1. bölüm · Yekta
~ ♡ Bölüm 1
“...Ve nihayetinde, 2026 senesinin o ruhsuz kasvetli sabahında, gökyüzünü yırtarcasına uçan metal kuşların gürültüsü altında, insanlar avuç içlerindeki sihirli camlara bakarak birbirlerinin yanından birer yabancı gibi geçip gittiler. Kimse kimsenin gözlerindeki kederi görmüyordu. Şehir, camdan ve çelikten, devasa bir hapishaneye dönüşmüştü; ancak kimse parmaklıkları fark etmiyordu çünkü herkes kendi görünmez dünyasına hapsolmuştu. Belki de hürriyet, o parıltılı camların arkasında yitip gitmiş bir hatıraydı artık.”
Yekta, elindeki divit kalemi masadaki hokkaya yavaşça bıraktı. Sağ elinin serçe parmağındaki mürekkep lekesi, aylardır süren bu sancılı sürecin nişanesi gibi gururla parlıyordu. Odanın köşesindeki gaz lambası, son demlerini yaşıyormuşçasına titreyerek duvarlara devasa, kararsız gölgeler düşürüyordu. Köyün sessizliği, sadece uzaklardan gelen bir çakal uluması ve pencere pervazına vuran rüzgârın uğultusuyla bozuluyordu.
Yekta, önünde duran sarı saman kâğıtlarına baktı. Bu kâğıtlar, sadece birer hikâye değildi; onun bu tozlu yollardan, kerpiç duvarlı evden ve kaderin tekdüze çarkından kurtuluş biletiydi.
"Bitti," diye fısıldadı. Sesi, boş odada yankılandığında kendine bile yabancı geldi. "Bitti işte."
Zihninde canlanan 2026 dünyası, aslında kaçmak istediği bu köyün tam zıttıydı. Orada açlık bu denli yoktu belki, insanlar şatafatlı elbiseler giyiyor, "uçan arabalar" kadar hızlı vasıtalarla bir yerden bir yere süzülüyorlardı ama Yekta'nın kaleminden dökülen o dünyada korkunç bir yalnızlık vardı. Kendi kendine gülümsedi; İstanbul'daki o koca yayınevinin editörleri bu hayal gücü karşısında herhalde küçük dillerini yutacaklardı. Kimin aklına gelirdi ki, bir genç kızın, altmış yıl sonrasının kıyametini böylesine detaylı tasvir edebileceği?
Gözlerini kapatıp o mucizevi mektubu bir kez daha hatırladı. Üzerinde İstanbul’un o meşhur yayınevinin mührü olan, "Yekta Hanım, gönderdiğiniz numuneler bizi ziyadesiyle mütehassis etti. Tamamını görüşmek üzere sizi Bâbıâli’ye bekliyoruz," diyen o kağıt parçası... O mektup geldiğinden beri babasının bakışlarındaki sertlik, yerini belirsiz bir sükûnete bırakmıştı. Annesi ise sadece dualar ediyordu.
Yekta yerinden kalkıp camın önüne gitti. Karanlığın içinde köyün diğer evlerinin cılız ışıklarını gördü. Annesini, babasını; onların üstündeki kaba saba çaputları, nasırlı ellerini düşündü. Daima aza kanaat eden bu itaatkar insanlar hayatları boyunca dur durak bilmeksizin çalışmış, bir gün olsun şikayet etmemişlerdi. İstanbul'a gidecekti. Kitabı basılacaktı. Belki bir gün o meşhur Halide Edip gibi, Reşat Nuri gibi ismi dilden dile dolaşacaktı. O zaman babasına en iyi takımı alacak, annesine ipek şallar getirecekti. Artık onların da çalışması gerekmeyecekti. Bu tozlu köy, sadece yazdığı bir hikâyenin arka planı olarak kalacaktı.
"Az kaldı," dedi dışarıdaki karanlığa doğru. "Sadece birkaç gün."
Henüz bilmiyordu; Haydarpaşa Garı'nda trenden indiğinde karşılaşacağı o deniz kokusu, sadece bir şehrin değil, bir ömrün de değiştiğinin habercisi olacaktı.
Sabahın ilk ışıkları henüz dağların arkasından süzülmemişken, evin önündeki o sessiz bekleyiş başladı. Yekta’nın elinde, köşeleri aşınmış eski bir tahta bavul vardı. İçinde bir-iki parça giysi, annesinin sardığı azık ve neredeyse ömrünü adadığı o mürekkep kokulu kâğıtlar… Kendisinin biriktirmiş olduğu bir miktar harçlığı da bu bavulun içindeydi. Yekta kabul etmese dahi anne ve babası da onun üzerine biraz ekleme yaptılar.
Babası, sırtını kerpiç duvara yaslamış, gümüş tabakasından çıkardığı tütünü sarıyordu. Bakışları uzaklardaydı, sanki kızının gideceği o devasa şehri, İstanbul’u bu tozlu köy yolundan görmeye çalışıyordu.
"Bak Yekta," dedi babası, sesi tütün dumanı gibi geniz yakıcıydı. "Okumuş yazmış kızsın. Bizim aklımız senin o hayallerine pek ermez. Ama İstanbul dediğin kurtlar sofrasıdır. İstanbullu dediğin, adamın cebindeki parayı değil, içindeki huzuru çalar da ruhun duymaz."
Yekta yutkunarak babasına baktı. O sert çehrenin altında bir korku olduğunu biliyordu. "Korkma baba," dedi usulca. "Ben sadece yazacağım. Bana bir mektup geldi, biliyorsun. Onlar çağırdı beni."
Babası acı bir tebessümle başını salladı. "Çağırırlar kızım, çağırırlar da... Buyur ettikleri yer neresidir, ona iyi bak."
Annesi, elinde bir maşrapa suyla kapı eşiğinde belirdi. Gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü ama belli etmemeye çalışıyordu. Yekta'nın yanına gelip eğildi, boynundaki o eski, işlemeli gümüş kolyeyi çıkarıp kızının avucuna bıraktı.
"Al bunu," dedi hıçkırığını bastırarak. "Sıkışırsan satarsın, dara düşersen avucuna sıkıştırıp güç alırsın. İstanbul büyük, biz küçüğüz Yekta. Yolun açık olsun."
Köyün tozlu yoluna sapan kamyonun kornası duyulduğunda, Yekta hayatının en büyük ayrılığının başladığını anladı. Bavulunu sıkıca kavradı. Arkasına bakmadan yürürken annesinin arkasından döktüğü suyun toprağa çarpış sesini duydu.
"Su gibi git, su gibi dön..."
Kamyonun kasasına bindiğinde, köy yavaş yavaş küçülmeye başladı. Yekta, cebinden o yayınevi mektubunu çıkarıp parmaklarıyla mühre dokundu. "Yekta," diye seslendi kendi kendine. "İsmin gibi tek kalacaksın ama o yollarda asla eğilmeyeceksin."
Kamyonun kasasında başlayan yolculuk, bitmek bilmeyen tüneller, isli vagonlar ve tahta koltuklarda geçen iki günün ardından nihayet son buldu. Yekta, Haydarpaşa Garı'nın o devasa, tavanı göğe uzanan salonuna adım attığında, kendini bir devin midesine inmiş gibi hissetti. Trenin buharı, insanların telaşlı bağırışları, hammalların sırtlarındaki küfeler... Burası, kerpiç duvarlı evinden çok farklı, bambaşka bir diyardı.
Bavulunu sıkıca kavrayıp kalabalığı yardı ve o meşhur merdivenlere çıktı. İşte oradaydı... Şairlerin anlata anlata bitiremediği, mürekkep kokulu kâğıtlarında hayal ettiği İstanbul. Deniz, hayatında gördüğü en büyük, en hırçın su kütlesi olarak önünde uzanıyordu. Vapur düdükleri, martı çığlıkları ve karşı kıyıdaki o silüet; Ayasofya’nın, Sultanahmet’in minareleri birer mızrak gibi göğe saplanmıştı.
Yekta’nın içi korkuyla karışık bir hayranlıkla doldu. "Geldin Yekta, başardın" diye fısıldadı rüzgâra karşı. "Hayatın boyunca doğduğun yerden ayrılmayan sen, sonunda kafesinden çıktın.”
Vapura binip karşıya, Sirkeci’ye geçtiğinde ise şehrin asıl uğultusu onu karşıladı. Tramvayların raylardan çıkardığı o metalik ses, seyyar satıcıların "Taze simit ! Sıcak simit ! " nidaları... Ama en çok da arabalar dikkatini çekti.
Köye bazen kaymakamın jipi gelirdi ama bunlar çok daha parlak, çok daha sinsiydi. Zihninde kurguladığı 2026 romanında, metalden yapılmış, tekerlekleri olmayan ama gökyüzünde süzülen vasıtalar hayal etmişti.
Oysa şimdi karşısında, Sirkeci Garı'nın önündeki kalabalığı yaran simsiyah ve biraz da kibirli gözüken, pahalı olduğu her cephesinden belli olan yüksek klas bir araba belirmişti. Ön ızgarası, bir canavarın dişleri gibi parlıyordu. İçinde oturanların yüzü görünmüyordu ama arabanın yaydığı o egzoz kokusu bile sokaktaki insanların dikkatini celbediyordu. Şoför, Yekta’nın tam önünde sert bir fren yaptı. Lastiklerin asfalta sürtünme sesi ve motorun homurtusu Yekta’yı yerinden sıçrattı.
Korkuyla geri çekilirken tahta bavulunu yere düşürmüştü. İçindeki kağıtlar, annesinin sardığı azık savrulmadı belki ama o anki o "şehirli " imajı yerle bir oldu. Etraftaki insanlar ona bakıp tebessüm etti; kimisi "Taşralı işte," der gibi bir bakış attı. Yekta, yanaklarının kızarıp yandığını hissetti. O simsiyah, parlak metal yığını, onun 2026 kurgusundaki metal kuşlardan çok daha gerçekti ve onu buracıkta ezebilirdi.
Utançla bavulunu aldı ve Babıali’ye, Cağaloğlu’na doğru uzanan yokuşu tırmanmaya başladı. Hedefi, Milli Pansiyon’a gidebilmekti. Daha öncesinden bu muazzam şehir ile ilgili epey geniş çaplı bir araştırma yapmıştı. Ama o siyah Mercedes'in homurtusu ve etraftaki o binlerce insanın uğultusu zihninde yankılanmaya devam ediyordu.
Henüz bilmiyordu; o siyah arabaların, o nüfuzlu kişilerin dünyasının bir parçası çok yakında onun bu çekingen fakat masum dünyasına, bir felaket gibi dâhil olacaktı.
Yekta, Cağaloğlu’nun dik yokuşunu tırmanırken ciğerlerinin İstanbul’un o ağır, kömür isi ve deniz tuzu karışımı havasıyla yandığını hissetti. Milli Pansiyon, dışarıdan bakıldığında yorgun, sıvaları dökülmüş ve pencereleri birer yorgun göz gibi sokağa bakan üç katlı ahşap bir binaydı. Kapıdan içeri adımını attığında, burnuna çarpan o keskin koku onu duraksattı: Rutubet, eski gazete kâğıdı ve onlarca yabancının geride bıraktığı o tanımlanamaz hüzün kokusu…
Pansiyoncu, elindeki gıcırdayan anahtarı ona uzatırken yüzüne bile bakmamıştı. En üst kattaki, tavanı eğimli o küçük odaya çıktığında Yekta, bavulunu yere bıraktı. Oda o kadar dardı ki, sanki duvarlar üzerindeki o eski, çiçekli duvar kâğıtlarıyla birlikte Yekta’yı sıkıştırıyordu. Yatağın üzerine oturduğunda, şiltenin altındaki yayların feryadı odanın sessizliğini bozdu.
Pencereye yürüdü. Ahşap pervazı zorlayarak açtığında, İstanbul bir dev gibi önünde uzanıyordu. Köyünde gece demek, mutlak bir sessizlik ve sadece yıldızların hüküm sürdüğü bir karanlık demekti. Oysa burada gece, binlerce cılız ampulün titrek ışığıyla yaralanmıştı. Uzaktan gelen vapur düdükleri, sanki devasa bir hayvanın iniltisi gibi suyun üzerinden süzülüp odasına doluyordu. Galata Kulesi, karşı kıyıda bir nöbetçi gibi dikilmiş, elindeki fenerle denizi kolaçan ediyordu.
"Demek buradasın," diye fısıldadı. Necip Fazıl'ın “Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar; Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar” dediği şehirdi burası. Yekta gözlerinden istemsizce akan yaşlarla bu dizeleri hatırladı ve hak veriyor olmaktan da kendini alıkoyamadı.
O gece uyku, Yekta’nın semtine uğramadı. Şiltenin üzerindeki rutubetli çarşaf, tenine soğuk bir mühür gibi değiyor; bu sebeple her seferinde uyuyacak gibi olsa da rahatlıkla dalamıyordu. Gözlerini her kapattığında, elindeki o sarı saman kâğıtlarını, Babıali’nin o mürekkep kokulu yayınevlerini hayal ediyordu. Ya mektuptaki o nazik davet bir rüyaysa? Ya yarın o kapıdan içeri girdiğinde kimse onu tanımazsa? Şimdiden yuvasını ne kadar özlediğini kendine hatırlatarak tüm bu çabalarının bir karşılığı olmasını ümit etti.
Yastığının altına koyduğu el yazmalarına dokundu. Kağıtların hışırtısı, ona dünyanın en güzel müziği gibi geldi. Zihninde yarattığı o 2026 dünyasını düşündü. Orada, bu pansiyon odaları belki de çoktan yıkılmış, yerine göğe uzanan o ruhsuz beton kuleler dikilmişti. İnsanlar belki de bir vapur düdüğünün sesini dahi unutmuşlardı. Bir anda kendi yazdığı geleceğin o korkunç tenhalığı ile 1964 İstanbul'unun bu kalabalık yalnızlığı arasında sıkışıp kaldığını hissetti.
Dışarıda, Sirkeci yönünden gelen bir tramvayın raylardan çıkan o tiz çığlığı geceyi böldü. Aynı esnada sokak lambasının cılız ışığı da, odanın tavanındaki çatlaklarda garip şekiller oluşturuyordu. Yekta, şafak sökene kadar o çatlaklarda kendi kaderini gördüğünü sandı. Pencerenin önünden geçen o siyah otomobillerin gürültüsü, sanki yarın yaşayacağı o büyük karşılaşmanın habercisi gibi durmadan yankılanıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, elinde dünyaları sığdırdığı o bavulu ve titreyen dizleriyle Babıali yokuşuna çıkacaktı. Mutluydu çünkü henüz hiçbir şeyden haberi yoktu; ne haksız yere kapatılacak kapılardan, ne de bir çıkmaz sokakta hayatının iplerini eline alacak olan o yabancıdan…
