi. Binnur Hanım, masanın üzerine küçük bir gümüş çerçeve bıraktı. Çerçevedeki fotoğrafa bakarken gözleri doldu. "Sana ne kadar da benziyor Mirza... Eğer tanısaydın onu çok severdin. O da senin gibi adalete ve kaleme çok düşkündür.” Mirza, ilk önce annesinin bu sözleri üzerine Süleyman'a kendisinden daha çok önem verdiğini düşünerek yutkundu. Ancak annesinin uzattığı fotoğrafa baktığında, tüm ruh hali aniden değişti. Sirkeci’nin o karanlık ve rutubetli sokağında yerdeki cesedi incelediği o saniyeler zihninde bir şimşek gibi çaktı. O "görgü tanığı" aranan olayda, üzerinde pahalı bir Avrupa kesimi ceketle yatan o gencin yüzü... O yüz, gerçekten de annesinin dediği gibi Mirza’nın kendi yüzünün bir yansıması gibiydi. Yekta, o an Mirza’nın yüzündeki o korkunç değişimi gördü. Mirza, hayatı boyunca babasının tehlikeli işlerine şahit olmuştu ama şimdiki, hepsinden farklıydı. Babasının kendi hırsları uğruna "temizlik" operasyonu adı altında kendi üvey kardeşini, annesinin oğlunu ölüme gönderdiğini anlamıştı. Cevat Bey’in "devletin bekası" dediği şey, aslında kendi ailesinin kanıyla yazılmış bir kumpastı.
"Anne," dedi Mirza, sesi bir uçurumun kenarındaymış gibi boğuk çıkarak. "Süleyman... artık...yaşamıyor"
Sözlerini tamamlayamadı. Binnur Hanım, Mirza’nın gözlerindeki o mutlak hakikati gördüğünde, odadaki zambak kokuları bir anda silindi, yerini bir trajedi çığlığına bıraktı. Kadın, elini kalbine bastırarak olduğu yere yığılırken, konağın ahşap tavanı sanki hepsinin üzerine çöktü. Bir anda İstanbul’un o model karanlığı, bir nikâh sevincini değil, bir ailenin en karanlık sırrının ifşasını izler hale gelmişti. Mirza, kollarında can çekişen annesine ve elindeki o kanlı gerçeğe bakarken; hakikatin olanca ağırlığı, tüm konağı yutmaya hazırlanıyordu.
Yekta ise acı bir şekilde; en sevdiği dize olan "ruhunu dondurup yerine koyduğu İstanbul'un”, aslında kendi etrafında örülen bu kanlı ağ olduğunu fark etti.