SOYKAN |Takıntılım kitap kapağı

17. bölüm / 18

15.Bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 18Şu an: 15.Bölüm

Bu bölümün şerefine 20 oy ve 20 satır arası biçiminde yorum bekliyorumm

İyi okumalarr

🍷✨️

Bana sıkıca sarılan Asel'e karşılık verdim.

Gidiyordum.

Nereye mi?

Şehir dışına.

Asel'in evinde iki gün daha kalmıştım polis baskını olayından sonra. Hiç bir şey anlatmamıştım. Sadece onun adına farklı bir kart çıkarıp telefon almıştım, sonra ise onun adına otobüs bileti almıştım.

Beni çok fazla darlamıştı ama ben hep ona üstü kapalı yalanlar söylediğim için tedirgindim.

Ayrıca Kuzey'in beni bulmuş olma ihtimalini düşünmek bile istemiyordum.

İki gündür Asel'in evinde rahatlamaya çalışıyordum. Onunla yemek yemiş, geceleri aynı odada oturup saçma sapan şeylerden konuşmuş, hatta bir ara eski günlerdeki gibi kahkahalarla gülmüştüm.

Ama bütün bunların arasında, zihnimin bir köşesinde hep aynı düşünce vardı.

Beni bulacaktı. Belki bugün, belki yarın... Belki de ben tam kendimi güvende hissettiğim anda. Bu yüzden gitmeliydim.

Ne kadar uzağa gidersem gideyim, Kuzey'in beni aramayı bırakacağını düşünmüyordum. Onu tanıyordum. Bir şeyi kafasına koyduğunda vazgeçmezdi. Hele ki konu bensem...

Düşünmek bile istemiyordum.

"Bak, beni arayacaksın, tamam mı?" dedi Asel, yüzümü iki avucunun arasına alarak. "Varınca mesaj atacaksın. Otobüsten indiğinde de atacaksın. Bir yere gittiğinde de atacaksın. Hatta mümkünse her beş dakikada bir atacaksın."

İstemeden gülümsedim.

"Asel, şehir dışına çıkıyorum. Savaşa gitmiyorum."

"Senin şu hâline bakılırsa ikisi arasında pek bir fark yok."

Gülümsemem dudaklarımda dondu.

Asel'in gözleri yüzümde dolaştı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra iç çekerek beni yeniden kendisine çekti.

"Buse, bak..." dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı. "Sana bir şey sormayacağım. Belli ki anlatmak istemediğin bir şeyler var. Ama ne olursa olsun, tek başına halletmek zorunda değilsin, tamam mı?"

Boğazım düğümlendi.

Başımı omzuna yasladım.

Keşke anlatabilseydim.

Keşke ona, geceleri gözlerimi kapattığımda neden uyuyamadığımı, kapı her çaldığında neden irkildiğimi, neden bazen hiçbir şey yokken bile arkamı kontrol etme ihtiyacı duyduğumu söyleyebilseydim.

Keşke ona, dünyanın en güçlü adamlarından birinin hayatımın içine nasıl girdiğini ve şimdi ondan kaçmak için neden başka bir şehre gitmek zorunda kaldığımı anlatabilseydim.

Ama anlatamazdım.

Çünkü Kuzey Soykan'ın adını ağzımdan çıkardığım anda, Asel'i de bu işin içine çekmekten korkuyordum.

Ona bir şey olursa... Hayır. Buna izin veremezdim.

"Tamam," diye fısıldadım.

Asel saçlarımı okşadı.

"Bir de kendine dikkat et. Doğru düzgün yemek ye. Uykuna dikkat et. Bir şey olduğunda beni ara."

"Tamam, anne."

"Dalga geçme, kızım! Ciddiyim ben."

Bu kez gerçekten güldüm.

Kısa sürdü ama güldüm.

Asel de gülümsedi. Sonra alnıma küçük bir öpücük kondurup beni bıraktı.

"Git hadi. Yoksa birazdan seni otobüse bindirmek yerine odama kilitleyeceğim."

"Sen beni kilitlemeden önce ben çoktan kaçarım."

"Allah aşkına, senin kaçma huyun nereden geliyor?"

Sözleriyle birlikte yüzümdeki gülümseme silindi.

Asel bunu fark etmedi.

Ama ben fark ettim.

Kaçma huyu...

Keşke mesele yalnızca bir huy olsaydı.

Çantamı omzuma geçirdim. İçinde fazla bir şey yoktu. Birkaç parça kıyafet, cüzdanım ve ihtiyacım olabilecek birkaç eşya...

Bir de ne zaman elimi çantama atsam varlığını hissettiğim o ağırlık.

Kuzey'in kasasından aldığım silah.

Onu yanımda taşımak içimi rahatlatmıyordu. Aksine, her hatırladığımda kalbim sıkışıyordu. Ama onu geride bırakmaya da cesaret edememiştim.

Parmaklarımı çantanın askısına geçirdim.

Bir kez daha Asel'e baktım.

"Her şey için teşekkür ederim."

Asel gözlerini devirdi.

"Bir daha teşekkür edersen gerçekten kızacağım. Sen benim arkadaşımsın, Buse. Başım sıkışsa ben de senin kapına gelirim."

İçim burkuldu.

Benim kapım...

Şu an kendime ait, kapısını kapatıp huzurla uyuyabileceğim bir yerim bile yokmuş gibi hissediyordum.

"Git artık," dedi Asel, beni son bir kez sıkıca sararak. "Yoksa ağlayacağım."

"Abartma."

"Sen abartma! İki gündür neyin var diye soruyorum, doğru düzgün cevap vermiyorsun. Bir de şimdi kalkıp gidiyorsun. İnsan biraz özler arkadaşını."

Gözlerimi kapattım. Seni özleyeceğim, Asel. Hem de çok.

Ama bunu yüksek sesle söyleyemedim.

Çünkü giderken arkamda bıraktığım tek şey Asel değildi.

Kendime ait olduğunu sandığım o kısa huzuru da geride bırakıyordum.

Ve nereye gidersem gideyim, Kuzey'in beni aramaktan vazgeçmeyeceğini biliyordum.

Otogara vardığımda ilk yaptığım şey etrafı kontrol etmek oldu.

İnsanların yüzlerine bakıyor, sonra kendime kızıp bakışlarımı başka yöne çeviriyordum.

Saçmalıyordum.

Herkesin beni aradığını düşünemezdim.

Ama Kuzey Soykan söz konusu olduğunda, insanın aklına mantıklı düşünceler gelmesi biraz zordu.

Biletimi kontrol ettim.

Doğru perondaydım.

Otobüsün kalkmasına hâlâ vakit vardı. Bir kenara çekilip beklemeye başladım. Elimdeki telefona baktım. Yeni numaramda yalnızca Asel'in numarası kayıtlıydı.

Bir an, eski telefonumu düşündüm.

Acaba Kuzey aramış mıydı? Kaçırdığım aramalar var mıydı? Beni bulamadığı için öfkelenmiş miydi?
Dudaklarımı birbirine bastırdım.

Neden hâlâ bunları düşünüyordum? Benden uzakta olduğum için rahatlamam gerekmiyor muydu?

Ama insan, kendisine korku veren birini hayatından çıkarmaya karar verdiğinde bile duygularını bir düğmeye basar gibi kapatamıyordu.

Ben de kapatamıyordum.

Kuzey'i düşündüğümde bazen öfkeleniyor, bazen üzülüyor, bazen de istemediğim hâlde onun bana baktığı anları hatırlıyordum.

Beni sevdiğini biliyordum.

Bundan şüphe etmiyordum.

Şüphe ettiğim şey, sevgisinin içinde kendime ait bir hayat kurup kuramayacağımdı.

Çünkü sevilmek güzeldi.

Ama sevdiğin insanın yanında bile özgür olmadığını hissetmek...

İnsanın içini acıtıyordu.

Başımı kaldırıp otobüslere baktım.

Ben artık kendi kararlarımı vermek istiyordum.

Nereye gideceğime, ne zaman döneceğime, kiminle görüşeceğime kendim karar vermek istiyordum.

Birinin beni korumak istemesi, benim yerime bütün kararları vermesi gerektiği anlamına gelmiyordu.

Kuzey bunu anlayacak mıydı?

Yoksa ben şehir değiştirdikçe o da peşimden mi gelecekti?

Telefonum titredi. Bir an yerimden sıçradım.
Ekrana baktığımda Asel'den mesaj geldiğini gördüm.

Asel: Otobüse bindin mi?

Derin bir nefes verdim.

Siz: Daha değil.

Asel: Binince yaz. Bir de yemek ye. Ciddiyim.

İstemeden gülümsedim.

Siz: Tamam, anneciğim.

Telefonu çantama koydum. Tam o sırada otobüsün kapısının açıldığını gördüm. İnsanlar sırayla binmeye başlamıştı. Çantamın askısını omzumda düzelttim ve sıraya girdim.

Her adımda, geride bıraktığım hayatımdan biraz daha uzaklaştığımı hissediyordum.

Biletimi görevliye uzattım.

Adam biletimi kontrol edip başıyla otobüsü işaret etti.

"İyi yolculuklar."

"Teşekkür ederim."

Merdivenlerden çıktım.

İçeri girdiğimde cam kenarındaki yerimi bulup oturdum. Çantamı yanıma yerleştirdim, emniyet kemerimi bağladım ve başımı cama yasladım.

Otobüsün hareket etmesini beklerken ellerimi kucağımda birleştirdim.

Uyumayacaktım. Rize'ye gitmek bayağı uzun sürsede uyumamam lazımdı. Geçen sefer uyuduğumda kendimi Kuzey'in evinde bulmuştum çünkü.

◇

Aradan iki saat geçti. Saat 21.47 idi. Otobüs bir dinlenme tesisinde durdu. 15 dakikalık bir dinlenme vaktimiz vardı.

Normalde asla çıkmazdım ama acıkmıştım ve lavaboya gitmem lazımdı.

Çantamı alıp yerimden kalktım.

Otobüsün koridorundan ilerlerken gözlerim istemsizce insanları tarıyordu. Herkes kendi hâlindeydi. Kimi telefonuyla konuşuyor, kimi bir şeyler yemek için acele ediyor, kimi de uykulu gözlerle tesisin kapısına yöneliyordu.

Normal insanlar.

Normal bir yolculuk.

Normal bir hayat.

İnsan bunların kıymetini, kaybetmekten korktuğunda mı anlıyordu?

Camın kenarında oturup yol boyunca dışarıyı izlemek, istediğim zaman uyuyabilmek, mola verildiğinde rahatça aşağı inebilmek... Bunların hepsi ne zaman bu kadar büyük bir mesele hâline gelmişti?

Başımı iki yana salladım.

Şimdi bunları düşünmenin sırası değildi.

Önce bir şeyler yiyecek, ardından lavaboya gidecek ve otobüs hareket etmeden yerime dönecektim.

Hepsi bu kadardı.

Merdivenlerden iner inmez yüzüme serin bir hava çarptı. Derin bir nefes aldım. Otobüsün içindeki havasızlıktan sonra iyi gelmişti.

Tesis oldukça kalabalıktı. Kapının önünde sigara içenler, arabalarının başında konuşanlar, ellerinde kahve bardaklarıyla yürüyenler vardı.

Bir an durup etrafıma baktım.

Sonra kendime kızdım.

Yine yapıyordum işte.

Sanki her köşeden biri çıkıp beni kolumdan tutacakmış gibi davranıyordum.

Kuzey burada değildi.

Olmamalıydı.

İstanbul'dan ayrılalı iki saat olmuştu. Üstelik nereye gittiğimi bilmiyordu. Biletimi alırken dikkatli davranmıştım. Yeni telefonum vardı, yeni bir numaram vardı ve eski hayatımla aramdaki bütün bağları mümkün olduğunca azaltmıştım.

Beni bulması bu kez o kadar kolay olmamalıydı.

Değil mi?

İçeri girip bir sandviç aldım. Yanına da su alarak boş bir masaya oturdum. İlk lokmayı ağzıma attığımda ne kadar acıktığımı fark ettim.

Asel haklıydı.

Doğru düzgün yemek yemiyordum.

Ama insanın aklı sürekli başka bir yerdeyken, midesinin sesini duyması da kolay olmuyordu.

Sandviçimden birkaç lokma daha aldım. Ardından çantamı kontrol ettim. Telefonum, cüzdanım, biletim...

Hepsi yerindeydi.

Elimi çantanın içindeki sert nesneye değdirdiğimde parmaklarım bir an durdu.

Silah.

Kuzey'in kasasından aldığım o silah.

Bakışlarımı masaya indirdim.

Onu neden yanımda taşıdığımı hâlâ kendime açıklayamıyordum. Belki kendimi güvende hissetmek istiyordum. Belki de Kuzey'in evinden ayrılırken orada bıraktığım son parçayı da yanımda götürmek istemiştim.

Ama her ne olursa olsun, onun varlığı bana güven vermiyordu.

Aksine, kaçtığım adamın hâlâ hayatımın bir parçası olduğunu hatırlatıyordu.

Sandviçimi bitirip ayağa kalktım.

Lavaboya doğru ilerlerken telefonumu kontrol ettim. Asel'den yeni bir mesaj yoktu. Ona otobüse bindiğimi söylemiştim ama henüz dinlenme tesisine geldiğimi yazmamıştım.

Tam mesaj atacakken duraksadım.

Ya telefonumun yerini bir şekilde öğrenirse?

Bu düşünceyle gözlerimi kapattım.

Buse, kendine gel.

Her şeyi Kuzey'e bağlayarak yaşayamazdın. Her telefon titreyişinde irkilerek, her yabancı yüzün ardında onu arayarak nereye kadar gidebilirdin?

Bir gün nefes almayı bile unutacaktın.

Telefonu cebime koydum ve lavaboya girdim.

Yüzümü yıkadıktan sonra aynaya baktım.

Gözlerimin altında yorgunluk vardı. Son birkaç gündür kendimi dinlenmiş hissettiğim tek bir an bile olmamıştı.

Biraz daha dayanmam gerekiyordu.

Rize'ye varacaktım.

Sonra babamın yanına gidecek, bir süre orada kalacaktım. Belki her şey biraz olsun yoluna girerdi. Belki kafamı toparlar, ne yapacağımı düşünürdüm.

Aynadaki yansımama baktım. Belki de Kuzey beni aramaktan vazgeçerdi. Bu düşünceye inanmadım.

Ama yine de ona tutunmak istedim.

Lavabodan çıkıp otobüsün bulunduğu tarafa yöneldim. Tesisin kapısından dışarı çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı. Çantamın askısını omzumda düzelttim ve otobüse doğru yürümeye başladım.

Daha vardı otobüsün kalkmasına. Biraz uzaklaşıp kimsenin pek olmadığı bir yere geldim.

Elime telefonu aldım ve ezbere bildiğim numarayı tuşladım.

Annem.

Ekranda beliren numaraya birkaç saniye boyunca baktım.

Aramalı mıydım?

Aslında ne diyeceğimi bile bilmiyordum. Yalnızca sesini duymak istemiştim. Belki bir şeyler anlatırdım, belki o bana bir şeyler sorardı. Belki de hiçbir şey konuşmadan telefonu kapatırdım.

Bilmiyordum.

Bildiğim tek şey, kendimi yapayalnız hissettiğimdi.

İnsan bazen, kendisine iyi gelmeyeceğini bildiği kapıları bile çalmak istiyordu. Çünkü o kapının ardında bir zamanlar kendisine iyi gelen bir şeyler olduğuna inanmak istiyordu.

Benimki de öyleydi.

Başparmağımı arama tuşunun üzerine getirdim.

Bir saniye duraksadım.

Sonra bastım.

Telefon kulağıma giderken bakışlarımı karşımdaki karanlık yola çevirdim. Tesisin ışıkları asfaltın üzerine vuruyor, uzaktan otobüslerin motor sesleri duyuluyordu.

Telefon çalıyordu. Tam kapatmayı düşünürken açıldı.

"Alo?"

Annemin sesini duyduğumda boğazım düğümlendi.
Ne kadar zamandır konuşmamıştık? Birkaç gün mü?
Birkaç hafta mı?

Zamanı hatırlamıyordum. Zaten annemle aramızdaki mesafeyi günlerle ölçmek mümkün değildi. Bizim aramızdaki uzaklık, aynı odada otursak bile kapanmayacak kadar büyüktü.

"Anne..."

Sesim beklediğimden daha kısık çıktı. Karşı taraftan bir süre ses gelmedi.

"Buse?" İstemsizce gülümsedim. Tanımıştı beni.

"Evet, benim." dedimheyecanla.

"Ne oldu?"

İşte bu kadardı. Ne nasılsın vardı ne de nerelerdesin.
Yalnızca ne oldu? Sanki onu ancak başıma bir iş geldiğinde arayabilirmişim gibi.

Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Bir şey olmadı."

"E o zaman neden aradın?"

Gözlerimi kapattım.

İnsan, annesinin kendisini merak etmesini istemesi yüzünden bile kendinden utanır mıydı?

Ben utanıyordum işte.

Sanki sesini duymak istemem büyük bir kabahatti. Sanki birkaç dakika konuşmak istemekle onun zamanını çalıyordum.

"Öyle..." dedim. "Aklıma geldin."

"Git o baban olacak adam gelsin aklına, arama demedim mi ben sana beni?!"

Başımı eğdim. Dudaklarımda beliren gülümseme, daha doğmadan ölmüştü.

Dudaklarım titredi. "Özledim..." diyebildim çaresizce.

Ses gelmedi.

"Bende senin kızınım, anne. Diğer çocuklarını seviyorsun... Ben de senin çocuğun değil miyim?"

"Bana yaptığın bu konuşmaların yüzde kaçını yapıyorsun sen o adama? Git o ilgilensin seninle."

Yutkundum.

"Hatasın sen, Buse! Bak etrafa! Seni seven kim var? Fazlalıksın bize."

Gözlerimden yaşlar süzüldü. "Anne..." diye direttim.

İhtiyacım vardı tek bir güzel sözüne. Kızım demesine bile razıydım.

Annem kızım bile dememişti bana.

"Gurursuz..." dedi kinle. "Zavallısın, Buse. Olduğun durum bile zavallılık."

Dudaklarımdan kaçan bir kaç hıçkırığa engel olamadım. Ama kontrol altına da aldım.

"Üşüyorum anne,"

"Don Buse, umurumda değilsin!"

Ve gerisi üzerime kapanan bir telefon sesi oldu.

Böyle bitmesini bekliyordum. Gerçekten bekliyordum.
Peki, neden canım bu kadar yanmıştı?

Dudaklarımı birbirine bastırıp başımı öne eğdim.

Ağlamayacaktım.

Annemin beni sevmediğini anlamak için yıllarca uğraşmıştım. Her seferinde kendime başka açıklamalar bulmuş, belki yorgundur, belki canı sıkkındır, belki ben yanlış anlamışımdır diye düşünmüştüm.

Çocukken insan annesinin kendisini sevmemesini kabullenemiyordu.

Çünkü anneler severdi, değil mi?

En azından öyle anlatırlardı.

Filmlerde, kitaplarda, başkalarının hayatlarında...

Ama kimse bütün annelerin çocuklarına aynı şekilde bakmadığını söylemezdi.

Kimse bazı çocukların annelerinin gözlerinde kendilerine ait bir yer arayarak büyüdüğünü anlatmazdı.

Ben de o yeri aramıştım.

Bulamamıştım.

Telefonu çantama koydum ve derin bir nefes aldım.

"Salak," diye fısıldadım kendime. "Ne bekliyordun ki?"

Göz yaşlarımı sertçe sildim. Derin bir nefes verdim. Gitmem lazımdı. Otobüs her an gidebilirdi.

Tam yürüyecektim ki olmadı.

Arkamdan bir kol belime dolandı. Ürpermeme neden oldu. Gözlerim kocaman açılırken o kol beni sertçe kendine çekti ve tahminimce göğsüne doğru çekti beni.

Aynı anda çığlık attım. Başka bir el ise ağzımı bağırmamam için kapattı.

Kalbim göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi atarken sırtım sert bir göğse yaslandı. Belimdeki kolun baskısı arttı. Kaçmaya çalıştığımda beni kendine daha sıkı çekti.

"Şşşt... Sessiz ol yavrum."

Kalbim tekledi bir an.

Burnuma dolan deniz kokusu, kulaklarımı delen o ses tınısı içimi ürpertti.

Kuzey Soykan.

Gözlerimi kapattım.

Hayır, hayır, hayır...

Biraz önce annemin sözleriyle paramparça olmuşken, şimdi de kaçmaya çalıştığım adamın kollarının arasındaydım.

Bunun bir şaka olmasını istedim. Bir anlığına aklımı kaybetmiş, korkumdan onu hayal etmiş olmayı...

Ama belimdeki elinin sıcaklığını hissediyordum. Enseme değen nefesi gerçekti. Kulağımın dibindeki sesi, kaç gecedir uykularımı bölen o ses, gerçekti.

Ve ben yine onun yanındaydım.

Sertçe yutkundum. Başımı ağır ağır arkama doğru çevirmeye çalıştım.

Ve onunla günler sonra göz göze geldim.

Koyu yeşillerin sahibi Kuzey Soykan.

Kaçamamıştım...

Göz bebeklerim titredi. Nasıl bulmuştu beni?

Bendeki de soruydu tabii. Adam mafya, Buse. Nasıl bulamasın ki seni?!

Kuzey'in gözleri yüzümde gezindi. Önce gözlerime, ardından yanağımdan süzülen yaşlara baktı. Çenesinin kasıldığını gördüm.

Bir şey söylemedi. Sadece bana baktı.

Ve nedense bu sessizlik, bağırmasından çok daha korkutucuydu.

Bileğimi kavrayan parmakları hafifçe gevşedi. Ağzımın üzerindeki elini de çekti ama belimdeki kolunu çekmedi. Sanki bir anlık boşluk bulsam arkasını dönüp kaçacağımı biliyordu.

Ki haklıydı.

Kaçacaktım.

Düşünmeden, hesaplamadan, nereye gideceğimi bilmeden... Yeter ki ondan uzaklaşabileyim.

"Kuzey..."

Sesim öyle güçsüz çıkmıştı ki kendi sesimi bile tanıyamadım. Daha doğrusu büyük eli dudaklarımı kapattığı için sesim boğuk çıkmıştı.

Kaşlarından biri hafifçe kalktı. "Efendim, güzelim?"

Güzelim.

Bu adamın ağzından çıkan tek bir kelimenin bile beni böylesine altüst etmesine sinir oluyordum. Birkaç saniye önce beni korkudan nefes alamaz hâle getiren adam, şimdi sanki aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi konuşuyordu.

Derince yutkundum. Maldım ben. Yemin ederim ki maldım. Neden çıkmıştım ki otobüsten? Belki beni görmeyebilirdi, neden çıkmıştım ben!

Belimdeki kolunu itmeye çalıştım. Daha sıkı sardı kolunu bedenime. Debelenmeye çalıştım. Çırpınıyordum adeta kollarının arasında.

"Bırak!" sesim yine boğuk çıkmıştı. Hatta anladığını bile düşünmüyorum.

"Uslu dur, yavrum. Canını yakmak istemem." dedi dişlerinin arasından.

Sesindeki tınıdan bile ne kadar sinirli olduğunu anlayabiliyordum. Ve bu beni daha fazla korkutuyordu. Beni bulacağını bile bile neden kaçmıştım ki ben şimdi?!

Benden salağı yoktu!

Daha fazla çırpındım. Elini ısırmaya çalıştım ama yapamıyordum! Başımla geriye doğru göğsüne kafa atmaya çalışıyordum, kollarımla ile de belimdeki kolunu itmeye çalılıyordum.

"Çok yaramazsın, Buse."

Ağzımdaki elini çekti. Elini çektiği anda çığlık atmaya başladım.

"Bırak! Dokunma bana! Bırak beni!"

Nefes nefese kalmış, saçlarım yüzüme geldiği için yarım yamalak görüyordum. Ama bir balık gibi de çırpınıyordum kollarının arasında.

Aklıma gelenle aydınlandım. Yardım çağırabilirdim. Yani umarım gelirlerdi.

"İMDAT! YARDIM EDİN! SAPIK VAR! İMDAT!"

"Sapık, ha," diye mırıldandığını duydum. "Göreceksin sen sapığı."

"İMDAT!" daha fazla çırpınmaya çalıştım. "BIRAK BENİ! DOKUNMA BANA!"

"Bana başka çare bırakmıyorsun, Buse!"

"DOKUNMA BAN-"

Diyemedim.

Burnuma ve dudaklarımı kapatan bir bezle sözlerim yarım kaldı. Anladım ne olduğunu. Anında nefesimi tuttum.

Ama çırpınmaya da devam ettim. Boğuk boğuk seslerim çıkıyordu.

"Nefes al, Buse'm." Sesindeki o ürkütücü tını kaybolmamıştı.

Daha fazla dayanamadım. Boğulmamak için nefes alınca ekşimsi, başımı döndürecek bir koku yayıldı ciğerlerime.

Gözlerim anında kapanıp, bütün gücüm bedenimden çekilirken en son Kuzey'in beni tek hamlede kucağına aldığını ve saçlarımı defalarca öpüp özür dilemesini hatırlıyorum...

🍁

Başıma giren keskin bir ağrıyla gözlerimi açtım. Her şeyi hatırlıyordum. Edebiyata gerek yoktu. Kuzey beni bulmuştu. Ve en son bayıltıp bir şey yapmıştı.

Ama ne yapmıştı?

Olduğum yerde doğruldum. Bakışlarımı etrafa çevirdim. Arabadaydım. Arka koltukta yatıyordum. Hızla doğruldum ve koltukta oturur bir konuma geldim.

Arabanın içi loştu. Dışarıdaki sokak lambaları camdan içeri sızıyor, yüzüme aralıklarla vuruyordu. Motorun sesi dışında duyduğum tek şey kendi nefesimdi.

Bir de başımın içindeki o lanet olası uğultu.

Elimi alnıma götürdüm. "Allah belanı versin, Kuzey Soykan!"

Başım çok fazla ağrıyordu. Bakışlarımı dikiz aynasına çevirdim. Aynı anda Kuzey'in bakışları da oraya döndü ve aynada göz göze geldik.

"Bağırma," dedi sert sert.

Sinirden bunun kafasını parçalayabilirdim. Ama bağırmaktan başka şansım yoktu. İnşallah kulağın sağır olurdu!

Ellerimi açıp dudaklarımın yanına getirdim ve tüm gücümle bağırarak çığlık attım.

İrkilmedi. Başını hafifçe arkaya doğru çevirdi.

"Deli misin kızım sen?! Ne bağırıyorsun kulağımın dibinde?!"

Yükselmesini beklemiyordum. Ama demekki bir şeyler canına tak etmiş olmalıydı.

"SAĞIR OLURSUN İNŞALLAH! KOPSUN O KULAĞIN! PİSKOPAT! AÇ KAPIYI, İNECEĞİM BEN!"

"Küfür edeceksen yaratıcı bir şey bul. Aynılarını son yarım saatte en az on kere duydum."

Ağzım açık kaldı. Gerçekten kaldı.

Bu adamın sinirlerimi bozmak gibi doğuştan gelen bir yeteneği vardı. Başka bir açıklaması olamazdı. İnsan bu kadar sinir bozucu olmayı nasıl başarabilirdi?

"Sen beni kaçırdın!"

"Yani?"

"Bayılttın!"

"Eeee,"

"Bir de utanmadan cevap veriyorsun!"

"Ne yapmamı bekliyorsun, Buse? İnkâr mı edeyim?"

Koltukta öne doğru eğildim. "ARABAYI DURDUR!"

"Hayır."

"KUZEY SOYKAN, ARABAYI DURDUR!"

"Hayır, Buse."

Öne doğru eğilip kapının kolunu çektim.

Açılmadı.

Bir daha çektim.

Yine açılmadı.

Kaşlarımı çatarak kilide baktım. Sonra bir kez daha denedim. Sanki üçüncü seferde mucize gerçekleşecek, kapı açılacak ve ben de bu psikopatın elinden kurtulacaktım.

Ama tabii ki olmadı.

"Hayır ya..." dedim ağlak bir sesle.

Sinirle nefes verdim. Gözlerimi kıstım. Çünkü aklıma bir şey gelmişti.

Bakışlarımı yanıma çevirdim. Çantam hemen oradaydı. Silahta içindeydi.

Bakışlarımı Kuzey'e çevirdim. Büyük bir sakinlikle arabayı sürüyordu. Bakışlarımı çantaya çevirdim bu sefer. Sessizce elimi uzatıp kendime çektim.

Aynı sessizlikle çantayı sessizce açıp içindekileri kontrol ettim.

ÇOK ŞÜKÜR!

Bordo silahım buradaydı. Göz ucu ile Kuzey'e baktım. Hâlâ araba sürüyordu.

Silahı çantadan çıkardım ve çantayı yana savurdum. Aynı atiklikle silahı öne doğru uzatıp, namlusunu Kuzey'in şakağına dayadım.

Her şeyin bir sınırı vardı. Benim de sabrımın bir sınırı vardı. Ve o sınır, senin o lanet olası sabrını taşıran tavırlarından çok daha önce tükenmişti!

"Arabayı durdur."

Sesim titremişti. Kahretsin!

Titrememeliydi. Elimde silah vardı, namlusunu adamın kafasına dayamıştım ve buna rağmen sesim titriyordu!
Kuzey gözlerini yoldan ayırmadı.

"Silahı indir, Buse."

Bir de emir veriyordu! "ARABAYI DURDUR DEDİM!"

"Sesini yükseltmene gerek yok. Duyuyorum seni."

"DUYUYORSAN NEDEN DURMUYORSUN?!"

"Çünkü şu an yaptığın şey ikimiz için de tehlikeli."

Gözlerimi öfkeyle kıstım. "BENİ KAÇIRIRKEN TEHLİKEYİ DÜŞÜNECEKTİN, KUZEY SOYKAN!"

Bu kez bana baktı. Bir saniyeliğine.

Sonra yeniden önüne döndü ve sinyal vererek arabayı yolun kenarındaki güvenli bir noktaya çekti. Araç tamamen durduğunda motoru da kapattı.

İşte!

İşte bu kadar!

Dudaklarımda kendiliğinden bir gülümseme belirdi.

"Bak, ne güzel anlaşıyormuşuz."

Kuzey başını yavaşça bana çevirdi. Yüzündeki ifadeyi görünce gülümsemem biraz soldu. Çünkü adam korkmuyordu.

Sinirlenmişti, evet. Çenesindeki kasın belirginleşmesinden, gözlerinin üzerimde birkaç saniye boyunca sabit kalmasından bunu anlayabiliyordum.

Ama korkmuyordu.

Sanki elindeki şeyin bir silah olduğunu değil de benim birazdan elimden düşüreceğim bir kalem olduğunu düşünüyordu!

"Mutlu musun şimdi, güzelim?"

"Biraz daha mutlu olmam için kapıyı açman gerekiyor."

"Silahı indir."

"Kapıyı aç."

"Buse."

"Kuzey."

Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık. "Buse." dedi sert sert.

"Ne var?"

"Doğru düzgün cevap ver."

"Sen bana doğru düzgün davrandın da ben mi cevap vermedim?!"

Çenesi kasıldı. "O silahı indir."

Silahın namlusunu biraz geri çektim ve silahın başını canını biraz acıtacak bir şekilde başına vurdum. Ardından yine namluyu şakağına yasladım.

"Çok konuşma, aç kapıyı."

Boynundaki damarlar belirginleşiyordu.

İstemsice dişlerimi etkilenmiş bir şekilde dudaklarıma geçirdim. Diğer elimi yavaşça kaldırıp işaret parmağım ile boynundaki bir damara dokundum.

"Çok güzel..."

Bakışlarımı koyu yeşillerine çevirdiğimde minik bir şaşkınlıkla bakıyordu kahvelerime.

İkimizde bir birimize boş boş bakarken bir eli hızla silaha ilişti ve elimden çekti.

Gözlerim kocaman açıldı. "Silahımı ver!"

Torpidoyu açıp silahı oraya fırlattı adeta. "Bağırmayı kes. Sağır olacağım senin yüzünden."

"Geber!"

"Bende seni çok seviyorum."

Sinirle arka koltuğa yaslandım. Başım çatlıyordu adeta. Bu Kuzey'i öldürmem lazımdı! O ise arabayı tekrar çalıştırdı.

"Başım ağrıyor!"

"Başın mı ağrıyor?"

"Evet!"

Ne zamandır?"

"Ne zamandır ne?"

"Başın ne zamandır ağrıyor?"

"Sen beni bayılttığından beri olabilir mi acaba, dâhi bey?"

Derin bir nefes verdi. "Başka?"

"Ne başka?" dedim şaşkınlıkla.

"Başka bir yerin ağrıyor mu?"

"Midem bulanıyor."

"Neden?"

Şok oldum resmen. Bir de nedenini mi soruyordu?!

"Hamileyim!" dediğim şeyle daha da şok oldum.

NE ALAKA?!

Kuzey anında durdurdu arabayı. Ben öne doğru savrulurken o hızla arkasını döndü. Burun buruna geldik.

Başımı geri çekmek istedim ama nasıl olmuşsa saçım takılmıştı koltuğun başındaki minik demire!

"Kimden?" dedi Kuzey.

Gözlerim daha da açıldı. "Senden!" dedim.

Şok üstüne şok yaşadım...

"İcraate ne zaman geçtik? Ben hatırlamıyorum. Baştan yapalım,"

Ağzım açık kaldı. "Ne diyorsun sen be?! Terbiyesiz!"

Dediklerimi umursamadı. Yüzünü biraz daha yaklaştırdı yüzüme. Çok yakındı yüzlerimiz. Öyle yakındı ki, biraz daha yaklaşırsa dudaklarımız değecekti bir birine.

"Öpeyim mi seni?"

Gözlerim kocaman açıldı. Nefes nefese kalmıştım. "Hayır, seni gebertirim." dedim. Ama bağıramadım.

"Başını geri çek o zaman. Dudakların hemen dudaklarımın yanındayken kendime zor hakim oluyorum."

"Çekemem,"

"Neden?"

"Saçlarım şu başımızı yaslama şeyinin demirlerine sıkıştı. Çekince ağrıyor,"

"Sikerim o demirin belasını!"

◇

Olaylı bir araba yolculuğundan sonra eve gelmiştik.

Adamlar bahçenin büyük kapısını açarken derince yutkundum.

Kaçamamıştım.

Bu gerçek, bir soğuk rüzgar gibi sertçe çarpmıştı yüzüme.

Biraz sonra araba büyük evin büyük bahçesinde durdu. İnmedim. Ama Kuzey indi.

Arabanın kapısının açılmasıyla yüzüme soğuk hava çarptı. Kuzey kapının önünde duruyordu.

"İn, Buse."

"İnmiyorum."

Kaşlarını çattı. "Benimle inatlaşma."

"Benimle inatlaşan sensin! Beni zorla buraya getirdin, bir de emir mi veriyorsun?"

Sabırla nefes aldığını gördüm. Ardından eğilip kolumu kavradı ve beni kendine doğru çekti.

"Kuzey! Bırak kolumu!"

"İn dedim sana!"

"Canımı acıtıyorsun!"

Beni arabadan indirdiği gibi kolumu bıraktı. Kolumu ovuşturup öfkeyle yüzüne baktım.

"Bir daha bana böyle dokunma!"

Bahçedeki bütün korumalar bize bakıyordu. Hatta sağımızda Kaan'ın olduğunu gördüm ama umursamadım.

"Bağırma bana." dedi Kuzey sertçe.

Sinirle güldüm. "Bağırırım! Hatta istersen megafon bulayım, bütün dünya duysun! Kuzey Soykan, insanları zorla evine getirip sonra da onlara nasıl davranmaları gerektiğini söyleyen bir psikopattır!"

Kuzey kaşlarını çatarak bana baktı.

"Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin?"

"DUYUYOR! SENİN DE KULAĞIN DUYUYOR MU ACABA? ARABADA ONU DA TEST ETTİK AMA EMİN OLAMADIM!"

Çenesini sıktı. "Buse, sabrımı zorlama."

"NE YAPACAKSIN? BİR DAHA MI BAYILTACAKSIN BENİ? BELKİ BU SEFER BİR YERLERİME DE VURURSUN, TAM OLUR!"

Yüzündeki ifade bir anda değişti. Bana doğru bir adım attı ama bu kez geri çekilmedim.
"Ne saçmalıyorsun sen?"

"Saçmalamıyorum! Senin yüzünden başım çatlıyor! Midem bulanıyor! Üstelik hâlâ neden beni buraya getirdiğini bile bilmiyorum! Bir açıklama yapacağına hâlâ bana emir veriyorsun!"

Sinrile gözlerini kapattı. Sesini yükseltmiyordu bana.

"Katilsin sen! Anladın mı?! Normal bir insan değilsin, KATİLSİN! İNSAN ÖLDÜRÜYORSUN SEN! BEN BİR KATİLİ SEVMEM, SENİ ÖLSEM DE SEVMEM!"

Bunları da yuttu. Kolumdan tuttu. "Yürü,"

Kolumu çekmeye çalıştım. "Bırak!"

Bırakmadı. Yürümeye başladı. Daha fazla dayanamadım.

Kolumu sertçe çektim. Bir elimi kaldırdım ve tokat attım...

"Anne ve babanı öldürmüş bir piçsin sen!"

Yüzü omzuna doğru düştü. Kulakları sinirden kıpkırmızı olmuştu. Boynundaki damarlar ise ilk defa bu denli sinir olduğunu çok belli ediyordu.

Ortamdaki hava durdu bir an. Bütün korumalar, adamlar bile şaşkınlıkla bakıyordu bize.

Evet, çünkü Kuzey Soykan'a bu kelimeleri etmeyi ve tokat atamaya bir tek ben cesaret edebilmiştim. Ben bile şaşırdım bir an.

Yüzünü bana doğru çevirdi. Gözlerindeki o kararma, defalarca özür dileyecek raddeye getirebilirdi. O kadar ki sertleşmişti bakışları. Derince yutkundum.

Çektiğim kolumdan tuttu ve tekrar yürümeye başladı.

Bu sefer korkudan ses edemedim. 'Bırak' bile diyemedim. Acaba ne yapacaktı?

Kızacak mıydı? Dövecek miydi? Ne yapacaktı?

Beni, kaldığım odaya getirdi. Kapıyı sertçe açıp içeriye girdi. Kolumdan sıkı sıkı tuttuğu için bende girmek zorunda kaldım.

Kapıyı aynı sertlikle kapattı ve beni kapıya yasladı. Kalbim göğüs kafesimi delecekmişçesine atıyordu.

Yüzünü yüzüme yaklaştırdı. İkimizde nefes nefese kalmıştık. Nefeslerimiz karıştı.

Koyu yeşilleri kahvelerimin en derinine bakıyordu. Ama bir sorun vardı ki, gözlerindeki o korkutucu kararma hâlâ yerini koruyordu. Ve ben bundan korkuyordum.

"V-vuracak mısın bana?" dedim hafif bir korku ile.

Yapmadı.

Hiç belemediğim bir şey yaptı.

Dudaklarını sertçe dudaklarımın üzerine kapattı.

Beni öptü...

Gözlerim kocaman açıldı. Ben şok bir şekilde öyle kalırken o alt dudağımı dudaklarının arasına alarak sertçe emmeye başladı.

Öyle bir öpüyordu ki beni, sanki nefesine kavuşmuştu. Sanki dünyanın en güzel hediyesini ona armağan etmişler gibi. Sanki ilk kez yaşıyormuş gibi...

Ellerimi göğsüne koyarak onu itmeye çalıştım. Ama izin vermedi. Ellerimi tek eli ile kavrayarak başımın üstünde birleştirdi. Bunu yaparken de dudaklarını dudaklarımdan bir saniye dahi ayırmadı.

Alt dudağıma dişlerini geçirdi sertçe. İstemsizce dudaklarına doğru inledim. Ama inleyişim bile beni öperken dudaklarının arasında kayboldu.

Üst dudağıma bir öpücük kondurdu. Bir eli ile bileklerimi kavramışken diğer eli ise yanağıma ulaştı.

İkimizinde gözleri kapalıydı. Nefes alamıyordum resmen. Bunu anlamış olacak ki geri çekildi hafifçe. Ama hâlâ dudakları dudaklarımın üstündeydi. Öpmüyordu sadece.

Ben derin derin nefes alıp, nefeslerimi düzene sokmaya çalışırken o bir daha öptü alt dudağımı. Ve yine geri çekilmedi.

Yavaşça gözlerimi açtım. Aynı anda o da açtı. Koyu yeşilleri kahvelerime derin duygularla baktı.

Asıl şaşırtıcı ise benim duygularımdı.

Onun beni öpmesinden bir gram rahatsız olmamıştım.

Aksine, gecenin bu saatinde deli gibi onunla öpüşmek istedim...

《~~~~~》

Buralar alev alıyor...

Bölüm nasıldııı

Evet, uzun bir bölümdü. Diğer bölümler yine eskisi gibi olacak.

Kiss sahnesi istediniz, alın size kiss sahnesi. Yorum ve takip beklerim.

Oy vermeyi unutmayıın ve bol bol yorummm

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1.089okunma 47beğeni 30yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…