18. bölüm · Yekta
~ ♡ Bölüm 18
Mektubu posta kutusunun karanlığına bıraktığında, Yekta’nın üzerinde tarif edilemez bir hafiflik ama bir o kadar da ağır bir korku vardı. Köyün ana yolundan gitmek, muhtarın karısının o zehirli bakışlarına ve ahali fısıltılarına hedef olmak demekti; bu yüzden dere yatağına paralel uzanan, kimsenin pek uğramadığı patikayı seçti.
Sol gözünün altındaki o utanç nişanesi morluk zonklarken, suyun şırıltısı bir anlığına ona İstanbul’un o hırçın denizini hatırlattı. Tam o sırada, dere yatağındaki kaygan taşların üzerinde, muhtarın henüz beş yaşındaki oğlu Ali’yi gördü. Çocuk, suya düşen renkli bir bilyenin peşinde, dengesini yitirmiş halde debeleniyordu.
"Ali, dur! Sakın kımıldama!" diye bağırdı Yekta.
Kendi acısını unutup çocuğa doğru hamle yaptı ancak ayağındaki eski pabuçlar ıslak zeminde kaydı. Tam o anda, yolun üst tarafında gürültülü bir motor sesi duyuldu. Gıcırdayarak duran, dönemin en lüks araçlarından biri olan bej rengi bir Plymouth’un kapısı hızla açıldı. Arabadan inen genç, ceketini bile çıkarmadan dere yatağına doğru bir ok gibi atıldı.
Genç adam, Ali’yi belinden kavrayıp emniyetli bir yere çekerken; Yekta da taşların üzerinde dizlerinin üstüne düşmüştü. Adam çocuğu bıraktıktan sonra, tozlanan pantolonuna aldırmadan Yekta’ya elini uzattı.
"İyi misiniz? Bir yeriniz acıdı mı?"
Yekta, kendisine uzatılan o iri, nasırlı ama bakımlı elin sahibine baktı. Karşısında duran, köy ağasının tek oğlu Mustafa’ydı.
Mustafa, üzerinde babasının nişan için Ankara’dan getirttiği ağır, koyu gri bir takım elbise taşıyordu. Fakat bu şık kumaş bile, onun omuzlarının doğuştan gelen heybetini gizleyememişti. Mirza’nın o mermer ustasının elinden çıkmışçasına kusursuz hatlarına inat; Mustafa’nın yüzünde bozkırın güneşini, toprağın samimiyetini taşıyan bir sertlik vardı. Saçları, rüzgârda hafifçe dağılmış; gözleri ise sanki içine hapsedildiği o zengin ama özgürsüz hayattan kaçmak isteyen birer yabancı gibi bakıyordu. Mirza’nın "beyzade" otoritesinin yerinde, Mustafa’da gizli bir keder ve bastırılmış bir isyanın sönük ateşi parlıyordu.
Mustafa, Yekta’yı yerden kaldırırken gözü kızın morarmış gözüne ve şakağındaki yaraya takıldı. Bir anlığına tüm dünya durdu. Mustafa, köylülerin günlerdir bahsettiği o "İstanbul artığı" kızı bekliyordu belki de; ama karşısında gördüğü, o morluğa rağmen gözlerinde yazdığı gelecek kurgusunun o eşsiz derinliğini taşıyan, bu topraklara ait olmayan bir kadındı.
"Siz..." dedi Mustafa, sesi titreyerek. "Siz Selim’in kardeşi, Meryem’in ablası mısınız?"
Yekta, elini hızla çekip moraran gözünü tülbentiyle gizlemeye çalıştı. "Evet, Yekta ben," dedi kısık bir sesle. "Sağ olun Ali’yi kurtardığınız için."
Kızın bu ürkek ama vakur duruşu Mustafa'nın ilgisini çekmişti. Meryem’in haftalardır süren o yapmacık neşesi, ev işlerindeki abartılı mahareti ve altın hırsı; Yekta’nın bu bir cümlelik hüznü karşısında sabun köpüğü gibi sönüp gitti. Mustafa da bu evliliği istemiyordu; babasının "soyumuz devam etsin" baskısı ve Meryem’in sinsi çabaları onu bu noktaya getirmişti. Fakat şimdi, müstakbel baldızının gözlerindeki o gizemli ışık, Mustafa’nın kalbine bu tozlu köyde hiç duymadığı bir sızı bırakmıştı.
"Ben Mustafa," dedi genç adam, sanki kendi ismini ilk kez birine gerçekten tanıtıyormuş gibi. "Meryem’in evine... yani, evinize geliyordum."
Yekta cevap vermedi, sadece başını eğip patikadan hızlıca uzaklaştı. Mustafa ise dere yatağının kenarında, Ali’nin ağlayışları arasında kalakaldı. Plymouth’un direksiyonuna geçtiğinde, aynadaki görüntüsüne değil; patikada kaybolan o "lekeli" ama ulaşılmaz kızın ayak izlerine baktı. 1964’ün o nişan günü, şimdi iki ayrı kalp için de geri dönüşü olmayan bir karmaşanın başlangıcıydı. Mustafa, hareketlerinden de belli olduğu gibi, daha ilk bakışta bu gizemli kızdan hoşlanmıştı. Ancak Yekta için aynısını söyleyemeyiz. Bu genç, hem kız kardeşinin müstakbel nişanlısıydı hem de Mirza'yı gördükten sonra kalbinde bir başkasının aşkının en ufak bir filizi bile asla bulunamazdı. Belki bu engellerin hiçbiri olmasa Mustafa, iyi bir talip olabilirdi ama yine de böyle utanç verici ihtimalleri düşünmek Yekta'ya yakışmazdı. Çünkü o, gerçekten kalbi temiz, iyi niyetli bir kızdı. Alelacele evine vararak, kimseye fark ettirmeden odasına çekildi. Bir an arka kapıdan girdiği bahçedeki bir ağaç dalının üzerine yanlışlıkla basması ile ufak bir ses çıkarmıştı. Bu sesi duyan annesi neredeyse onun bulunduğu tarafa gelecek gibi oldu. Bunu fark eden Yekta, nefesini tutarak evin duvarının arkasında kamufle olmaya çalışmıştı. Neyse ki o sırada Meryem'in çeyizini komşu kadınlara gösterdiği için, bir kadının ona “çeyizin yalnızca bu kadar mı olduğunu” sorması üzerine aklından geçen her bir düşünceyi unutarak hararetle Meryem'in “gösterişli” çeyizinin devamını getirmek için içeri doğru hararetle koştu. Böylece, annesi tekrardan bahçeye çıkınca Yekta da hiç vakit kaybetmeden arka kapıdan girerek odasına dönebildi.
Köyün üzerinde asılı kalan o ağır toz bulutu, davul ve zurnanın ritmik gürültüsüyle dağılırken; Yekta için sabah, mutfağın rutubetli zemininde, dev kazanların isiyle başlamıştı. Meryem, odasında üzerine geçirilen o pembe şifonların içinde bir kraliçe gibi ağırlanırken; Yekta, odasından sadece "hizmet etmek" şartıyla çıkarılmıştı. 1964 Anadolu’sunun o katı töresi, bir kızı cezalandırmanın en iyi yolunun onu başkalarının mutluluğuna köle etmek olduğunu biliyordu.
Yekta, elinde gümüş tepsilerle kalabalığın arasına karıştığında, üzerindeki yamalı ama temiz entarisiyle bir gölge gibi süzülüyordu. Misafirlerin yere düşürdüğü lokum kâğıtlarını topluyor, biten şerbet bardaklarını sessizce tazeliyordu. Kimse yüzüne bakmıyordu; baksa bile gözleri, sol gözünün altındaki o artık mora çalan kirli yeşil lekeye takılıp hemen nefretle çevriliyordu.
"Bak hele şuna," diye fısıldadı cami imamının karısı, Yekta önündeki boş tabağı alırken. "Şehir görmüş de ahlakını orada bırakmış. Şu haliyle bile utanmadan milletin içine çıkıyor."
Yekta, duyduğu bu sözleri sanki yazdığı distopik bir romanın diyaloglarıymış gibi tepkisizce dinledi. Kendi kendine, "Bunlar 2026’nın ruhsuz makinelerinden daha hissiz," diye mırıldandı.
Her şeye dayanabilirdi, ancak annesinin Yekta’nın küçük odasını Meryem’e tahsis etmesi ile birlikte bir avuç eşyası ile ortada kalmıştı. Çünkü Meryem Hanım, kendi güneş vuran odasından artık bıkmış, evlenip bu evden ayrılana kadar bir değişiklik olması için Yekta’nın odasını istemişti. Bunun üzerine anneleri Emine Hanım, Meryem’in kaldığı odayı kilerlik yaparak başka yer olmadığı gerekçesi ile merdiven altındaki ufak boşluğa bir yer yatağı koyup, Yekta'nın artık orada yatacağını söyledi. İşte bu bardağı taşıran son damlaydı. Artık Yekta, aklanıp kendisinin suçsuz olduğu anlaşılana kadar bu köyde daha fazla barınamayacağını net olarak anlamıştı. Evi, artık onun için sıcak bir yuva şefkatinden uzaktı. İnsanların dedikodusu ve mahalle baskısı buna müsaade etmiyordu.
Evin arka tarafındaki gölgelikte, nişan telaşından kaçan on-on iki yaşlarında bir grup küçük kız, yerdeki bakır kapları temizleyen Yekta’nın etrafını sardı. Gözlerinde, büyüklerin nefretinin henüz kirletemediği saf bir merak vardı.
"Yekta Abla," dedi en küçükleri fısıltıyla. "Doğru mu? İstanbul’da binalar göğe kadar uzanıyormuş, doğru mu?"
Yekta’nın yorgun yüzünde günlerdir ilk kez sahici bir tebessüm belirdi. Elindeki bezi bırakıp uzaklara, rayların bittiği o hayali ufka baktı. "Doğru," dedi sesi özlemle titreyerek. "Deniz var orada... Uçsuz buçaksız, gökyüzünün suya düştüğü bir masal gibi. Vapurlar geçer içinden, devasa martılar eşlik eder size. Akşamları binlerce fener yanar, sanki yıldızlar yere inmiş gibi olur."
Kızlar büyülenmiş gibi dinlerken, bir diğeri atıldı: "Peki ya insanlar? Herkes mi şık giyinir?"
Yekta, Mirza’nın bembeyaz gömleğini ve o lacivert Chevrolet’inin parıltısını hatırladı. "Herkesin anlatacak bir hikâyesi vardır orada. Kütüphaneler dolusu kitap, mürekkep kokulu sokaklar..."
"Yeter! Uzaklaşın şuradan!"
Kızların anneleri, birer karabasan gibi gölgeliğe daldı. Muhtarın karısı, kızını Yekta’nın yanından sanki yangından mal kaçırır gibi çekip aldı. "Siz ne halt etmeye bu uğursuzun ağzının içine bakıyorsunuz? Ahlaksızlığını size de bulaştırsın, sizi de mi yoldan çıkarsın istiyorsunuz?"
Yekta, elindeki bakır tabağı öyle bir sıktı ki parmak boğumları bembeyaz oldu. "Ahlaksızlık bulaşıcı bir hastalık değildir hanım teyze," demek istedi ama sustu. Annesi mutfaktan "Yekta, boşları topla!" diye bağırırken, o masalsı İstanbul hayali bir kez daha tozlu köy toprağına gömüldü. Artık bu muameleye daha fazla katlanamıyordu.
Gülbahar Hanım’ın yüzüne keskin ve doğrucu bir bakış atarak haykırdı. ”Peki hanımefendi, sizin ahlak anlayışınız insanlara iftira atarak, arkalarından konuşmak mıdır? Madem ben ahlaksızım. Siz bu hareketinizle kendinizi benden daha mı ahlaklı sanıyorsunuz?” diyerek sustu. Bu çıkışa karşılık gözleri kocaman açılıp, hemen mağduru oynamaya hazırlanan Gülbahar Hanım, “Üstüme iyilik sağlık! Sen ne diyorsun böyle?” diye bu atışmayı herkese duyuracak bir ses tonuyla bağırdı. Etraftaki meraklı gözlerin onları takip ettiğini fark edince, onlara kaçamak bir bakış atıp, “Emine hanım, bu çirkef kızını sustur.” diye söylenerek, içeri doğru yürüdü. Yekta, kadının bu kaçıngan hareketinden, dedikoduları başlatan fitili ilk ortaya atan kişinin o olduğunu anladı. Ancak daha fazla üsteleyerek olayı büyütmedi.
Akşamüzeri, nişan töreninin en hareketli anında, Mustafa ve ailesi baş köşeye oturtulup, Meryem, Mustafa’nın yanına yerleştiğinde, boynuna takılan ağır altın kolyelerin ağırlığıyla başı iyice dikleşmişti. Mustafa ise huzursuzdu; gözleri kalabalığın içinde, elinde bir sürahiyle sürekli oradan oraya koşturan, yüzünde bir darbenin nişanesini taşıyan o kızı arıyordu.
Yekta, şerbet servisi için Mustafa’nın önüne geldiğinde, genç adamın bakışları kızın morarmış gözüne çakılı kaldı. Meryem, Mustafa’nın ilgisinin dağıldığını hissedip hırsla Mustafa’nın koluna girdi.
"Mustafa Bey, bak bu kolye tam da senin dediğin gibiymiş," dedi Meryem, sesi ballı bir zehir gibiydi.
Mustafa, Meryem’e bakmadan, doğrudan Yekta’nın gözlerinin içine baktı. Sesi, tüm odadakilerin duyabileceği bir sakinlikte ama içinde bir fırtına saklayarak yankılandı:
"Bazı mücevherler sadece boyna takılır Meryem Hanım. Ama bazı izler vardır ki, bir ömür boyu insanın onurunda taşınır. Bu köyün rüzgârı serttir, insanın yüzünde beklenmedik yaralar açar. Ama o yarayı açan rüzgâr mı, yoksa elindekini korumaya çalışan bir yürek mi; asıl mesele odur."
Bu ima, buz gibi bir sessizlik yarattı. Selim ve babası öfkeyle Mustafa’ya bakarken; Meryem, Mustafa’nın Yekta’ya olan bu gizli şefkatini ve ilgisini fark ettiği an, içindeki o zafer sarhoşluğu yerini kör bir nefrete bıraktı. Mustafa, Yekta’nın moraran gözünün hesabını doğrudan sormamıştı ama o gözdeki acıyı, Meryem’in boynundaki altınlardan daha değerli kılmıştı.
Yekta, elindeki tepsiyi sıkıca kavrayıp mutfağa doğru kaçarken; 1964’ün bu tozlu köyünde, iki kardeş arasındaki o sessiz savaşın artık bir "can pazarına" dönüştüğünü anladı. Mustafa’nın ilgisi bir sığınak değil, Yekta için yeni ve daha tehlikeli bir yangının başlangıcıydı.
