SOYKAN |Takıntılım kitap kapağı

12. bölüm / 18

11.Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: 11.Bölüm

Olduğum yataktan yavaşça doğrularak bakışlarımı boydan boya kaplı cama çevirdim.

Saat epey bir heç olmuştu, hatta 1'i bile geçmişti diye umuyordum.

Üzerimdeki battaniyeyi kaldırıp yataktan çıktım. İlk olarak banyoya gittim ve işlerümi halledip saçlarımı sıkı sıkı at kuyruğu modeli yaptım.

Giyinme odasına geçip bir tarafta takıların bulunduğu alanda saat görmüştüm. Doğru olabilirlerdi. Saatlerden birini alıp baktım.

02.21

Saati koluma taktım, lazım olabilirdi. Üzerimdeki pijamaları çıkarıp siyah hırkalı bir eşofman takımı giydim.

Çantaların bulunduğu dolaba ilerleyip aralarından en büyük olan siyah çantayı aldım.

Bu çantaya farklı bir kıyafet, şapka ve lazım olabilecek küçük şeyleri koyacaktım.

Neden mi?

Eğer kaçtıktan sonra Kuzey kameralara falan bakarsa ve siyah eşofmanlı olduğumu görürse tanıyabilir diye. Şapka ve diğer kıyafetleri eğer kaçabilirsem farklı bir yerde giyinip tanınmamaya çalışacaktım. En azından planım buydu.

Çantanın fermuarını sonuna kadar çektim.

Tamam.

Şimdi sıra çıkmaktaydı. Ama kapıdan öylece çıkıp gitmek? Hayır. Kuzey'in odasından geçerken aklıma bir şey takıldı.

Silah.

Bu adamın silahı kesinlikle olmalıydı.

Belki saçma düşünüyordum ama elimde hiçbir şey olmadan dışarı çıkmak istemiyordum. En azından neyle karşı karşıya olduğumu bilmek istiyordum.
Çantayı yatağın kenarına bırakıp kapıya yöneldim.
Koridora çıktığımda evin sessizliği yüzüme çarptı.

Saat gecenin ikisini geçmişti. Herkes uyuyor olmalıydı.
Umarım. Kuzey'in odasının önünde durdum.
Bir süre kapıya baktım. "Şimdi de hırsız olduk..."

Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve birkaç saniye olduğum yerde öylece kaldım. Kuzey'in odasının içinde bulunmak bile başlı başına saçma bir histi. Birkaç saat önce beni zorla burada tutan adamın karşısında dikilip ona bağırıyordum, şimdi ise gecenin ikisinde gizlice odasına girip silahını arıyordum. Gerçekten hayatımın bir yerinde mantık kırılmış olmalıydı. Belki de çocukken kafamı bir yere çarpmıştım da kimse fark etmemişti. Başka açıklaması yoktu.

Odaya ilk girdiğimde hiçbir şey yapmadan birkaç saniye etrafı dinledim. Ev o kadar sessizdi ki kendi nefesimi bile fazla yüksek buluyordum. Koridordan gelen ışık kapının altından ince bir çizgi halinde içeri süzülüyordu. Gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken odanın siluetleri yavaş yavaş belirginleşti. Büyük yatak, karşısındaki dolaplar, çalışma masası... Her şey olması gerektiğinden fazla düzenliydi. Kuzey'in odası da kendisi gibiydi sanki. Soğuk, düzenli ve insanın rahat bırakılmadığını hissettiren bir yer.

Kuzey'in odası da onun gibi kokuyordu.

Keskin, ferah, serin.

Deniz gibi kokuyordu....

Normalde koku takıntım vardır benim, ama böylesine bir koku... Harbi harbi çok güzeldi...

Bu kokuyu ister istemes çok sevmiştim. Bu kokuda yıllar boyunca uyuyabilirdim mesela, hiç te rahatsız olmazdım...

Başımı iki yana salladım. Şimdi kokunun sırası değildi!

Yutkundum. "Tamam Buse, silahı bul ve çık."

Kendi kendime verdiğim emirle hareketlendim. Önce pencereye doğru ilerledim. Perdenin kenarını tuttum ve ağır ağır iki yana çektim. Ay ışığı odaya dolduğunda her şey biraz daha görünür hâle geldi. Dışarıdaki bahçenin bir kısmı seçiliyordu. Uzakta birkaç güvenlik ışığı yanıyordu. Demek ki dışarı çıkmak sandığımdan da zordu. Her yerde birileri vardı.

Perdeyi biraz daha açıp dışarı baktım. Duvarlar uzaktaydı ama yine de gözümde olduğundan daha yüksek görünüyordu. Bahçedeki kameraları seçmeye çalıştım. Birkaç tane vardı. Başımı hafifçe eğip baktım. Hepsinin yerini aklımda tutmaya çalışıyordum. Kaçacaksam en azından nereden geçeceğimi bilmeliydim.

Sonra perdeyi bıraktım.

Arkamı dönmemle birlikte gözlerim doğrudan karşı duvara takıldı.

Olduğum yerde kaldım.

Bir an neye baktığımı anlamadım.

Sonra yüzümdeki bütün ifade silindi.

Kocaman bir portre vardı.

Benim portrem.

Öyle küçük bir fotoğraf falan değildi. Neredeyse duvarın tamamını kaplıyordu. Üstelik fotoğraftaki hâlimi tanımam birkaç saniye sürdü. Gülümsüyordum. Üzerimde o zamanlar sık sık giydiğim kıyafetlerden biri vardı. Saçlarım omuzlarımın üzerinde dağılmıştı. Fotoğraf çekildiğini bile hatırlamıyordum.

Bir adım geriledim.

Sonra bir adım daha.

Kalbim göğsümün içinde bir anda hızlandı.

"Bu ne?"

Sesim istemsizce kısıldı.

Portreye biraz daha dikkatli baktım. Kuzey'in yatağının tam karşısındaydı. Yani yatağında uzandığında gözlerini açtığı anda beni görüyordu.

Her gece.

Uyumadan önce.

Sabah uyandığında.

Bu düşünceyle kollarımdaki tüyler diken diken oldu. Bir insanın odasına sevdiği kişinin fotoğrafını koyması başka bir şeydi. Ama bu... Bu kocamandı. Hem de benim bundan haberim bile yoktu.

Fotoğrafı ne zaman çekilmişti?

Nerede çekilmişti?

Ben o sırada kimleydim?

Kuzey beni nereden görmüştü?

Bunların hiçbirinin cevabını bilmiyordum.

Ve en kötüsü, artık cevabını öğrenmek de istemiyordum.

Başımı hafifçe iki yana salladım. "Tamam. Bunu sonra düşüneceğim."

Sonra mı?

Sanki bu evden çıktıktan sonra normal hayatıma dönüp "Bu arada Kuzey'in odamda kocaman portrem varmış" diye düşünmeye devam edebilecektim.

Çantamı omzumda biraz daha yukarı çektim.

Silah.

Asıl işim buydu.

Gözlerimi odada gezdirmeye başladım. Önce komodinleri açtım. Birkaç çekmeceyi kontrol ettim. İçlerinde saatler, bazı belgeler, kalemler ve ne olduğunu anlamadığım birkaç küçük eşya vardı. Silah yoktu. Masanın çekmecelerine baktım. Orada da yoktu.

Dolabın kapaklarını tek tek açtım. Elbiseler, gömlekler, ceketler... Hepsi düzenli bir şekilde asılmıştı. Bir insan bu kadar düzenli olmayı nasıl başarabilirdi? Benim dolabımın içine bir şey atsam üç gün sonra kendim bulamıyordum.

Dolabın alt tarafındaki bölmelere geçtim.

Yok.

Başka bir çekmeceyi açtım.

Yine yok.

Tam aramaktan vazgeçecekken dolabın iç kısmında diğerlerinden biraz farklı duran küçük bir bölüm dikkatimi çekti. Elimi uzatıp kapağı yokladım.

Kilitliydi.

Biraz daha dikkatli baktığımda bunun küçük bir kasa olduğunu fark ettim.

"Allah Allah..."

Dizlerimin üzerine çöktüm.

Kasa küçüktü ama oldukça sağlam görünüyordu. Önünde bir şifre bölümü vardı. Şifreyi bilmiyordum.

Ama Kuzey'in hayatında benim dışımda kimse olmadığını biliyordum.

En azından bana öyle hissettirmişti.

Aklıma ilk gelen şey kendi doğum tarihim oldu.

25.02.04.

Rakamları girdim.

Bekledim.

Hiçbir şey olmadı.

Dudaklarımı büktüm.

"Tabii ya. Neden açılsın ki?"

Bir süre düşündüm. Sonra başka ihtimalleri denemeye başladım. Kuzey'in doğum tarihi olabilecek bir tarih düşündüm. Olmadı. Ailesiyle ilgili olabilecek bir tarih düşündüm. Olmadı. Şirketinin kuruluş tarihi aklıma geldi. Onu da denedim.

Yok.

Bir süre sonra sinirlenmeye başladım.

"Adamın kasasının şifresini niye biliyor olayım zaten?"

Tam ayağa kalkacakken gözlerim yeniden rakamların üzerine takıldı.

Aklıma hiçbir şey gelmiyordu.

Sonra aklımdan tamamen rastgele bir tarih geçti.

12.05.20.

Neden o tarihi düşündüğümü bile bilmiyordum.

Parmaklarım birkaç saniye tuşların üzerinde kaldı.

Sonra rakamları girdim.

12 05 20

Bir klik sesi geldi.

Gözlerim büyüdü.

"Ne?"

Kasa açılmıştı.

Birkaç saniye kapağa öylece baktım.

Sonra yavaşça açtım.

İçeride iki silah duruyordu.

Biri tamamen siyahtı.

Diğeri ise siyah gövdesinin üzerinde koyu bordo detayları olan, oldukça asil görünen bir silahtı.

Gözlerim doğrudan bordo olana kaydı.

"Bordo mu?"

Şaşkınlıkla silaha baktım.

Ben bordo rengini seviyordum.

Hem de fazlasıyla.

Bu kadar tesadüf biraz fazla değil miydi?

Parmaklarımı kasanın kenarına koyup birkaç saniye öylece durdum. Sonra gözlerim tekrar şifreye kaydı.

12.05.20.

Bu tarih neydi?

Kuzey neden bunu seçmişti?

Benim doğum tarihim değildi.

Onun doğum tarihi değildi.

En azından bildiğim kadarıyla değildi.

Bir şeyin tarihi miydi?

Benimle mi ilgiliydi?

Yoksa tamamen başka bir anlamı mı vardı?

"Bu neyin şifresi?"

Cevap yoktu tabii.

Kuzey Soykan'ın kasasının başında oturup onun şifresinin anlamını çözmeye çalışan kişi de bendim zaten. Hayatımın geldiği noktaya bak.

Bordo olanı elime aldım.

Ağırlığıyla birlikte içimde garip bir ürperti dolaştı. Birkaç saniye boyunca ona baktım. Sonra hızlıca çantama yerleştirdim.

Kasayı tekrar kapattım. Dolabın küçük kapağını yerine oturttum. Açtığım çekmeceleri tek tek kapattım. Kıyafetleri düzelttim. Masadaki eşyaları eski yerlerine koydum. Perdeyi de ilk bulduğum hâline getirdim.

Odaya son kez baktım.

Gözlerim istemsizce portreye gitti.

O gülümseyen kız hâlâ oradaydı.

Bir an göz göze gelmişiz gibi hissettim.

Başımı hemen çevirdim.

"Yeter."

Kapıyı açtım ve odadan çıktım.

Koridoru geçip merdivenlerden aşağı indim. Mutfaktan geçerek arka kapıya ulaştım.

Kapıyı açtığımda yüzüme soğuk hava vurdu.

İçim ürperdi.

Ama bu sefer geri dönmedim.

Bahçenin biraz ilerisinde birkaç adamın bir aracın bagajına eşyalar yüklediğini gördüm.

Olduğum yerde kaldım.

İki adam koli taşıyor, biri aracın yanında bekliyordu. Bagaj hâlâ açıktı.

Gözlerimi etrafta gezdirdim.

Kimse bana bakmıyordu.

Kalbim hızlandı.

Çantamı göğsüme bastırdım.

Bunu gerçekten yapacak mıydım?

Bir araç.

Bir bagaj.

Ve ben.

Filmlerde izlediğim sahnelerden birinin içinde olduğumu düşünmek bile saçmaydı. Çünkü filmlerde karakterler böyle şeyler yaptığında ben televizyonun karşısında oturup "Bu kadar salak olmayın, kesin yakalanırsınız," diyordum.

Şimdi salak olan bendim.

Adamlar son birkaç eşyayı da bagaja yerleştirdi.

Birisi bagajın kapağını tutup kapatmaya hazırlandı.

Kalbim ağzıma geldi.

Şimdi.

Ya şimdi ya hiç.

Adımlarımı hızlandırmadan araca doğru ilerledim. Bir an biri dönüp bana bakacak sandım.

Dönmedi.

Biraz daha yaklaştım.

Adamların konuşmalarını uzaktan duyabiliyordum ama ne söylediklerini seçemiyordum. Ellerim terlemeye başlamıştı.

Son eşya da bagaja konuldu.

Adam kapağa uzandı.

Tam o anda birkaç adım geri çekildim.

Bagaj kapağı kapandı.

Adamlar araçtan uzaklaşmaya başladılar.

Ben ise birkaç saniye olduğum yerde kaldım.

Sonra çevreme baktım.

Kimse yoktu.

Araca doğru ilerledim.

Ellerim titriyordu.

Bagaj kapağını kaldırdığımda çıkan küçük ses bile bana çok yüksek geldi.

Hızla başımı çevirdim.

Kimse gelmiyordu.

Çantamı önce içeri bıraktım.

Sonra iki elimle kenarlara tutunarak kendimi bagaja doğru çektim.

İçeri girdiğim anda çantamı kucağıma aldım.

Kapağı tekrar kapatmadan önce dışarıya son kez baktım.

Kocaman bahçe.

Karanlık ev.

Uzaktaki güvenlik ışıkları.

Ve birkaç metre ötede, hayatımın cehennemine dönüşen o ev.

Bir an durdum.

Gerçekten gidiyordum.

Sonra kapağı yavaşça indirdim.

Karanlık üzerime çöktü.

Çantamı iki kolumun arasında sıkıca tuttum.

Dizlerimi kendime doğru çektim.

Nefesimi düzenlemeye çalıştım.

Bir dakika geçti.

Sonra iki.

Sonra üç.

Zaman geçmek bilmiyordu.

Her saniye bir saat gibiydi.

Bir yerim kaşındığında bile hareket etmeye korkuyordum. Ayağım uyuşmaya başladığında dişlerimi sıktım. Çantanın fermuarının metal kısmı koluma değiyor, en ufak bir ses çıkaracakmış gibi geliyordu.

"Dayan."

Kendime bunu söyleyip durdum.

Yaklaşık on dakika sonra dışarıdan ayak sesleri duydum.

Kalbim bir anda duracakmış gibi oldu.

Sesler yaklaşıyordu.

Bir araç kapısı açıldı.

Donup kaldım.

Nefesimi tuttum.

Bir kapı daha kapandı.

Sonra birkaç saniyelik sessizlik.

Ardından aracın başka bir yerinden gelen hareket sesleri.

Ben hâlâ kıpırdamıyordum.

Mimiklerim bile taş kesilmişti.

Gözlerimi sonuna kadar açmış, karanlığın içinde hiçbir şey göremeden bekliyordum.

Ya biri bagajı açarsa?

Ya beni görürlerse?

Ya...

Motor çalıştı.

İçimden bir çığlık yükseldi ama dışarı çıkmadı.

Araç hafifçe sarsıldı.

Sonra hareket etti.

İlk birkaç saniye boyunca inanamadım.

Gerçekten gidiyorduk.

Ev geride kalıyordu.

Kuzey geride kalıyordu.

Ben...

Kaçıyordum.

Çantamı kollarımın arasında daha sıkı tuttum.

İçimde öyle garip bir duygu vardı ki ne korkuya ne mutluluğa tam olarak benziyordu.

Özgürlük müydü?

Belki.

Ama özgürlüğün bu kadar korkutucu olacağını hiç düşünmemiştim.

Çünkü artık arkamda beni koruyabilecek biri de yoktu.

Gerçi beni koruduğunu söyleyen adam aynı zamanda beni kaçıran adamdı.

Kuzey'in yüzü gözümün önüne geldi.

O koyu yeşil gözleri.

Sinir olduğum sesi.

Bana bakışı.

Sonra odasındaki o devasa portre.

İçim yeniden ürperdi.

12.05.20.

O şifre de aklıma takılmıştı.

Ne anlama geliyordu?

Neden benim doğum tarihim değil de o tarih?

Neden kasasında iki silah vardı?

Ve daha da önemlisi...

Kuzey, benim kaçacağımı hiç düşünmüş müydü?

Araba karanlık gecenin içinde ilerlerken çantamı göğsüme bastırdım.

İlk kez gerçekten evden uzaktaydım.

Ama nedense içimde küçücük, rahatsız edici bir düşünce vardı.

Sanki kaçmam...

Kuzey'in planlarının dışında değildi.

◇

Yaklaşık belki iki saattir yoldaydık, yani ben öyle düşünüyordum. Bu süreçte araba hiç durmamış, hep bilmediğim bir yerlere doğru ilerlemişti.

Bu sırada da arabadaki seslerden ve konuşmalarda arabada sadece 2 kişi olduğunu öğeenmiştim. Hep iş konuşuyorlar, ya da susuyorlardı. Sırasıyla da biri uyuyor, diğeri arabayı sürüyordu.

Ama az önce öğrendiğime göre bir yerde mola vereceklerdi. Ayrıca saat beş veya beş buçuk olmuştur diye düşünüyorum.

Araba bir yerde durduğunda nefesimi tuttum adeta. Çok yavaş hareketlerle çantanın içindeki bordo silahı kavradım.

Korkuyordum, hemde deli gibi korkuyordum yakalanmaktan. Vücudum tir tir titriyor, bazen nefes almayı bile unutuyordum resmen.

Kapı sesleri gelince olduğum yerde daha küçüldüm. 4 kez kapı sesi gelmişti. İkisi kapıyı açınca ki ses diğer ikis-

BEN NE SAÇMALIYORDUM?!

Harbi devreleri yakmıştım. Ciddi manada. Bu Soykan piskopatı üzerimde nasıl bir etki bıraktıysa her şeyi en ince ayrıntısına kadar dikkate alıyordum. Kabusum olmuştu adeta adam!

Ama sevdiğim tek şey kokusuydu.

O deniz, kesin, ferah, serin kokusu aklımı başımdan alacak bir cinstendi. Öyle ki kokusu bile manipüle edebilirdi beni. Beklerdim.

Her iki adamında indiğine emindim. Silahı biraz daha sıkı kavradım. Beklemeye başladım. Eğer hiç açmayacaklarsa ben açıp çıkacaktım.

Normalde bu tür modern arabalarda içten açılmazdı diye biliyordum. Bu nedenle bagaj kapısını tam kapatmamış, sıkı sıkı kavramıştım açılmasın diye. Bir beş dakika bekleyip direkt olarak çıkacaktım.

Allah'tan yanımda iki adet farklı şapkalar vardı. Biri şuan başımdaydı biri ise çantada.

Bagajın içerisinde sesleri dinlerken dışarıdan gelen uğultulara kulak kabarttım. İnsan sesleri vardı. Uzaklardan gelen birkaç araba sesi, kapıların açılıp kapanması, arada duyulan belirsiz konuşmalar...

Benzinlikte olduğumuzu bilmiyordum tabii.

Benim için hâlâ nerede olduğumuzu bilmediğim, gecenin ortasında bir yerdeydik.

Elimdeki silahı çantama geri koymadım. Parmaklarımı üzerinden çekmeden beklemeye devam ettim. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama en azından biraz daha kontrollü nefes alabiliyordum.

Bir dakika geçti.

Sonra iki.

Sonra üç.

Dışarıdan gelen sesler giderek azaldı.

Başımı hafifçe kaldırdım.

"Beş dakika..."

Kendi kendime verdiğim süre dolmak üzereydi.

Bir yandan çıkmak istiyordum, diğer yandan ya adamlardan biri geri dönerse diye ödüm kopuyordu. Bagajın kapağına bakarken aklımdan bin tane ihtimal geçiyordu.

Ya açtığım anda karşıma çıkarlarsa? Ya beni görürlerse? Ya bağırırlarsa?

"Tamam Buse." Dişlerimi sıktım. "Burada çürümekten iyidir."

Çantamı göğsüme bastırıp birkaç saniye daha bekledim.

Sonra dışarıdan hiçbir ses gelmediğini fark ettim.

Tamamen sessizdi.

Elimi bagaj kapağına uzattım.

Parmaklarım kapağın kenarını bulduğunda kalbim yeniden hızlandı.

Yavaşça kaldırdım.

Önce ince bir ışık çizgisi içeri süzüldü.

Gözlerim ışığa alışmaya çalışırken kapağı biraz daha kaldırdım.

Benzinlik olduğunu fark ettim.

Bir an olduğum yerde kaldım.

Aracın birkaç metre ilerisinde parlak tabelalar yanıyordu. Marketin ışıkları geceyi aydınlatıyor, birkaç araç pompaların önünde duruyordu.

"Allah'ım..."

Gerçekten burada mı durmuşlardı?

Ben ise dakikalardır bagajın içinde oturup nerede olduğumu düşünüyordum.

Başımı sağa sola çevirdim.

Adamlar ortalıkta yoktu.

Bu benim için bir fırsattı.

Çantamı önce dışarı çıkardım. Sonra kendimi dikkatlice bagajdan indirdim.

Ayaklarım yere bastığında birkaç saniye dengemi toparlayamadım. Saatlerdir aynı pozisyonda durduğum için bacaklarım uyuşmuştu.

Ama bununla ilgilenecek zamanım yoktu.

Hemen etrafıma baktım.

Kimse bana bakmıyordu.

Şapkamı başıma daha fazla indirdim.

Çantamı omzuma geçirdim.

Ve hızlı adımlarla aracın arkasından uzaklaştım.

Nereye gideceğimi bilmiyordum.

Sadece görünmemem gerektiğini biliyordum.

Benzinliğin market kısmının yan tarafında, birkaç büyük yapının arkasında daha tenha bir bölüm vardı. Oraya doğru ilerledim.

Her adımda arkamı kontrol ediyordum.

Kimse geliyor muydu?

Beni gördüler mi?

Bagajın açık olduğunu fark ettiler mi?

Hiçbirini bilmiyordum.

Kendimi yapının arkasına attığım anda sırtımı duvara yasladım.

Nefes nefese kalmıştım.

Çantamı göğsüme bastırdım.

Gözlerimi kapattım.

Bir...

İki...

Üç...

Sessizce nefes aldım.

Sonra uzaktan bir adamın sesi geldi.

Başımı hemen kaldırdım.

Ayak sesleri...

Yaklaşıyor muydu?

Yoksa sadece kafam mı kuruyordu?

Bir anlığına bütün vücudum gerildi.

Başımı duvarın kenarından milim kadar çıkarıp baktım.

Benzinliğin diğer tarafında iki adam görünüyordu.

Onlar mıydı?

Kalbim yeniden hızlandı.

Hemen geri çekildim.

Şimdi beni fark ederlerse...

Kaçışım daha başlamadan bitecekti.

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

İçimden tek bir şey geçiyordu.

"Ne olur beni görmeyin."

Hayatımda ilk defa kaçmanın gerçekten ne demek olduğunu o an anladım.

Bu, kapıyı açıp dışarı çıkmak değildi.

Bu, her seste irkilmekti. Her gölgede bir insan aramaktı. Kendi nefesinden bile şüphe etmekti.

Duvarın arkasında birkaç saniye daha bekledim. Kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Bir yandan kaçtığım için içimde garip bir rahatlama vardı, diğer yandan nereye gideceğimi bile bilmiyordum.

Harika.

Kuzey'den kaçmıştım ama hayat bana "Nereye?" diye sormayı unutmuştu.

Başımı yeniden uzatıp benzinliğin market kısmına baktım. İçeride birkaç kişi vardı. Çalışanlardan biri kasanın arkasında duruyor, iki kişi de rafların arasında dolaşıyordu.

Kadınlar tuvaletinin tabelasını gördüğüm anda içimden resmen "Şükürler olsun" dedim.

Oraya gitmekten başka seçeneğim yoktu.

Çantamı omzuma iyice yerleştirdim ve başımı öne eğerek yürümeye başladım. Normal görünmeye çalışıyordum ama içimdeki panik yüzünden yürüyüşümün bile bana ait olmadığını hissediyordum.

Birisi bana baksa kesin anlayacakmış gibi geliyordu.

"Kızım sakin ol."

Kendi kendime içimden söylendim.

"İnsanlar sana bakmıyor bile."

Ama ben yine de bakışlarımı yere indirmiştim.

Tuvaletin kapısına ulaştığımda önce koridora baktım.

Kimse yoktu.

Kapıyı açtım ve içeri süzüldüm.

Kapıyı arkamdan kapattığım anda sırtımı kapıya yasladım.

Ciğerlerimde tuttuğum havayı bir anda bıraktım.

"Of..."

Gözlerimi kapattım.

Birkaç saniye boyunca sadece nefes aldım.

Sonra etrafıma baktım.

Temiz, aydınlık bir kadınlar tuvaletiydi. Aynaların altında lavabolar, birkaç kapalı kabin ve köşede küçük bir çöp kutusu vardı.

Normal bir insan için sıradan bir benzinlik tuvaletiydi.

Benim içinse şu an saraydı.

Çünkü kimse beni burada aramayı akıl etmezdi.

En azından ben öyle umuyordum.

Çantamı yere bıraktım ve aynaya baktım.

Karşımda dağılmış saçları, uykusuz gözleri ve yüzüne oturmuş korkuyla bana bakan bir kız vardı.

Bir an kendimi tanıyamadım.

"Bu sen misin Buse?"

Aynadaki hâlime baktım.

Sonra dudaklarımı büktüm.

"Ne hâle geldin?"

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.

Kuzey'in yüzü yine aklıma geldi.

O sakin bakışları.

Bana "Çok sevmekten." deyişi.

Çenem istemsizce gerildi.

"Sus."

Kendime mi, ona mı söylediğimi bilmiyordum.

Sonra çantamı tekrar kucağıma aldım.

Henüz kurtulmamıştım.

Hatta belki de asıl şimdi başlıyordu.

Ama en azından birkaç dakika boyunca kimsenin beni bulamayacağı bir yerdeydim.

Ve şu an ihtiyacım olan tek şey, biraz nefes almaktı.

《~~~~~~》

Selamlaarr

Bölüm nasıldııı

Buse kaçtı sonundaa

Biraz sıkıcı yazdım sanki ama diğer bölümler daha güzel olacakkk

Diğer bölüm için 10 oy 10 yorum 1 de takip gerekliii

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

738okunma 31beğeni 11yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…