SOYKAN |Takıntılım kitap kapağı

14. bölüm / 18

13.Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: 13.Bölüm

Satır arası yorum yapıp, takip eder misinizz

İyi okumalaarr

🍷

Kuzey, kullandığı sakinleştirici iğneleri ile sinirini biraz bile olsun yatıştırabilmişti.

Toparlanmak için yarım saat vermişti kendine. Derin derin nefes alıyor, başındaki ağrıya ise küfürler yağdırıyordu.

Dün gece de uyuyamamıştı, uykuya ihtiyacı vardı ama onu da yapamıyordu, gözüne zerre uyku girmiyordu.

Çünkü gözlerini her kapattığında aklına Buse geliyordu.

Buse'nin odası. Buse'nin yatağı. Buse'nin yokluğu.

Siktir olup gitmişti işte.

Hem de arkasına bile bakmadan.Kuzey, başını koltuğun arkasına yaslayıp gözlerini kapattı. Çenesindeki kaslar yeniden gerilirken burnundan sertçe nefes verdi.

"Sikicem şimdi ağrıyı da..."

Bir insan nasıl bu kadar huzursuz olabilirdi?

Daha dün gece karakolda oturmuş, bir an önce çıkıp Buse'yi görmeyi düşünmüştü. Eve gidecek, odasına çıkacak, belki uyuyorsa kapının önünde birkaç dakika duracaktı. Ona dokunmayacaktı. Uyandırmayacaktı. Sadece orada olduğunu bilecekti.

Ne kadar zavallıca bir düşünceydi bu?

Koskoca Kuzey Soykan, bir kadının odasının kapısında beklemeyi kendine ödül sayıyordu.

Üstelik o kadın, kendisinden kaçmıştı. Gözlerini açtı.

Sehpadaki telefonu alıp saate baktı.

18.47

Sinirle dişlerini sıktı.

Telefonu koltuğun üzerine fırlattı. "Yeter lan!"

Ayağa kalkınca başı yeniden zonkladı. Bir elini şakağına bastırıp olduğu yerde birkaç saniye bekledi.
Harikaydı.

Bir de baş ağrısı çekiyordu. Sanki Buse yetmezmiş gibi vücudu da kendisine düşman kesilmişti.
Tam yeniden oturacakken kapı çalındı. "Gel."

Kaan içeri girdiğinde elinde iki kahve vardı. Birini masaya bırakıp diğerini kendisine aldı. Kuzey'in yüzüne baktıktan sonra dudaklarını büktü.

"Senin suratın neden cenaze evi gibi?"

Kuzey başını kaldırmadan cevap verdi. "Çık."

"Daha yeni geldim."

"Kaan, Çık."

Kaan kahvesinden bir yudum aldı, sonra koltuğun karşısına oturdu.

"Bak kardeşim, seni yıllardır tanıyorum. Şu an gidip birilerini boğazlamak istiyorsun ama Buse'yi bulmadan hiçbir şey yapmayacağını da biliyorum. O yüzden bir zahmet bana ne yapacağımızı söyle de boş boş oturmayalım."

Kuzey'in bakışları yavaşça ona döndü. "Adamları gönderdim."

"Nereye?"

"Her yere."

Kaan kahvesini masaya bıraktı. "Her yer neresi, Kuzey?"

"Şehirdeki hastaneler, otogarlar, havaalanı, üniversite çevresi. Gidebileceği yerleri araştırıyorlar."

Bir an durdu. "Arkadaşlarını da."

Kaan'ın kaşları hafifçe kalktı. "Üniversitedeki arkadaşlarını mı?"

"Tüm arkadaşları."

"Sen kızı kaçırdın, evde tuttun, okula göndermedin. Şimdi de arkadaşlarının yanına gidebileceğini mi düşünüyorsun?"

Kuzey'in yüzü buz kesti. "Kaan."

"Efendim?"

"Bugün ağzını yüzünü dağıtmaya hiç hâlim yok. Sus."

Kaan iki elini kaldırdı. "Tamam, sustum."

Birkaç saniye sessizlik oldu. Ardından Kaan, bu kez daha ciddi bir sesle konuştu. "Bulunca ne yapacaksın?"

Kuzey'in bakışları masanın üzerindeki telefona kaydı.
Bu sorunun cevabını kendisi de bilmiyordu.

Onu bulacaktı. Bundan emindi. Ama sonrasında?
Buse'nin karşısına çıkıp ne diyecekti?

Neden kaçtın mı?

Biliyordu neden kaçtığını.

Benden korkuyor musun?

O da biliyordu.

Beni neden sevmiyorsun?

Bu sorunun cevabını öğrenmekten korkuyordu.

Çünkü belki de Buse'nin ağzından duyacağı cevap, zaten bildiği gerçeği yüzüne vuracaktı.
Kuzey çenesini sıktı. "Önce onu bulacağım."

Kaan başını hafifçe salladı. "Sonra?"

"Sonrasına sonra bakarım."

"Ya senden bir daha kaçarsa?"

Kuzey'in gözleri sertleşti. "Kaçamaz."

Kaan'ın yüzündeki ifade değişti. Birkaç saniye arkadaşına baktıktan sonra başını iki yana salladı.
"İşte sorun da bu zaten."

Kuzey kaşlarını çattı. "Neymiş sorun?"

"Buse'yi bulmak istiyorsun. Onu yanında istiyorsun. Ama kızın senden kaçmasının sebebini değiştirmek yerine, kaçamayacağından emin olmaya çalışıyorsun."

Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Kuzey hiçbir şey söylemedi. Kaan ayağa kalktı, kahvesini eline aldı.

"Bak, ben sana aşk doktorluğu yapmayacağım. Zaten kendi hayatım yeterince karışık. Ama bir şeyi söyleyeyim: Kızı bulduğunda yine aynı şeyi yaparsan bir daha yüzünü göremeyebilirsin."

Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkacakken Kuzey'in sesi duyuldu. "Kaan."

Durdu. "Ne?"

Kuzey'in gözleri masadaki telefondaydı.

"Ya başına bir şey geldiyse?"

Bu kez Kaan hemen cevap veremedi. Çünkü Kuzey'in sesinde öfke yoktu. Tehdit yoktu. Yalnızca korku vardı.

Buse'nin kendisinden kaçmış olmasıyla, başına bir şey gelmiş olması arasındaki farkı ikisi de biliyordu.
Kaan geri dönüp arkadaşının omzuna bir kez vurdu.

"Bulacağız."

Kuzey başını kaldırdı.

"Bulacağız," diye tekrarladı Kaan. "Ama sen de şu kafanı biraz toparla. Böyle devam edersen kızı bulduğunda ikinizin de başına iş açacaksın."
Kuzey cevap vermedi.

Ve Kuzey Soykan, hayatında ilk defa birini bulmak için bütün imkânlara sahip olmasına rağmen, onu gerçekten bulduğunda ne yapacağını bilmiyordu.

"Yengeyi çok fazla sıkıştırma, Kuzey." dedi Kaan bu sefer.

Kaşlarını kaldırdı, Kuzey. "O ne demek?"

Kuzey'in yanına oturdu. "Şu demek; Onumeve hapsetme, okulundan alma, onu sıkma, onu kısıtlama. Kısıtlarsan o zaten alışmaz sana, Kuzey."

Başını iki yana salladı, Kuzey. "Yapamam."

Ters ters baktı Kaan. "Ne demek yapamam lan?"

Kuzey'in bakışları da tersleşti. "Buse ile aynı ortamda bulunduğun için seni bile öldürmek isterken neden onu bir sürü it oğlu itin bulunuğu yerlere göndereyim?"

Kaan minik bir şaşkınlık geçirdi. "Takıntılı mısın oğlum sen? Siktir git! Manyak piskopat."

Kuzey'in bakışları daha da tersleşti. "Git benzinlikteki güvenlik kamerası görüntülerini getir. İşe yara."

Biraz sonra Kaan elinde bilgisayar ile geldi ve ekranda yedi kısma ayrılmış görüntülerden arabanın olduğu yeri izlemeye başladı.

İlk araba görüntü kadrajına girdi.

Siyah, camları koyu renkli bir araçtı. Benzinliğin girişinden yavaşça ilerleyip pompaların biraz uzağına park etti. Birkaç saniye sonra şoför koltuğundan bir adam indi. Ardından diğer kapı açıldı ve ikinci adam da dışarı çıktı.

Kuzey öne doğru eğildi. "Dur."

Kaan görüntüyü durdurdu. "Ne oldu?"

"Şurayı büyüt."

"Emredersiniz, Kuzey Hazretleri."

Kuzey başını yavaşça ona çevirdi.

Kaan hemen bilgisayara döndü. "Tamam, sustum."

Görüntüyü büyüttüğünde iki adamın yüzü biraz daha belirginleşti. Kuzey ikisini de tanımıyordu. Fakat şu an umursadığı şey bu değildi. Gözleri arabanın üzerinde, özellikle de arka tarafındaydı.

"İleri sar."

Kaan görüntüyü oynatmaya devam etti. Adamlar markete doğru yürüdüler. Bir süre sonra görüntüden çıktılar.

Kuzey'in kaşları çatıldı. "Diğer kamerayı aç."

Kaan ekrandaki bölümlerden birine tıkladı. Bu kez benzinliğin market girişini gören kamera açılmıştı. İki adamın içeri girdiği görülüyordu.

"Tamam, adamlar alışveriş yapıyor. Büyük olay," diye söylendi Kaan. "Belki bir de sakız alırlar, hayatımız değişir."

Kuzey ona öyle bir baktı ki Kaan kahvesini alıp koltuğuna biraz daha sindi. "Şaka yaptık, alt tarafı."

"Bir daha yapma."

"Senin yanında mizah anlayışımın gelişmesine izin vermiyorsun zaten."

Kuzey tekrar ekrana döndü. Dakikalar ilerledi.

Adamlar marketten çıktı. Ellerinde birkaç poşet vardı. Araçlarına doğru yürüdüler ama binmeden önce kendi aralarında kısa bir konuşma yaptılar.

Kuzey gözlerini kıstı. "Ses var mı?"

Kaan bilgisayara baktı. "Yok. Görüntü bu, Kuzey. Adamların dudaklarını okuyacak hâlim de yok."

"Öğren o zaman."

Kaan başını ona çevirdi. "Sen ciddi misin?"

Kuzey'in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı.
Kaan iki elini yana açtı.

"Tabii. Hemen dudak okuma kursuna yazılıyorum. İlk ders de senin sabrını okumak olsun, bakalım kaç saniye dayanıyorum."

"Kaan."

"Tamam be!"

Görüntüyü ileri sardı. Adamlar araca bindi. Birkaç dakika sonra araç benzinlikten ayrıldı. Kuzey'in çenesi kasıldı. "Çıkış kamerası."

Kaan diğer görüntüyü açtı. Aracın plakası kısa bir anlığına kameraya yansıdı. Görüntü net değildi ama bazı karakterler seçilebiliyordu.

Kaan durdurup ekrana yaklaştı. "Plakanın tamamı görünmüyor."

Kuzey elini uzatıp bilgisayarı kendisine çekti. Görüntüyü birkaç kez geri sardı. Bir ileri, bir geri aldı. Sonra ekrana biraz daha yaklaştı.

Tam o sırada bagajda bir hareketlilik oldu.

İkiside pürdikkat bakışlarını oraya çevirdi.

Derken bagaj kapısı yukarı doğru açıldı ve Buse görüntü kadrajına girdi.

Kuzey'in dudaklarından derin bir soluk kaçtı.

Görüntüdeki Buse; Bagaj kapısını yukarı kaldırdığı anda hızlıca etrafını kolaçan etti. Kimsenin olmadığını görünce yavaşça doğruldu ve bacaklarını sarkıtarak arabanın bagajından atladı.

Ama sendelemişti. Hızla toparlandı. Ardından tekrar bagaja dönüp bordo silahını aldı eline.

"Silah..." dedi Kuzey mırıldanarak.

Kaan şaşkınlıkla Kuzey'e baktı. "Bu silah senin kasanda değil miydi? Nasıl yaptı?!"

Kuzey ilk defa bu denli şaşkındı. Kasayı odasında gizli bir şifre ile saklıyordu. Kimsenin bulamadığını Buse nasıl bulmuştu?

O kasada sadece silah değil, anne ve babasıyla çekildiği fotoğraflar, Buse'nin bazı fotoğrafları ve bazı önemli dosyalar vardı.

Şifre ise Kuzey'in Buse'yi yıllar sonra gördüğü ilk gündü.

O günü nasıl unutabilirdi ki?

Yıllardır aklından çıkaramadığı, bir kez olsun karşısına çıkmasını beklediği kadın, bir anda hayatına geri dönmüştü. Üstelik karşısında durduğunda, Kuzey'in yıllardır içinde büyüttüğü hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi ona bakmıştı.

Kuzey ise o gün, hayatında ilk defa bir şeyin kendisine ait olmasını istemişti.

Buse'yi. Yalnızca Buse'yi. Ve şimdi o kadın, kendi kasasını açıp silahını almış, ardından evinden kaçmıştı.
Kuzey'in çenesi kasıldı.

"Amına koyayım..."

Kaan, ekrana bakmayı sürdürürken başını ona çevirdi. "Ne?"

"Şifreyi bulmuş."

"Onu ben de görüyorum zaten, Sherlock. Benim anlamadığım, kasanın yerini nasıl bulduğu."

Kuzey cevap vermedi. Çünkü kendisi de bilmiyordu.
Buse'nin kasanın yerini nereden öğrendiğini, şifreyi nasıl çözdüğünü, içeridekileri görüp görmediğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, Buse'nin kendi evinde sandığından çok daha fazlasını keşfetmiş olduğuydu.

Ya dosyaları gördüyse?

Ya fotoğrafları?

Kuzey'in bakışları bir anda sertleşti.

"Devam ettir." Kaan görüntüyü oynattı.

Sabırsızlığı giderek artıyordu.

Buse'nin tuvalete girişini gösteren görüntüye geçtiler. Dakikalarca hiçbir hareket olmadı. Sonra kapı açıldı.

uzey'in gözü Buse'nin üzerindeydi. Onu bir an önce bulmak istiyordu ama görüntüdeki her ayrıntıyı da kaçırmak istemiyordu. Buse, çıkışa doğru ilerlemeden önce kısa bir süre durdu. Başını iki yana çevirdi, ardından kapıdan çıktı.

Kaan başka bir görüntü açtı.

Buse'nin benzinlikten çıkışını izlediler. Önce yolun kenarına doğru yürüdü. Ardından görüntüden kayboldu.

Kuzey ayağa kalktı.

"Diğer kameralar."

"Bakıyorum."

"Yolun karşısındakiler de."

"Onlara da bakıyorum."

"Çıkış yollarını kontrol et."

Kaan ellerini klavyeden çekip başını kaldırdı. "Kuzey, bir saniye durur musun? Aynı anda yedi tane görüntü var. Ben de insanım, sekiz kollu ahtapot değilim."

Ters ters baktı, Kuzey.

"Siktir git."

Buse, lavaboda 20 dakikabğyunca kaldı. Ardından lavabodan bu sefer bordo kazak bordo şapka ve mavi pantolonlu biri çıktı.

Kaşlarını çattı Kuzey. Az önce ki siyah hırkalı kadın gitmişti. Yerine bordoya bürünmüş biri gelmişti.

"Bu o mu lan?" Dedi Kaan.

"O." Dedi sadece Kuzey.

Buse'yi yürüyüşünden tanımıştı. Saçlarından.

"Çantayı da oraya bırakmış, yenge harbi zeki. Ama sen fazla tanıyorsun onu."

Derin nefes verip oturduğu koltuğa sindi, Kuzey.

"Sana dediklerimi, tüm televizyonlarda ve sosyal medyada yay."

Kaan kaşlarını çatarak baktı. "Ne yayayım lan?"

Kuzey ise cevap vermedi, yalnızca görüntüde yavaşça benzinlikten uzaklaşan sevdiği kadını izledi.

◇

Aradan üç gün geçmişti.

Koskoca üç gün.

Ve ben tam tamına üç gün önce Kuzey Soykan'dan kaçmıştım.

Şuana kadar beni aradığına dair hiç bir şeye rastlamadım. Sessizlik vardı, uzun bir sessizlik.

İçimde ise huzursuzluk vardı. Uçsuz bucaksız bir huzursuzluk, hissizlik.

Bu üç gün boyunca hep Asel'deydim. Şehir dışına çıkacaktım ama şuan değil, çok erkendi. Kuzey'e yakalanabilirdim. Bunu göze alamazdım.

Asel bana durmadan sorular sormuş, hiç birine de cevap vermemiştim. Ne diyebilirdim ki?

Asel, Kuzey Soykan aslında beni 6 yıldır tanıyor ve takip ediyor. Beni kaçırdı, bana sevdalı. Bende beni kaçırdığı için ondan kaçtım şuan ise büyük ihtimalle beni arıyor.

Ne kadar saçma.

Hiç bir şey de diyemezdim.

Üstelik Asel'in de başını belaya sokmak istemiyordum.
Kuzey'in neler yapabileceğini bilmiyordum. Daha doğrusu, neler yapabileceğini tahmin ediyordum ama bunu düşünmek bile istemiyordum.

O adamın sınırları yoktu. Bir de kalkıp beni sevdiğini söylüyordu.

Sevmekmiş!

İnsan sevdiği kadını kaçırır mıydı lan? Onu kendi evine kapatıp hayatını elinden alır mıydı? Üniversitesine gitmesini engeller miydi?

Benim bildiğim sevgiyle Kuzey'in bildiği şey arasında dağlar kadar fark vardı.

Belki de aramızda yalnızca dağlar değil, koca bir okyanus vardı.

Ve ben o okyanusu yüzerek geçmeye niyetli değildim.

"BUSE!"

Yerimden öyle bir sıçradım ki elimdeki çay neredeyse üzerime dökülüyordu. "Ne bağırıyorsun be kadın!"

Asel, salonun mutfağından elinde bir tabakla çıktı. Üzerimdeki battaniyeyi işaret ederek kaşlarını kaldırdı.
"Beş dakikadır sana sesleniyorum. Bir insan bu kadar mı dalıp gider?"

"Ben düşünceli bir insanım."

"Sen düpedüz ruhunu teslim etmiş gibi oturuyorsun."

"Ruhum biraz molada."

Asel gözlerini devirdi, elindeki tabağı sehpaya bıraktı. Sonra karşımdaki koltuğa oturup bacaklarını altına topladı.

"Tamam, hadi. Anlat."

İçtiğim çay boğazımda kaldı. "Neyi?"

"Buse Efil Yıldırım, benimle dalga mı geçiyorsun?"

Adımı soyadımı öyle bir söyledi ki sanki mahkemede hakkımda karar açıklayacaktı.

Buse Efil Yıldırım.

Bordo silahta ise,

Buse Efil Soykan.

Gerçekten değişik...

"Üç gündür evimdesin. Gece uykunda dönüp duruyorsun, telefonum çaldığında ödün kopuyor, kapı her açıldığında yüzün değişiyor. Bir şey soruyorum, konuyu değiştiriyorsun. Bir yere gideceğini söylüyorsun ama nereye gideceğini söylemiyorsun."

Bir an durdu.

"Ben senin en yakın arkadaşınım, Buse. Benden bile mi saklayacaksın?"

İşte bundan korkuyordum.

Asel'in yüzüne bakınca içimde bir şeyler birbirine girdi. Ona yalan söylemek istemiyordum. Hayatım boyunca başım sıkıştığında ilk koştuğum insanlardan biriydi. Beni tanıyordu, huyumu biliyordu, ne zaman yalan söylediğimi çoğu zaman yüzüme bakarak anlardı.

Ama Kuzey'i anlatırsam?

Ya korkarsa?

Ya benim yüzümden bir şey olursa?

Ya Kuzey, beni bulamadığında buraya gelirse?

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Asel..."

"Hı?"

Hiç bir şey demeyecektim. Buna hazır değildim.

Yutkundum. "Rize'deydim bir hafta."

Anında bakışları hüzünlendi. "Rize mi?" dedi mırıldanarak.

Biliyordu Rize'li olduğumu ve beni sevmeyen babamın orada olduğunu.

Her ne olursa olsun özlerdim bazen babamı. Giderdim Rize'ye. Bazen kafa dinlemek için, bazen babanaannemin yanına, bazen babamın yanına bazen de kafa dinlemek için giderdim.

Asel ise bu gidişlerimin hepsine şahit olmuş ve her seferinde ise hüzünle bakardı. Bir şey diyemezdi.

"Babamın yanına gittim işte. Tersledi beni. Normal döngü, boş ver."

Dudakları büzüldü benim bu ifadesizliğimin yanında. Asel duygusaldı, hemen ağlayabilirdi. Ben pek duygusal değildim. Regl döngülerim ve çok stresli olduğum zamanlar hariç tabii.

Regl...

Stresten erken olma ihtimalim yüksekti. Ölüm sancısı çekiyordum adeta. Regl kapatılsın lütfen!

Asel dayanamadı ve bana sarıldı hızla. "Yaa Buse'm."

Gözlerim doldu. Evet, regl zamanım yaklaşıyordu galiba.

Çenem titredi. "Sus, normal işte, alıştım."

Burnunu çekti Asel. "Bu alışılabilecek bir şey değil ki; acıtıyor Buse. Görüyorum seni. Eriyorsun yavaş yavaş. Yine zayıf, incecik kalmışsın. Hiç mi yemek yemedin orada?"

Bakışlarımı tavana dikerek göz yaşlarımın geri gitmesini sağladım. Zordu.

Babam ciddi manada beni hiç sevmemişti.

Annemde.

Gerçek aşkı bulduğum sandığım ve hep yanıldığım eski sevgililerimde.

Bir tek kişi sevmişti, her anlamda.

O.

Kuzey.

Kuzey Soykan.

Kuzey Soykan, bir paradan daha değersiz olan Buse Efil Yıldırım'ı sevmişti.

Ama ben onun sevgisine layık değildim. Değersizdim. Neden beni sevecekti ki?

Seviyordu işte.

Çok seviyordu. Ve bunu hep belli ediyordu.

Bazen cümleleri ile, bazen hareketleri ile, bazen de bakışları ile...

Ama ben en çok bakışlarından anlardım beni sevdiğini.

Öyle bir bakardı ki yüzüme...

Sanki büyülenmiş gibi, sanki yıllardır oksijensiz kalmışta nefesi bulmuş gibi, sanki yıllardır susuz kalmışta bütün denizleri ona vaadetmişim gibi...

Anlamazdım beni bu denli sevmesini. Normal bir insanım bende, nasıl bu kadar sevebilirdi beni? derdim kendi kendime.

Ama öyle sevgiler oluyordu ki; onun yokluğunda bile sevgisinin her daim yanında olduğundan emin olunurdu. Öyle bir bakardı ki; Sanarsın ona en imkânsız hayalini, imkân dahilinde kılmışsın.

İnanmazdım ilk başta. Böyle olmaz derdim.. Bilmiyordum hâlbuki tek bir temasımın ona dünyalarını, en güzel geleceği, en huzurlu hayalleri ve en mutlu sabahları vaadettiğini, armağan ettiğini.

Ama insan bazen kendisine sunulan en güzel şeyi bile kabul edemiyordu.

Çünkü bazı insanlar, sevilmeye değil, sevilmemeye alışıyordu
.
Ben de onlardan biriydim galiba.

Biri bana güzel bir söz söylediğinde altında bir anlam arardım. Biri bana iyi davrandığında bunun ne kadar süreceğini düşünürdüm. Biri beni sevdiğini
söylediğinde ise içimden bir ses, "Yalan söylüyor," diye fısıldardı.

Çünkü hayatım boyunca sevginin gelip geçici bir şey olduğunu öğrenmiştim.

Babamın sevgisi yoktu. Annemin sevgisi yoktu.
Eski sevgililerimin sevgisi ise bir gün varmış gibi görünüp ertesi gün yok oluyordu.

Sonra Kuzey çıkmıştı karşıma.

Ve o adam...

Allah'ım, o adam beni öyle bir seviyordu ki bazen onun gözlerinin içine bakarken kendimi yabancı hissediyordum.Sanki orada gördüğü kadın ben değildim.

Sanki ben, kendisinin yıllardır beklediği bir mucizeydim.

Oysa ben mucize falan değildim.

Ben, sabahları uyanmak istemediği günlerde bile yataktan kalkıp üniversiteye gitmeye çalışan, canı yandığında kimseye belli etmemek için dişlerini sıkan, geceleri yastığına sarılıp uyuyan sıradan bir kadındım.
Neyimi sevmişti ki?

Hangi hâlimi? Hangi sözümü? Hangi bakışımı?
Beni ne zaman tanımıştı da bu kadar sevmişti?

Altı yıl...

Altı yıl boyunca beni tanıdığını söylüyordu.
Peki, ben onu tanıyor muydum? Hayır.

Benim bildiğim Kuzey Soykan, beni kaçıran, özgürlüğümü elimden alan, ne zaman ne yapacağını kestiremediğim bir adamdı.Bana bakarken gözlerinin içi gülen adamla, gitmek istediğimde yüzündeki bütün ifadeyi silen adam aynı kişiydi.

İşte bunu anlamıyordum.

Bir insan hem bir başkasına dünyaları verecekmiş gibi bakıp hem de o dünyanın kapılarını onun yüzüne kapatabilir miydi?

Demek ki kapatabiliyordu. Kuzey Soykan kapatabiliyordu. Ve ben, onun sevgisini anlamaya çalışırken kendi aklımı kaybetmek üzereydim.

"Buse'm..."

Asel'in sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Hâlâ bana sarılıyordu. Bir elim sırtındaydı, diğeriyse kucağımda duruyordu.

"Ne oldu?" diye sordum burnumu çekerek.

"Hiçbir şey söylemiyorsun."

"Ne söyleyeyim?"

"Bilmiyorum." Benden biraz uzaklaşıp yüzüme baktı. "Ama bir şey var sende. Üç gündür bir tuhafsın. Bazen ağlayacak gibi oluyorsun, bazen de sanki birini öldürecekmişsin gibi bakıyorsun."Kaşlarımı çattım.

"İkincisi benim doğal bakışım."

Asel'in dudaklarının kenarı kıvrıldı.
"Tabii, tabii. Sen zaten doğuştan psikopatsın."

"Bak, kişisel saldırıya geçme."

"Sen başlattın."

"Ben ne yaptım?"

"Doğdun."

Ona birkaç saniye boyunca boş boş baktım. Sonra elimdeki yastığı yüzüne fırlattım. "DEFOL!"

Kahkahalarla gülmeye başladı. İşte bu yüzden Asel'i seviyordum. Bazen hiçbir şey sormadan yanımda durabiliyordu. Bazen de bütün dünyam başıma yıkılmışken saçma sapan bir şey söyleyip beni güldürüyordu.

Onun yanında kendimi açıklamak zorunda hissetmiyordum.En azından normalde.
Şimdiyse ona söylemediğim bir gerçek, aramızda görünmez bir duvar gibi duruyordu.

Asel gülmeyi bıraktığında yüzündeki ifade yeniden yumuşadı.

"Bak, ne yaşadığını bilmiyorum. Bana anlatmak istemiyorsan zorlamayacağım." Elimi tuttu. "Ama ne olursa olsun tek başına değilsin, tamam mı?"

Boğazım düğümlendi. Allah kahretsin. Yine ağlayacaktım. "Tamam," diye mırıldandım.

"Bir de..."

Başımı kaldırdım. "Efendim?"

"Bir daha Rize'ye gidip de bana haber vermezsen o güzelim saçlarını tek tek yolacağım."

Gözlerimi devirdim. "Romantik bir arkadaşlık anlayışın varmış."

"Benim arkadaşlığımın kıymetini bileceksin."Biliyorum, canım. Bir tanesin."

Asel gururla başını salladı. "Öyleyim."

Allah'ım, şımarıklıkta da üstüne yoktu.

Asel gülümseyerek yandaki kumandayı aldı.

"TV de en sevdiğim dizi çıkıyor, hadi izleyelim." Dedi neşeyle.

Gülümsedim, battaniyenin bir yarısını kaldırdım. Asel, getirdiği tabaktaki cipsleri ortamıza koydu ve battaniyenin içine girerek yanıma sıkıştı.

"Sus, konuşursan evimden atarım seni."

Güldüm sadece.

◇

Yaklaşık bir yarım saat kadar dizi izliyorduk Asel ile.

İkimizde pürdikkat bakıyorduk ekrana ses etmeden.

Tam o anda bir şey oldu.

Televizyon ekranı birden karardı.

Kaşlarım çatıldı. "Noldu be?"

Asel ise anında doğruldu. "Noluyo ya?"

Tam o esnada televizyon ekranında bir yazı belirdi.

Sertçe yutkundum bu yazıyı görünce.

Bu öyle bir yazıydı ki, kalbimin teklemesine neden olacak, tüylerimi diken diken edecek, aklımı başımdan alır bir cinsten olacak bir yazıydı.

Ama yazıyı yazan sahibin hiç çekinmeden kendisi olduğunu belirtmesi ise daha akıl alıcı bir şeydi.

Televizyon ekranında şu yazıyordu...

"Kaçtığını sanabilir, saklanacak binlerce yer bulabilirdi. Ama bazı adamların sabrı, karanlıktan bile daha ürkütücüydü. O adam, er ya da geç onu bulacaktı; çünkü karanlık ne kadar derinleşirse derinleşsin, avcının gözü bir kez hedefine kilitlendi mi, kaçış yalnızca zaman meselesiydi."

-KUZEY SOYKAN

《~~~~》

SELAAAMMMLAAARR

BÖLÜM NASILDII

TAKİP EDİİN

Yeni bölüm için 12 oy vee 14 yorumm

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

727okunma 37beğeni 19yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…