13. bölüm / 25
Yekta~ ♡ Bölüm 13
Bölümler 25Şu an: ~ ♡ Bölüm 13
- 1 ~ ♡ Bölüm 11.493 kelime
- 2 ~ ♡ Bölüm 21.518 kelime
- 3 ~♡ Bölüm 3716 kelime
- 4 ~ ♡ Bölüm 41.145 kelime
- 5 ~ ♡ Bölüm 51.596 kelime
- 6 ~ ♡ Bölüm 6951 kelime
- 7 ~ ♡ Bölüm 71.301 kelime
- 8 ~ ♡ Bölüm 81.220 kelime
- 9 ~ ♡ Bölüm 91.331 kelime
- 10 ~ ♡ Bölüm 10649 kelime
- 11 ~ ♡ Bölüm 111.321 kelime
- 12 ~ ♡ Bölüm 121.555 kelime
- 13 ~ ♡ Bölüm 131.295 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 ~ ♡ Bölüm 141.150 kelime
- 15 ~ ♡ Bölüm 151.430 kelime
- 16 ~ ♡ Bölüm 161.472 kelime
- 17 ~ ♡ Bölüm 17714 kelime
- 18 ~ ♡ Bölüm 181.502 kelime
- 19 ~ ♡ Bölüm 191.567 kelime
- 20 ~ ♡ Bölüm 20789 kelime
- 21 ~ ♡ Bölüm 211.218 kelime
- 22 ~ ♡ Bölüm 22772 kelime
- 23 ~ ♡ Bölüm 23785 kelime
- 24 ~ ♡ Bölüm 24825 kelime
- 25 ~ ♡ Bölüm 25 ( FİNAL)663 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Konaktaki o baygın beyaz zambak kokusu, Binnur Hanım’ın ipek halının üzerine cansız bir kuş gibi yığılmasıyla bir anda geniz yakan bir ölüm sessizliğine evrildi. Az önce hasretin ve vuslatın neşesiyle aydınlanan salon, şimdi tavanındaki o ağır avizelerin titrek ışığı altında devasa bir mezar sessizliğine bürünmüştü. Zavallı kadıncağızın yere düşmesiyle odada bulunanlardan gelen şaşkınlık nidaları, Üsküdar’ın sessiz sokaklarında yankılanırken; Mirza, hayatında hiç hissetmediği bir dehşetle annesine doğru atıldı.
Mirza, annesini kucakladığında kadının ne kadar hafiflediğini, Paris’in o soğuk rüzgârlarının ve yıllarca süren evlat hasretinin onu nasıl içten içe çürütüp erittiğini ilk kez bu kadar acı bir şekilde hissetti. Annesinin cansız eli yere düştüğünde, avucundan kayıp giden o küçük gümüş çerçeveli fotoğraftaki Süleyman Sırrı’nın sureti halının üzerine sessizce devrildi. Mirza, fotoğraftaki o yüze, kendi yüzünün bir aynası kadar benzeyen o masum çehreye son bir kez baktığında; Sirkeci’nin rutubetli karanlığında gördüğü o cesedin, aslında hiç tanımadığı üvey kardeşine ait olduğu gerçeği bir kez daha hançer gibi göğsüne saplandı. Kesinlikle bu gerçeği kabullenmek istemiyordu. Ancak büyük ihtimalle zavallı gencin artık teşhis edilecek bir bedeni dahi yoktu; babasının o karanlık "temizlik" operasyonu, Süleyman’ı İstanbul’un adsız topraklarından birine çoktan gömmüştü. Yekta, Mirza’nın işareti üzerine fotoğrafı yerden alarak Mirza’nın cebine koydu.
Ardından "Yekta, kapıyı aç!" diye kükredi Mirza, sesi bir emirden çok bir imdat çağrısı gibiydi.
Yekta, üzerindeki o lacivert ipek elbisenin eteklerini elleriyle toplayıp, şahit olduğu olayların ağırlığı altında ezilerek kapıya doğru koştu. Dışarıda İstanbul, tüm hoyratlığıyla yağmurunu konağın üzerine boşaltıyordu. Lacivert Chevrolet, bahçe kapısının önünde karanlık bir canavar gibi bekliyordu. Mirza, annesini arka koltuğa, Yekta’nın kucağına bir emanet gibi bıraktığında; arabanın içindeki o keskin deri ve benzin kokusu, Yekta’ya Cevat Bey’den kaçtıkları o ilk geceyi hatırlattı.
Üsküdar’ın dar ve kavisli yollarından geçip sahil yoluna indiklerinde, Chevrolet’nin motoru gecenin sessizliğini parçalayan bir hıçkırık gibi çıkıyordu. Mirza direksiyonu öyle bir hırsla kavrıyordu ki, parmak boğumları direksiyonun kemik rengiyle birleşmişti. Yekta, dizlerinin üzerinde yatan Binnur Hanım’ın solgun yüzüne bakarken, boynundaki gümüş kolyeyi avucunda sıkarak kendi ailesini hatırladı. Kendi yazdığı 2026 kurgusundaki o "duygusuz ve ruhsuz" binaların, şimdi 1964 yılında, hastanenin o soğuk ve loş koridorları olarak karşısına dikileceğini henüz bilmiyordu.
Binnur Hanım’ı ilk önce acele ile en yakındaki Üsküdar Devlet Hastanesi’ne götürdüler. Ancak hastanın kronik kalp hastalığı sebebi ile Şişli Etfal'de bulunan bir ihtisas hekiminin görmesinin daha iyi olacağını söylendi. Bu yüzden Binnur Hanım’ı bir ambulans ile ivedilikle Şişli Etfal'e sevk ettiler. Ambulansı arabası ile takip eden Mirza, henüz yeni kavuştuğu annesini kaybetmenin korkusuyla arabayı iyi kullanamıyordu. Öyle ki bir kaza tehlikesini ramak kala atlattılar. Yekta, arabayı dikkatli kullanması için Mirza'ya bir uyarıda bulunacaktı ki onun ters çıkışıyla lafı ağzında kaldı.
Hastanenin acil servis kapısından içeri girdiklerinde, beyaz önlüklü doktorların telaşlı adımları ve sedyenin metalik gıcırtısı odada yankılanmaya başladı. Binnur Hanım beyaz çarşafların arasında kaybolup ameliyathanenin o buz gibi kapılarının ardına götürülürken, Mirza koridorun ortasında bir heykel gibi kalakalmıştı. Yekta, lacivert ipek elbisesi ve omuzlarındaki o renkli tülbentiyle, bu steril ve ölüm kokan atmosferin içinde bir tablo kadar aykırı duruyordu.
Mirza cebinden çıkardığı fotoğrafta; Süleyman’ın yüzüne bakarken, arkasında duran Yekta’nın varlığını hissetti. İkisi de biliyordu; bu fotoğraftaki temiz yüzlü genç bir daha asla dönmeyecekti. O, Cevat Bey’in kurduğu kanlı düzenin meçhul bir kurbanı olarak karanlığa karışmıştı. Mirza arkasını dönüp Yekta’nın gözlerinin içine baktığında, o bakışta artık sadece bir "nişanlılık oyunu" değil; aynı kuyuya düşmüş iki ruhun, birbirine tutunma mecburiyeti vardı.
Koridorun sonundaki o loş ışık, istanbul'un sakladığı tüm cinayetlerin ve sırların üzerine vururken; Mirza fısıldadı: "Onu babam öldürdü Yekta... Kendi oğlunu değil, annemin oğlunu, benim hiç tanımadığım kardeşimi..." Sözlerine zorlukla devam edebildi. “Keşke kurbanı ben olsaydım. Bari şu an çektiğim vicdan azabı altında ezilmezdim.” diyerek gözyaşlarına boğuldu.
Yekta cevap vermedi, sadece Mirza’nın titreyen elini, balkonda dışarıyı seyrettikleri gece, Mirza'nın onun elini tuttuğu gibi sıkıca kavradı. Bunun üzerine Mirza, arabada onu terslediği için ondan özür dileyecekti ama Yekta işaret parmağını Mirza’nın dudağına götürerek onu susturdu. “Şu an zaten yeterince üzgünsünüz. Bir de bundan dolayı kendinizi üzmeyin Mirza Bey,” dedi buruk bir gülümseme ile. Sonrasında ise kendinden hiç beklemediği bir şekilde koridordaki diğer insanların onlara olan bakışlarına aldırış etmeksizin Mirza'nın yanağına ufak, ıslak bir öpücük kondurdu. Kim bilir belki de yakın zamanda yaşayacakları ayrılığın yaklaştığını yüreğinde hissetmişti de bir veda busesi olarak bu öpücüğü yanağına kondurmuştu.
Bundan sonra ikisi de sessiz kaldı ve hastanenin sessiz koridorları bu iki gencin taze aşkına şahit olduktan sonra tekrardan ezeli sessizliğine gömüldü.
Bu, tüm arayışlarının sonundaki en ağır sessizlikti; kayıp evrakların neticesinin, ikisini de yutmak için pusuda bekleyişinin sessizliğiydi.
Şişli Etfal Hastanesi’nin 1964 yılındaki o devasa, taş soğukluğuyla örülmüş koridorları, dışarıdaki İstanbul yağmurundan daha ürpertici bir sessizliğe ev sahipliği yapıyordu. Tavanlardaki soluk sarı ampuller, voltaj düşüklüğünden ötürü periyodik aralıklarla kırpışıyor; duvardaki çatlakların üzerine düşen gölgeler, sanki hastanenin her köşesine sinmiş olan ecelin siluetleri gibi kımıldıyordu. Binnur Hanım, o sarsılmaz asaletiyle girdiği bu binanın beyaz çarşaflı sedyeleri arasında kaybolalı neredeyse iki saat olmuştu.
Mirza, ameliyathanenin o "Girilmez" tabelasının altındaki tahta bankta, adeta mermerden oyulmuş bir heykel gibi kaskatı oturuyordu. Üzerindeki o jilet gibi ütülü gömleği artık kırışmış, dirsekleri dizlerine dayanmıştı. Elleri, annesinin avucundan düşen o gümüş çerçeveli fotoğrafı hala sımsıkı kavrıyordu. Fotoğraftaki Süleyman’ın hiç tanımadığı, hiç sarılamadığı o üvey kardeşinin gülümseyen yüzü, Mirza’nın zihninde Sirkeci’nin rutubetli karanlığındaki o cansız bedenle birleşiyordu. Babasının, Cevat Bey’in, bu cinayetin emrini vermiş olma ihtimali değil, kesinliği; Mirza’nın tüm adalet inancını bir cam kırığı gibi tuzla buz etmişti.
Yekta, Mirza’nın hemen yanında, o lacivert ipek elbisesinin ihtişamına taban tabana zıt olan bir kederle oturuyordu. Elbisenin üzerindeki inci işlemeleri, hastanenin loş ışığında artık birer yıldız gibi değil, gözyaşı damlaları gibi parlıyordu. Omzundaki, o pembe ve sarı oymalı tülbent, Şişli’nin bu modern ve steril dünyasında hem çok eğreti hem de çok "gerçek" duruyordu. Kendi yazdığı 2026 kurgusunda, insanların acılarını "ışıklı camlara" bakıp vakit geçirerek unuttuklarını hayal etmişti ama burada, 1964 yılında, acı; geniz yakan tentürdiyot kokusu ve koridorlarda yankılanan hıçkırıklar olarak en çıplak haliyle karşısındaydı. Her iki gencin de aklında geçen bir düşünce vardı ama nedense bu düşünce zihinlerinden geçmiş olsa da yüksek sesle söylemek cesaret edemeyecekleri bir şeydi. İkisinin de düşündüğü şey, eğer o gün Süleyman o karanlık sokak aralığında ölmemiş olsa birbirlerini hayatları boyunca hiç görmeyip, hiç tanışmamış olacakları gerçeğiydi. Büyük ihtimalle Babıali’den ret alan Yekta, ertesi gün ilk trenle evine dönecek ve bu İstanbul hayali kırılan ümidi ile birlikte tamamen rafa kalkacaktı. Mirza ise içindeki tüm buhran ve yalnızlıkla babasının maşası olarak görev yapmaya devam edecekti. Yani büyük ihtimalle yolları hiçbir zaman kesişmeyecekti. İkisininde zihnine hücum eden bu düşünce tüm gerçekliği ile önlerinde dursa da yine de sırf kendi mürüvvet ve huzurları için bir canın feda edilmesi düşüncesi dile getirilemeyecek kadar bencilceydi.
"Onu hiç tanımadım Yekta," diye fısıldadı Mirza, sesi boş koridorda bir buz kütlesi gibi kırıldı. Sanki o da Yekta’nın zihnini tartmış gibi ortadaki sessizliği bölmek için konuşmaya başlamıştı. Bakışlarını fotoğraftan ayırmadan devam etti: "Annem Paris’te bir hayat kurmuş, kendine yeni bir dünya inşa etmişti. Babam ise o dünyadan kalan tek filizi, sırf kendi geçmişindeki bir 'lekeyi' temizlemek adına söküp attı. Süleyman’ın tek suçu, annemin benden sonraki mutluluğunun bir parçası olmaktı."
Yekta, Mirza’nın titreyen ellerinin üzerine kendi elini yavaşça koydu. Bu dokunuşta artık sadece bir teselli güdüsü değil, ortak bir yasın sessiz antlaşması vardı. "Süleyman ölmedi Mirza Bey," dedi Yekta, sesi bir yazarın kurgusundaki en vurucu cümle kadar berraktı. "O, sizin babanıza karşı vereceğiniz o büyük savaşın ilk siperi oldu. Babanız onu yok ettiğini sanıyor ama aslında onu sizin kalbinize, asla sökülmeyecek bir öfke olarak gömdü."
Tam o sırada, koridorun sonundaki asansörün metal kapıları büyük bir gürültüyle açıldı. Asansörden çıkan rugan ayakkabıların mermer zeminde çıkardığı o sert, otoriter ses; Mirza ve Yekta’nın bir anlığına buldukları o huzuru bıçak gibi kesti. Gelen, Cevat Bey’in bizzat kendisiydi. Arkasında iki siyah pardösülü adamla, bir hastaneye değil de fethettiği bir kaleye girer gibi yürüyordu. Bakışları, bankta oturan oğluna ve yanındaki o "taşralı" kıza nefretle kilitlendi. 1964 yılının en büyük hesaplaşması, Şişli Etfal’in o steril kokulu koridorunda, ve etraftaki hasta yakınları ve görevlilerin şaşkın bakışları arasında başlamak üzereydi.
Bölüm etkileşimi
