SOYKAN |Takıntılım kitap kapağı

8. bölüm / 18

7.Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: 7.Bölüm

"Fikrimin ince gülü,
Kalbimin şen bülbülü.
Fikrimin ince gülü,
Kalbimin şen bülbülü.

O gün ki gördüm seni,
Yaktın ah, yaktın beni.
O gün ki gördüm seni,
Yaktın ah, yaktın beni..."

Nefes verdim ve şarkıyı devam ettirdim.

"Ateşli dudakları,
Gamzeli yanakları.
Ateşli dudakları,
Gamzeli yanakları.

O gün ki gördüm seni,
Yaktın ah, yaktın beni.
O gün ki gördüm seni,
Yaktın ah, yaktın beni..."

Kuzey'in bana o sözleri söyledikten sonra hiç bir şey demeyip gitmesinin ardından iki saat geçmişti.

Dışarıdaki korumları saymazsak evde bir tek ben ve Özlem abla artı kadın korumalar vardı. Ama bir iki kişilerdi, onlarında farklı işleri vardır diye düşünüyorum.

Kimsenin olmamasından fırsat bulup, banyoyu köşe bucak aradıktan sonra kamera olmadığı kanaatine varmış, bi güzel sıcak duş almıştım.

Şuan ise güzel mi güzel sesimle kendi kendime şarkı mırıldanıp, saçlarımı tarıyordum.

Salak mısın sen, Buse? Sana takıntılı olan bir mafyanın evinde nasıl bu kadar rahat olabiliyorsun?

Derin nefes verdim. Tabii ki de rahat değildim. Ama kaçırıldım diye bok da mı kokalım şimdi? Ben bir kadındım ve temizlenmem lazımdı. Bu en doğal hakkımdı, nerede olsam bile.

Tabii ki kaçacaktım. Ama bu denli bir alanda nssıl kaçabilirdim? İşte düşünmem için zaman lazımdı bana.

O pislik dark romance kitaplarındaki gibi ailem üzerinden tehdit etti beni.

Hadi ama aile mi?

Onlar ailem değildi. Onlar aileydi.

Farklı farklı aileler, mutluluklar, huzurlar, sevinçler barındıran kişilerdi. Onlar benim ailem değildi.

Benim hiçbir zaman "eve gidiyorum" derken içimin ısındığı bir evim olmamıştı.

Belki de bu yüzden aile kelimesi bana hep biraz yabancı gelmişti.

Birinin annesine sarılıp ağladığını gördüğümde neden imrendiğimi anlamazdım eskiden. Bir babanın kızının saçını okşamasını görünce neden içimde garip bir şeylerin burkulduğunu da.

Şimdi anlıyordum.

Bazı insanların sahip olduğu şeyler, başkasının hayatında sadece eksiklik olarak kalıyordu.
Dudaklarımı birbirine bastırıp aynadaki yansımama baktım.

"Yeter."

Kendime kızarak saçımı taramaya devam ettim.
Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi.
Önce buradan çıkacaktım.

Sonra ne yapacağımı düşünürdüm.

Ama nasıl?

Banyodan çıkıp odama dönerken koridoru bir kez daha gözden geçirdim. Ev o kadar sessizdi ki kendi ayak seslerimi duyuyordum.

Bu sessizlik hoşuma gitmemişti. Fazla sakindi. Fazla kontrol altında. Sanki evin her köşesi, ben fark etmeden beni izliyordu.

Kapımın önünde durup koridora baktım. Koridorun sonunda merdivenler vardı. Aşağıda ne olduğunu biliyordum. Ama dışarıda ne olduğunu bilmiyordum.
Koruma sayısı, kapılar, kameralar...

Hepsini öğrenmem gerekiyordu.

Kaçmak istiyorsam önce burayı tanımalıydım.

Ve bunun için de biraz daha rahat görünmem gerekiyordu.

Çünkü insanlar seni tehlike olarak görmediğinde, en büyük hatalarını senin yanında yaparlardı.

Dost sandıklarının yanında, sevdikleri, güvendiklerinin yanında.

Kuzey'in bana olan sevgisi güvendiği anlamına gelmezdi, bundan emindim.

Ne yapıp ne edip onun güvenini kazanıp, sonra gitmem lazımdı.

Bu alanın açığı yoktu belki ama Kuzey'in bana olan sevgisi aslında çok büyük bir açıktı.

Ve zayıf noktasıydı.

Belki bana olan sevgisinden yakalayabilirdim onu. Sonra bir şekil kaçabilirdim. Belki o zaman bulamazdı, pek emin değilim ama öyle düşünüyorum.

Olmazsa da intihar edip onu korkutmaya çalışırdım, belki hem beni onlar ile tehdit etmeyi bırakır, beni de burada tutmazdı.

Ya da dizilerdeki gibi teknikler denemeliydim.

Diziler mi? Ah, çok salakça.

Dizi izlemeyi severdim, ama bu karakterlerin salak olmadığı anlamına gelmezdi.

Mesela bir arabanın bagajına saklanıp, nasıl başka şehire gidebiliyor ki? Nasıl nefes alabiliyor o bagajda? Tuvaleti gelirse peki?

Ya da en önemlisi sürücü nasıl fark etmiyordu? Çok klişeydi.

"Ellerin ellerime,
Leblerin leblerimde.
Ellerin ellerimde,
Leblerin leblerimde.

O gün ki gördüm seni,
Yaktın, ah, yaktın beni.
O gün ki gördüm seni,
Yaktın, ah, yaktın beni..."

Merdivenlerden inerek mutfağa doğru ilerledim. Nedensizce canım aşırı derecede çikolata çekmişti.

Ve evet, kaçırılmamış gibi mutfağa gidip çikolata arayacaktım. Çünkü ben bir süper zekâydım.

Aslında hiç bir pislik tarafından kaçırılmamış, misafir gibi takılıyordum. Mükemmeldim ben.

Mutfağa gidince Özlem'i görmem bir oldu. Beni görünce yüzünde bir tebessüm oluştu.

"Bir sorun mu var, Buse Hanım?"

Buradaki herkese kızgındım ve herkesi öldürmek istiyordum gibi. Özlem'e de öyle. O bir kadındı ve bir kadının halinden anlamıyordu.

Tabii işin ucunda para olunca kimse kimseyi anlamaz. Bir kadın bile.

Ona cevar verme gereksiniminde bile bulunmadan buz dolabını açıp incelemeye başladım.

Neredeyse kuş sütüne kadar vardı ama bir çikolata yoktu!

"Aç mısınız? Hemen bir şeyler hazırlayabilirim size."

Sert bir nefes verdim. "İstemez."

Buzdolabını kapatıp mutfak dolaplarını karıştırmaya başladım bu sefer ama görünürde pek çikolata yoktu.

"Bir şey mi istiyorsunuz, Buse Hanım? Yardımcı olabilirim."

Gözlerim kısıldı ve ağır ağır başımı ona doğru çevirdim. "Yardımcı olur musun? Her anlamda."

Hızla başını salladı. "Tabii ki, görevim bu."

Dolabın kapağını kapatıp yavaşça önüme döndüm ve sırtımı dezgeye yasladım. Gördüğüm kadarı ile hemen arkamda Özlem'in yemek yapmak için kullandığı bıçak vardı. Ellerimi arkadan birleştirip, o görmeden gizlice elime aldım.

Dudak büktüm. "Madem yardım edeceksin, buradan nasıl kurtulabilirim? Kaçmam için de yardım eder misin?"

Gözleri kocaman açıldı ve hızla başını iki yana salladı.
"Üzgünüm, Buse Hanım, Kuzey Bey'in emri. Burada kalmak zorundasınız?"

Sinirle güldüm. "Zorundayım derken?! Sokak köpeğimiyim de sahiplenmişler beni?! Zorunda falan değilim anladın mı?"diyerek yükseldim.

Bakışlarında biraz bile olsun acıma görmek istedim. Çünkü acıma duygusuna bile muhtaçtım.

Ama o düz bakıyordu, neden düz bakıyordu? Neden beni anlamıyordu, anlamak istemiyordu?

Başını iki yana salladı. "Estağfurullah, Buse Hanım. Ben yardımcı olamam, üzgünüm."

"Ne demek üzgünsün ya?! Sende bir kadın değil misin? Neden yardım etmiyorsun bana? Neden empati yapmaya çalışmıyorsun? Ya beni öldürürlerse? Ya ağza alınmayacak şeyler yaparlarsa o zaman ne olur?!"

Sertçe yutkundu. "Kuzey Bey öyle biri değil ki, Buse Hanım. O zaten bildiğim kadarıyla yıllardır siz görmeden size her alanda yardımcı oluyor gizlice. Hep koruyor diye biliyorum. O herkese acımasız olabilir ama bir size kıyamaz."

O herkese acımasız olabilir ama bir size kıyamaz.

Bu sefer yutkunma sırası bendeydi. Yıllarca beni mi koruyordu? Bu da ne demekti şimdi? Kuzey yıllardır beni tanıyor muydu? Beni mi izliyordu?

Bu adam piskopattı!

Ruh hastasıydı! Tımarhaneye falan kapatmalılardı! Bu sevda değildi, bu bir takıntıydı!

Ayrıca bir tek bana mı kıyamaz? Asla kimsenin sözüne güvenmiyordum. Sadece Kuzey'in bir sevgisine inanmıştım. O da sözlerinden değil,

Bakışlarından.

Belki yanılıyorumdur, belki beni kandırıyordur, çıkarları için kullanıyordur diye düşünmüştüm. Ama bana olan bakışlarını görünce, o yumuşamayı, nazik konuşmayı görünce ister istemez yutkunuyordum.

Ama bu yine de korkunç olmasını değiştirmezdi! Yıllarca birini dışarıda izlemek sevda değildi, olamazdı.

"Kadınsın sen ama,"dedim çaresizce. Korkuyordum, deli gibi korkuyordum. "Bir kadının halinden en iyi kadın anlamaz mı? Sen onu tanımıyorsun ki! Hep karakollarda görüntülenmiyor mu?! Kendi anne ve babasını öldürdü o adam! Kim bilir bana ne yapar!"

Başını hafifçe sağa eğip çaresizce baktı. "Üzgünüm,"dedi sadece.

Hızla elimde tuttuğum bıçağı kaldırdım ve şah damarıma yasladım.

"Eğer kaçmama yardım etmezsen öldürürüm kendimi!"

Kadın anında panikledi ve ileri atılmak istedi ama yapamadı. "Buse Hanım! Ne olur bırakın o bıçağı! Yalvarırım bırakın."

Ellerim titriyordu, tabii ki kendime kıymayacaktım ama onları korkutmam lazımdı.

"Nereden çıkacabileceğimi söylemezsen saplarım damarıma!"

"Buse Hanım, ne olur yapmayın! Kuzey Bey çok kızar."

"Bana ne Kuzey Beyinizden! Nasıl çıkabilirim buradan?! Bana onu söyle!"

Bana doğru bir adım attı ama hızla geri çekildim. "Yaklaşma!"

"Buse Hanım!"

🍁

Oturduğum koltukta izlediğim televizyona nefretle baktım.

Ben Özlem'i tehdit ederken bazı hesaplamaları unutmuştum galiba. Evde olan kadın korumalardan biri arkamdan dolaşmış ve bıçağı tek hamlede almıştı. Ama onun yüzünde sinir yok sadece korku vardı.

O sert çehresinin aksine yalvarmıştı adeta bu denli kaoslar çıkarmamam için. Bir de yalvarıyorlar mıydı? İşte bu tamamen saçmalıktı!

Allah hepsinin belasını versin!

Oturduğum koltukta kumandayı elimde evirip çevirirken televizyonun karşısında öylece bakakaldım.
Bir süre önce yaşananların saçmalığını hâlâ sindiremiyordum.

Ne yapmaya çalışıyordum ben?

Kaçmak istiyordum, evet.

Ama bunun için biraz daha akıllıca davranmam gerekiyordu. Benim yaptığım neydi? Panik. Resmen panik. Üstelik elimdeki tek avantajı da kendi salaklığımla çöpe atmıştım. Dişlerimi sıktım.

"Geri zekâlı Buse."

Başımı koltuğun arkasına yasladım. Ama asıl sinirlendiğim kişi kendim değildim. Kuzey'di.
Her şeyin başında o vardı. Pislik. İnsan birini kaçırıp sonra da ona dünyanın en sakin insanıymış gibi davranır mıydı?

Bir de o bakışları yok muydu...

Sinir bozucuydu.

Bana öyle bakması daha da sinir bozucuydu.
Sanki ben onun için dünyanın en değerli şeyiymişim gibi.

Sanki beni kaçıran kendisi değilmiş gibi. Sanki benim burada istemeden oturuyor olmamın hiçbir önemi yokmuş gibi. "İğrenç herif."

Dudaklarımı büzdüm. Bir de yıllardır beni izliyormuş.
Yıllardır. Ben markete giderken, okula giderken, arkadaşlarımla gezerken...

O nereden biliyordu bunları?

Kimden öğreniyordu? Beni gerçekten ne kadar zamandır tanıyordu?

Kollarımı kendime sardım.

Bu düşünce bile tüylerimi diken diken ediyordu.
Bir insanın seni sen fark etmeden hayatının içine bu kadar sokulması normal değildi.

Televizyonda gördüğüm suratla kaşlarım havalandı.

Kuzey Soykan.

Yine mi?

Haberlere çıkmıştı yine. Üzerinde siyah bir gömlek, siyah kumaş pantolon ve gümüş kemeri vardı. Saçları düzenli bir şekilde dağınık, ilk dikkat çeken şeyi ise heybeti ve uzun boyuydu. Harbiden kaç santimdi bu adam?

Televizyondaki sesleri daha iyi duymak için ses açtım ve bütün dikkatimi ekrana verdim.

Haberciler sorular soruyor, Kuzey ise bazılarına cevap veriyordu. Buradan göründüğü kadarıyla ise şirketinin önündeydi ve yine magazin tayfa dolanmıştı etrafına.

"Soykan Holding'in son dönemde gerçekleştirdiği yatırımlarla ilgili ciddi iddialar var. Özellikle liman ve lojistik sektöründeki genişlemenizin ardından bazı şirketlerle aranızda anlaşmazlık yaşandığı söyleniyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?"

Kuzey'in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
"Anlaşmazlık değil. Ticari rekabet."

Muhabir hemen başka bir soru yöneltti. "Ancak bazı kaynaklar, son ihalede şirketinizin önünü kesmeye çalışan firmalara karşı oldukça sert bir tutum sergilediğinizi söylüyor."

Kuzey birkaç saniye sessiz kaldı.
"Biz işimizi hukuki sınırlar içerisinde yapıyoruz. Bir şirket bizimle rekabet edemiyorsa bunun sorumluluğunu bize yükleyemez."

Kaşlarımı kaldırdım. Vay be. Kameraların karşısında ne kadar düzgün konuşuyordu.

Evdeki halini gören biri şu adamın cümlelerini duysa inanmazdı.

Bu sefer başka bir muhabir öne atladı. "Geçtiğimiz ay sınır kapılarında bekletilen tırlarınızla ilgili de bazı sorunlar yaşandı. Bu gecikmenin arkasında yabancı bir şirketin olduğu iddia ediliyor. Özellikle Ethan Jones'in adı geçiyor. Bu konuda bir açıklamanız var mı?"

Gözlerim istemsizce büyüdü. "Ethan Jones..."

Kuzey'in çenesi hafifçe kasıldı. "Jones ile şirketlerimiz arasında devam eden ticari bir görüşme var. Detayları kamuoyuyla paylaşmayacağım."

"Yani aranızda bir anlaşmazlık olduğunu kabul ediyor musunuz?"

"Hayır."

Tek kelime. Ne fazla açıklama ne de gereksiz savunma.
Muhabir birkaç saniye duraksadıktan sonra başka bir soru sordu.

"Son dönemde şirketiniz hakkında kara para aklama ve yasa dışı ticaret iddiaları da gündeme geldi. Bu iddiaları reddediyor musunuz?"

Bu kez Kuzey'in bakışları sertleşti. "Reddediyorum."
Sesi öylesine sakindi ki insan daha fazla soru sormaya çekinirdi.

Soru soran muhabir derince yutkunup geri çekilirken başka muhabir soru yöneltti. "Şirketinizin bazı sevkiyatlarının incelendiği ve soruşturma başlatıldığı doğru mu?"

"Devam eden soruşturmalar hakkında konuşmam."dedi Kuzey sıkıntıyla nefes vererek.

"Yani böyle bir soruşturma var?"

"Ben size devam eden hukuki süreçler hakkında açıklama yapmayacağımı söyledim."

Muhabir geri adım atmak zorunda kaldı. Ben ise koltuğa biraz daha gömüldüm. Pislik. Adamın her cevabı aynıydı. Soğuk, kısa ve kontrollü. Sanki hiçbir şey onu köşeye sıkıştıramazdı.

Sonra başka bir muhabir öne çıktı. "Soykan Bey, şirketinizin son dönemde ciddi bir büyüme yaşadığı biliniyor. Bu büyümenin arkasındaki en önemli stratejiniz nedir?"

Kuzey hiç düşünmeden cevap verdi. "Doğru insanlarla çalışmak." Kısa bir sessizlik oldu. Ardından ekledi,

"Ve yanlış insanlara güvenmemek."

Gözlerimi kıstım. Bu lafı özellikle mi söyledi?
Yoksa ben mi her söylediği şeyin altında bir anlam arıyordum? Televizyonun sesini biraz daha açtım.
Muhabir son bir soru sordu.

"Peki, önümüzdeki dönemde Soykan Holding için nasıl bir yol haritası öngörüyorsunuz?"

Kuzey kameraya doğru baktı. "Yatırımlarımıza devam edeceğiz. Önceliğimiz büyümek değil, kontrolsüz büyümemek."

Sonra mikrofonlara son kez baktı. "Teşekkür ederim."

Tam arkasını dönüp gidecekken bir muhabir saygısızca onu durdurup tamamen konu dışı bir soru yöneltti.

"Kuzey Bey, son zamanlarda özel hayatınızla ilgili birçok iddia ortaya atıldı. Özellikle hayatınızda bir kadın olduğu konuşuluyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?"

Kaşlarım çatıldı. Ne kadını? Başımı biraz daha ekrana yaklaştırdım.

Kuzey birkaç saniye boyunca kameraya baktı. O meşhur ifadesiz yüzü yine yerindeydi. Sanki karşısında onlarca kamera değil de bomboş bir duvar varmış gibi sakindi. Ters bakışları muhabiri buldu.

"Özel hayatımla ilgili konuşmayı tercih etmiyorum."

Hah. Tabii. Gizemli beyefendi. Sanki dünyayı kurtarıyordu da özel hayatını anlatırsa devlet sırrı açığa çıkacaktı.

Çünkü aslında Kuzey hiç kimseyi kaçırmadı. Hatta bende burada yokum.

Muhabir pes etmedi. "Ancak sizinle birlikte görülen bir kadın olduğu iddia ediliyor. Hatta bu kişinin sizin için oldukça önemli olduğu söyleniyor."

Dudaklarımı birbirine bastırdım. İçimden nedensizce bir huzursuzluk yükseldi. Kuzey'in yüzünde küçücük bir değişiklik oldu. Gözleri bir anlığına sertleşti.

"İddialar üzerinden konuşmam."

"Yani hayatınızda kimse yok mu?"

Kuzey birkaç saniye sustu. Sonra kameraya bakarak, sakin ama kesin bir sesle konuştu.

"Hayatımda olan insanları başkalarının merakına bırakacak kadar değersiz görmüyorum."

Bir an öylece kaldım. Sonra kaşlarımı çattım.

"Allah Allah..."

Ne demekti şimdi bu?

Elimdeki kumandayı koltuğun üzerine bıraktım.
İnsan bir cümleyle hem sinir bozucu hem de anlamlı olmayı nasıl başarabiliyordu?

Pislik.

Üstelik bunu öyle bir sakinlikle söylüyordu ki sanki söylediklerinin insanların kafasını karıştırdığının farkında bile değildi.

Ben ise burada onun yüzünden çıldırmak üzereydim.
Televizyondaki muhabir başka bir soru sordu. Hatta muhabirler üst üste sorular yağdırırken Kuzey'in korumaları, önüne etten bir duvar oluşturarak geçmesine olanak sağladı.

Kuzey ise diğer sorulara kesinlikle aldırış etmeden uzaklaşırken benim takıldığım konu ise çok farklıydı.

"Kuzey Bey, herkese acımasız olabilir ama bir size kıyamaz."

"Hayatımda olan insanları başkalarının merakına bırakacak kadar değersiz görmüyorum."

Beni televizyonlara anlatmadığını anlıyordum sanki ama bu onun pislik olmadığı anlamına gelmezdi.

Oflayarak televizyonu kapattım ve tekrar mutfağa ilerledim.

Özlem yine mutfaktaydı beni görünce istemsizce yutkundu. "Birşey lazımsa hemen yardımcı olabilirim."

Ofladım. "Telefonunu versene, o pislik benimkini saklamış."

Gözleri hafif açıldı. "Ama Buse Hanım-"

"Kuzey'le konuşacağım. Arayacak kimsem yok zaten."dedim duygusuzca.

Tereddütle bana baktı ama elbisesinin cebinden telefonunu çıkarıp, şifresini açarak bana verdi.

"Ne diye kayıtlı?"

"Kuzey Bey, diye."

Whatsapptan sohbet mesajlarına girdim. Hiç konuşmaları yoktu. Olmasında zaten neden oluyordu ki?

Ada sandalyesini çekerek oturdum ve mesaj yazmaya başladım.

Siz: Çikolata. (13.21)

Kuzey Bey: ? (14.17)

Özlem bana telefonu getirince kaşlarımı çattım. "Hiç atmasaydı ya? Zahmet olmuş!"

Özlem telefonu bana verip mutfağa giderken ben mesaj çektim.

Siz: Çikolata istiyorum.

Kuzey Bey: Hangi yetkiyle?

Siz: Boş yapma! Uğraşamam senle çikolata al bana.

Kuzey Bey: Sinirlerimi bozma, Özlem.

Siz: Buse ben.

Siz: Salak.

Siz: Çikolata istiyorum.

Siz: Neden kaç saattir mesaja bakmıyorsun?! Ne işin var? Ne yapıyorsun?

Kuzey Bey arıyor...

Ters ters telefona baktım. "Allah'ın belası."

Aramayı cevaplayıp kulağıma götürdüm. "Ne var?"dedim ters ters.

"Sen misin?"

"Yok, ben değilim. Valla bak!"

Karşıdan nefes verme sesi geldi. "Bu telefonun sende ne işi var?"

Dudaklarımdan bir 'hah' nidası döküldü. "Beni kısıtlayamazsın anladın mı?! Ruh hastası mayak! Telefonum nerede benim? Kaçırdığın yetmiyormuş gibi bir de telefonumu almışsın, adi herif!"

O ise benim aksime; "Bir daha çalışanları kendi canınla tehdit ettiğini görmek istemiyorum, Buse. Saçmalamayı kes."

Nereden öğrendiğini merak etmeme gerek yoktu bence.

"Keseyim öyle mi?"dedim sertçe. "Göreceksin, intihar edeceğim, oğlum! Cesedimin önünde zırıl zırıl ağlarsın artık!"

Karşı taraftan bir süre ses gelmedi. Ardından benim bile bocalamama neden olan o titrek ses oldu. "Saç... Saçmalama, Buse! İntihar falan etmiyorsun! Bu düşünceyi aklından sil!"

Omuz silktim. "Çikolata istiyorum."

"Konuyu değiştirme!"diyerek yükseldi.

"Karam olsun mümkünse, ondan seviyorum. Ama sadece karam alma, farklı markalarda al."

"Buse!"

"Browni!"dedim heyecanla. "O da çok güzel! Ondan da istiyorum."

"Konuyu değiştirip sinirlerimi bozma, manyak kadın! Alacağım çikolatanı. Sen o intihar düşüncesini aklından çıkar bir önce!"

Ofladım. "Salak mısın sen?"dedim ters ters. "Neden kendime kıyayım be! Seni öldürmek varken kendimi niye öldüreyim? Alnımda salak mı yazıyor?"

Karşıdan yine bir süre ses gelmedi. "Konuşsana be!"

"Kabir azabımsın, Buse."dedi sadece.

"Çikolata istiyorum."

"Alacağım, kadın! Alacağım! Anladım yemin ederim ki anladım! Yeter ki şu telefona bağırma."

Anında dudaklarımı büzdüm. "Ne yani? Sen benim bağırış seslerime katlanacak kadar sevmiyor musun? İnanmıştım ben sana! Alçak adam!"

"Saçmalıkların çığrını aşıyor Buse."

Sinirle soludum. "Geber! Öl! Çikolata falan da alma! İstemiyorum senin pis paranı. Ayrıca haberlerde gördüm seni az önce,"

"Eee,"sesi geldi. Dalga geçiyordu resmen!

Dişlerimi sıktım. "Çok çirkin duruyordun! Yamuk ağızlı! Hücresiz köpek! Sakın gelme bu eve! İstemiyorum seni!"

Gülme sesi kulaklarımı doldurdu. "Benim evimden beni mi kovuyorsun?"

"Aynen!"dedim. "Gelirsen bu sefer o kurşunu kafana sıkarım! Adi herif! Hem ayrıca madem hayatında kimse yoksa beni neden kaçırdın? Deli misin sen! Piskopat ruh hastası!"

"Seni kendime saklamak varken neden başkaları bilsin?"

Yutkundum.

Söyle, Buse. Söyle. İç sesin buna da hazır.

Sanırım düştüm.

Ama birazcık, minicik.

Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmadı. Birden yanaklarımın kızardığını hissettim. Neden hemen böyle bir şey oldu ki?!

Utandığımı bile hissettim resmen! Kendine gel Buse, kaçırdı o seni!

Bakışlarımı sağa sola çevirdim istem dışı. Kuruyan dudakladımı dilimle ıslattım. Ne demem lazımdı şimdi?

"Kapat, arama sakın. Eve de gelme."diyerek zorla bile olsa mırıldandım.

"Utandın mı sen?"diyen eğlenen sesi doldurdu kulaklarımı.

"Hayır, ya. Ne utanacağım? Saçmalama."dedim aynı ses tonuyla.

Yandan minik bir gülme sesi gelince sinirle nefes aldım. "Bok ye tamam mı! Allah'ın belası herif!"

Bir şey demesine kalmadan telefonu yüzüne kapattım.

《~~~~~》

Merhabalar

Bölüm nasıldıı

Takip edinn

Oy verip yorum yapıın

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

991okunma 43beğeni 13yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…